Zihnimizin ve farkındalığımızın arka planını, duygu dünyamız oluşturur. Asıl yaşananlar hep duygulara ilişkindir; her deneyimin rengi, kokusu, tadı duygularla oluşur. Akıl kuru söz ve mantık olarak kalırken, duygular bazen çok rahatsız edici, acı verici ve çok kaçınmak istediğimiz bir içerikte bile olsa, bize ve hayatımıza canlılık ve anlam katar. Hatta daha ileri gidip, duyguların bizi bir robot gibi olmaktan kurtararak canlılığımızı ve hayatımızın anlamını oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Duygular, içinde bulunduğumuz durumun iç gerçekliğimiz tarafından nasıl algılandığını, değerlendirildiğini ve yorumlandığını gösteren sinyallerdir. İrademizden bağımsız olarak oluşan iç gerçekliğimiz, üzerinde bir tahakküm ve kontrol oluşturamayacağımız bir “hakikat”tir. Duygular, kaynağını bu hakikatten alır ve bulunduğumuz farkındalık düzeyinde, daha yüzeyde yaşayan bize ve sonradan oluşmuş zihnimize bu hakikatten iletilen yönlendirici ve etkili olacak kapsamda bilgilerdir.
Duygu durumumuz bize içsel gerçekliğimizi ve bununla ilişkili olan dışsal gerçekliği nasıl algıladığımızı gösterir. Örneğin sevinç duygusu bir hazzı yaşadığımızı veya önemli bir kaygı ve endişe sebebinin ortadan kalktığını iletir. Ya da suçluluk duygusu bir sevgi nesnesine zarar verdiğimizi, onun sevgisini kaybetme tehlikesinin oluştuğunu veya beklentilerimize, amaçlarımıza uygun davranamadığımız için gerçekleştirmek istediğimiz amaçlara zarar verdiğimizi bildirir. Böylece içsel gerçekliğimiz durumun değerlendirmesini bir duygu olarak zihinsel alana ve bilince aktarmış olur. Bu haliyle duygular, oluşma sürecinde sözel değildir; söz öncesi dönemden beri var olan, canlı ve yaşayan (deneyimleyen) tarafımızdan gelmektedir. Anne karnında da bebeğin duyguları vardır. Ayrıca anne karnındaki bebeğin annenin duygularını algıladığını söyleyen birçok araştırma vardır.
öfke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öfke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BEBEĞİN İNSANLAŞMA SÜRECİ
Kendini kötü hissetmek olarak adlandırdığım ruhsal durumun oluşmasına yol açan duygu karışımının insanlık kültürü içinde tek bir tanımı yoktur. Belki de bu tanımsızlığın nedeni, bu duygunun taşınamaz nitelikte olmasıdır; bu yüzden travmatiktir ve insanlık kültürünün tam içinde değildir, kıyısındadır. Bebeklikteki ruhsal enerjinin niteliği bir kültür oluşturmaya yeterli olamayacak kadar öfke doludur ve yok edicilik gücü çok yüksektir. Bunun yanında, bebek her an yok olma korkusu içindedir ve ancak dış koşullar durumuna uygun hale getirilebildiğinde öfkesiz olabilir. Bebeğin öfkesinin içeriği yangın gibi, yiyip yutmak gibidir. Bebeğin bu yok edici öfkesi, insanın doğuştan bir kültür varlığı olmadığını, başlangıçta yok edici bir varlık olduğunu gösterir. İnsan yavrusu, çocukluğu boyunca önce annesi, sonra da babası tarafından, onlardan aldığı sevgiyle bir kültür varlığına dönüşecektir.
Kendini kötü hissetme halinin duygusal içeriğinin öfke, korku, gerginlik ve sıkıntı duygularının bir karışımı olduğunu anlatmıştım. Bu duygu karışımı ilkin ve en yoğun olarak doğum sırasında ortaya çıkar. Doğumla beraber insan yavrusu yok olmayı ve hiç olmayı, korku ve öfkeyle dolmayı deneyimler. Bu yaşantı muazzam bir altüst oluşa yol açar ve doğum, her insan için hayat boyunca yaşanabilecek en büyük travmayı oluşturur. Bebeklik boyunca bu duygunun doğuma oranla daha hafif şekilleri bebeğin ihtiyaçlarına duyarlılık gösterilmeyen veya onda gerginliğe yol açan her durumda ortaya çıkar. Doğumu sadece hatırlatacak şiddette ortaya çıkması bile bebekte travmatik bir etki oluşturur. Daha hafif durumlar bebeğin huzursuzlanmasına ve ağlamasına yol açar.
Kendini kötü hissetme halinin duygusal içeriğinin öfke, korku, gerginlik ve sıkıntı duygularının bir karışımı olduğunu anlatmıştım. Bu duygu karışımı ilkin ve en yoğun olarak doğum sırasında ortaya çıkar. Doğumla beraber insan yavrusu yok olmayı ve hiç olmayı, korku ve öfkeyle dolmayı deneyimler. Bu yaşantı muazzam bir altüst oluşa yol açar ve doğum, her insan için hayat boyunca yaşanabilecek en büyük travmayı oluşturur. Bebeklik boyunca bu duygunun doğuma oranla daha hafif şekilleri bebeğin ihtiyaçlarına duyarlılık gösterilmeyen veya onda gerginliğe yol açan her durumda ortaya çıkar. Doğumu sadece hatırlatacak şiddette ortaya çıkması bile bebekte travmatik bir etki oluşturur. Daha hafif durumlar bebeğin huzursuzlanmasına ve ağlamasına yol açar.
Orijinal ruhsal enerji
Doğum esnasındaki altüst oluş o zamana kadar anne karnında yaşadığı huzuru tamamen yok ettiğinde, bebeğin potansiyel enerjisi de zincirden boşalmışçasına harekete geçer. Böylece, doğum travması potansiyel enerjinin ruhsal alana çıkmasına neden olur. Yani bebeğin kendisini her şey zannettiği sıradaki huzurlu (öfkesiz) hali, hiçliği yaşadığında tamamen ortadan kalkar. Bu savrulma, ateş topu gibi yıkıcı bir enerjiyi açığa çıkarır. Doğum hadisesi sadece fiziksel doğumun değil, ruhsal doğumun da oluşturucusudur. Bu oluşum son derece allak bullak edici bir deneyimle başlamış olur.
Orijinal ruhsal enerji, öfke ve dürtünün birbirinin içinde tamamen erimiş bir karışımından oluşur. Karışımın içinde orijinal olarak öfke ve dürtü aynı oranlarda bulunur. Bu karışımın içeriği, bebek ruhen gelişiyorsa, bebekliğin ilerleyen dönemlerinde öfke içeriğinin azalması olarak değişecektir.
Kendine ait kılarak yok etmek orijinal ruhsal enerjinin amacıdır. Bebekte bu yutarak, emerek, tutarak içine alma isteği olarak görülür. Orijinal ruhsal enerjinin dürtüsel bölümü, içine almak isteyecek kadar büyük bir ilginin oluşmasına yol açar. Öfke kısmından ise yok etme arzusu oluşur. Tabiatı gereği zaten dürtü bütünleşmeye, bir olmaya, birbirinin içinde erimeye, öfke ise yok etmeye, tek olmaya çalışır. Öfke ve dürtü karışımı halinde olan ayrışmamış enerji, yok edici özelliğinden dolayı ilişki oluşturmak için kullanılamaz. Bebeğin ruhsal alanında karışım halindeki enerji hâkim ise bebek bu enerjiyle ya beslenmektedir ya da bu enerjiyi kullanamıyorsa huzursuzdur. Anne, bebeği anne karnındakine benzer bir durum içinde tutabiliyorsa, yani bütün ihtiyaçlarını karşılayıp onunla bir bütünleşme ilişkisi kurabiliyorsa, yeni doğan bebeğin ruhsal alana çıkmış olan orijinal enerjisi yatışır ve bebek sakinleşir.
Orijinal ruhsal enerji, öfke ve dürtünün birbirinin içinde tamamen erimiş bir karışımından oluşur. Karışımın içinde orijinal olarak öfke ve dürtü aynı oranlarda bulunur. Bu karışımın içeriği, bebek ruhen gelişiyorsa, bebekliğin ilerleyen dönemlerinde öfke içeriğinin azalması olarak değişecektir.
Kendine ait kılarak yok etmek orijinal ruhsal enerjinin amacıdır. Bebekte bu yutarak, emerek, tutarak içine alma isteği olarak görülür. Orijinal ruhsal enerjinin dürtüsel bölümü, içine almak isteyecek kadar büyük bir ilginin oluşmasına yol açar. Öfke kısmından ise yok etme arzusu oluşur. Tabiatı gereği zaten dürtü bütünleşmeye, bir olmaya, birbirinin içinde erimeye, öfke ise yok etmeye, tek olmaya çalışır. Öfke ve dürtü karışımı halinde olan ayrışmamış enerji, yok edici özelliğinden dolayı ilişki oluşturmak için kullanılamaz. Bebeğin ruhsal alanında karışım halindeki enerji hâkim ise bebek bu enerjiyle ya beslenmektedir ya da bu enerjiyi kullanamıyorsa huzursuzdur. Anne, bebeği anne karnındakine benzer bir durum içinde tutabiliyorsa, yani bütün ihtiyaçlarını karşılayıp onunla bir bütünleşme ilişkisi kurabiliyorsa, yeni doğan bebeğin ruhsal alana çıkmış olan orijinal enerjisi yatışır ve bebek sakinleşir.
Ruhsal alanın oluşması
Yeni doğan bir bebeğin orijinal ruhsal enerjisinin iki temel niteliği vardır: Bir şeye ilgi duymak ve ilgi duyduğu şeyi yok etmek. Bu nitelikleriyle orijinal ruhsal enerjinin en uygun kullanım biçimi, beslenmedir; bu amacın dışında kullanılamaz. Zaten yeni doğan bir bebeğin beslenme dışında yapabildiği şeyler sadece yakalama refleksiyle bağlantılı olanlardır. Yakalama refleksi de beslenme sırasında ağzın yaptığını elin yapması gibidir. Bebek, avucuna değen nesneyi tutar ve kendine ait kılar, ağız ve dudaklar da, kendisine dokunan her şeyi içine alarak kendine katar. Bu benzerliğin nedeni, her iki durumda da aynı enerjinin kullanılmasıdır.
Orijinal ruhsal enerji her an bebeğin ruhsal alanında değildir. Örneğin bebek uyurken enerji ruhsal alandan çekilmiştir, bebek anne karnındaki gibidir. Annesinin kucağında meme emerken bebeğin ruhsal alanında bu beslenmeyi sağlayacak kadar enerji varsa, bebek huzurlu bir biçimde emer, fakat ruhsal alanda gerektiğinden fazla orijinal enerji varsa, bebek huzursuz ve gergindir. Bu noktada, “ruhsal alan” kavramıyla ne kastettiğimi anlatmam gerekiyor.
Orijinal ruhsal enerji her an bebeğin ruhsal alanında değildir. Örneğin bebek uyurken enerji ruhsal alandan çekilmiştir, bebek anne karnındaki gibidir. Annesinin kucağında meme emerken bebeğin ruhsal alanında bu beslenmeyi sağlayacak kadar enerji varsa, bebek huzurlu bir biçimde emer, fakat ruhsal alanda gerektiğinden fazla orijinal enerji varsa, bebek huzursuz ve gergindir. Bu noktada, “ruhsal alan” kavramıyla ne kastettiğimi anlatmam gerekiyor.
BEBEKSİ ÖFKE VE TEZAHÜRLERİ
“Kendini kötü hissetmekten kaçınma” kişilik örgütlenmesinde ortaya çıkan duygu karışımının içindeki öfke, sıradan öfkeden farklı bir duygudur. Bu nedenle bunu “bebeksi öfke” veya “yok edici öfke” olarak adlandırıyorum. Bu duygu genelde öfke olarak hissedilmez. Kişi kendisini gergin, huzursuz, tedirgin hisseder. Çoğu zaman yorgunluk hissi, dikkat bozukluğu, hiçbir şeyden keyif alamamak, hayatın dışında kalmak gibi bir durum yaratır. Genellikle kişinin verimliliği ve hatta işlevselliği bozulmuştur. Bu öfke, yatkınlığı olan insanlarda adale ağrılarına, baş ağrısına, migrene, yüksek tansiyona neden olur.
Yok edici öfkenin daha hafiflemiş şekilleri öfke olarak hissedilebilir. Günlük hayatımızda öfke olarak tanımladığımız bu duygunun genellikle bir hedefi vardır; bazen dış dünyaya, bazen de kişinin kendisine yönelir. Çoğu zaman öfke bir rahatsızlık, bir engel yaratarak veya zarar vererek iç dengemizi bozan bir durumu ortadan kaldırmayı veya bundan kurtulmayı, uzaklaşmayı hedefleyen bir amaç içerir. Bu temeldeki öfke, korunmak için kullanılır. Bazen de sevdiğimiz bir varlığın bizim için sevilebilir olma özelliğini kaybetmekte olduğunu görürüz ve onu sevilebilir durumda tutmak amacıyla ortaya öfke çıkar. Bu öfke türü hayatı doğru bir çizgide sürdürebilmek için gereken bir duygudur.
Öyle anlaşılıyor ki, öfke deyince tek bir duygudan bahsetmiyoruz. Öfkeyi, temel ölçüt olarak içeriğindeki yok ediciliği alırsak, üçe ayırabiliriz: 1- Yok edici öfke, 2- Yansıtılan öfke ve 3- Yapıcı öfke.
Yok edici öfkenin daha hafiflemiş şekilleri öfke olarak hissedilebilir. Günlük hayatımızda öfke olarak tanımladığımız bu duygunun genellikle bir hedefi vardır; bazen dış dünyaya, bazen de kişinin kendisine yönelir. Çoğu zaman öfke bir rahatsızlık, bir engel yaratarak veya zarar vererek iç dengemizi bozan bir durumu ortadan kaldırmayı veya bundan kurtulmayı, uzaklaşmayı hedefleyen bir amaç içerir. Bu temeldeki öfke, korunmak için kullanılır. Bazen de sevdiğimiz bir varlığın bizim için sevilebilir olma özelliğini kaybetmekte olduğunu görürüz ve onu sevilebilir durumda tutmak amacıyla ortaya öfke çıkar. Bu öfke türü hayatı doğru bir çizgide sürdürebilmek için gereken bir duygudur.
Öyle anlaşılıyor ki, öfke deyince tek bir duygudan bahsetmiyoruz. Öfkeyi, temel ölçüt olarak içeriğindeki yok ediciliği alırsak, üçe ayırabiliriz: 1- Yok edici öfke, 2- Yansıtılan öfke ve 3- Yapıcı öfke.
Yapıcı öfke
Yapıcı öfke, üst kişilik örgütlenme düzeylerinde görülür; yok edici bir niteliği kalmamıştır. Bu nitelikteki öfke, sevdiğimiz insanları sevilebilir halde tutmak, oluşturduğumuz bir sistemin, bir düzenin korunmasını sağlamak için kullanılır. Hayatımızı, kurduğumuz dünyayı koruyabilmek için yapıcı öfkeye ihtiyaç vardır. Öfkeyi yapıcı bir biçimde kullanamamak kişiyi edilgenleştirir, hayatının kontrolünü başkalarına bırakmasına yol açar. Haksızlıklar karşısında duyduğumuz öfke de bu öfkenin kapsamı içerisindedir. İnsanın adaletsiz bir dünyayı sevebilmesi mümkün değildir; haksızlıklara karşı çıkarak hayatı kendimiz için sevilebilir durumda tutmaya çalışırız. Bu nitelikteki öfke, kişilik örgütlenmesi “gerçeklik sevgisi” düzeyinde olan insanlara özgüdür.
Bu aşamada, bebeksi öfkenin çeşitleri ve tezahürleri üzerinde daha ayrıntılı olarak durmak istiyorum. Böylece, bebeklik dönemi içinde ele aldığım orijinal ruhsal enerjinin hayatın ileri aşamalarında öfke sahibi insan için dünyayı bir bakıma ne tür bir cehenneme çevirdiğini de anlamış oluruz. Öfkeden esas zarar gören, öfkenin sahibidir. Bir insanın öfkesi ne kadar fazlaysa, hayatı o kadar zordur.
Bebeksi öfkesi -orijinal ruhsal enerjisi- ruhsal alanında kalmış, hâkim duygusu “kendini kötü hissetmekten kaçınmak” olan bir insan bunun için birçok yol bulmak zorunda kalır. En ağır durumlarda, mümkün olduğu kadar insanlardan ve hayat deneyiminden uzak durma çabası vardır çünkü insanlara yakın olmak haset duygusunun uyanmasına yol açarken, hayat deneyimi de bizi çeşitli yetersizliklerimizle yüzleştirir. Hasedin uyanması veya yetersizlik, insanda “bir hiç olduğu” duygusunu yaratır; bunlar son derece kötü hissettirici duygulardır. Bu yüzden kişi hayatın dışında kalmaya mecbur olur.
Daha hafif durumlarda kişi ruhsal dengesini fantezilerine inanarak muhafaza etmeye çalışmaktadır ve gergin bir insandır. Bu gerginlik, en belirgin haliyle insanın kendisiyle ilişkisini kesmesine ve duygularını çok fazla hissetmeden yüzeysel bir biçimde yaşamasına yol açar. Kişi kolay sıkılan, çabuk yorulan, küçük zorlanmalarda uykuları bozulan, işlevselliğini kaybeden alıngan bir insan olur. Sürekli kendini düşünmek zorundadır. Kendini hayata katılmaya zorlarsa, seviyormuş gibi yaparak yaşamak zorunda kalır.
Bebeksi öfkesi fazla olan bazı insanlar öfkeli, huysuz, kıskanç, kindar bir kişilik geliştirirler; çevreleriyle çok fazla sorunları olur ama daha hakikidirler. Fakat kendini bu kadar ortaya koymak büyük bir gerginlik oluşturur. Bazı kişilerde de ruhsal gerginlik, yorgunluk, baş ağrısı, kronik mide ve bağırsak bozuklukları gibi bedensel rahatsızlıklara ya da alkol gibi gerginlik giderici maddelere yönelmeye yol açar.
Bu aşamada, bebeksi öfkenin çeşitleri ve tezahürleri üzerinde daha ayrıntılı olarak durmak istiyorum. Böylece, bebeklik dönemi içinde ele aldığım orijinal ruhsal enerjinin hayatın ileri aşamalarında öfke sahibi insan için dünyayı bir bakıma ne tür bir cehenneme çevirdiğini de anlamış oluruz. Öfkeden esas zarar gören, öfkenin sahibidir. Bir insanın öfkesi ne kadar fazlaysa, hayatı o kadar zordur.
Bebeksi öfkesi -orijinal ruhsal enerjisi- ruhsal alanında kalmış, hâkim duygusu “kendini kötü hissetmekten kaçınmak” olan bir insan bunun için birçok yol bulmak zorunda kalır. En ağır durumlarda, mümkün olduğu kadar insanlardan ve hayat deneyiminden uzak durma çabası vardır çünkü insanlara yakın olmak haset duygusunun uyanmasına yol açarken, hayat deneyimi de bizi çeşitli yetersizliklerimizle yüzleştirir. Hasedin uyanması veya yetersizlik, insanda “bir hiç olduğu” duygusunu yaratır; bunlar son derece kötü hissettirici duygulardır. Bu yüzden kişi hayatın dışında kalmaya mecbur olur.
Daha hafif durumlarda kişi ruhsal dengesini fantezilerine inanarak muhafaza etmeye çalışmaktadır ve gergin bir insandır. Bu gerginlik, en belirgin haliyle insanın kendisiyle ilişkisini kesmesine ve duygularını çok fazla hissetmeden yüzeysel bir biçimde yaşamasına yol açar. Kişi kolay sıkılan, çabuk yorulan, küçük zorlanmalarda uykuları bozulan, işlevselliğini kaybeden alıngan bir insan olur. Sürekli kendini düşünmek zorundadır. Kendini hayata katılmaya zorlarsa, seviyormuş gibi yaparak yaşamak zorunda kalır.
Bebeksi öfkesi fazla olan bazı insanlar öfkeli, huysuz, kıskanç, kindar bir kişilik geliştirirler; çevreleriyle çok fazla sorunları olur ama daha hakikidirler. Fakat kendini bu kadar ortaya koymak büyük bir gerginlik oluşturur. Bazı kişilerde de ruhsal gerginlik, yorgunluk, baş ağrısı, kronik mide ve bağırsak bozuklukları gibi bedensel rahatsızlıklara ya da alkol gibi gerginlik giderici maddelere yönelmeye yol açar.
Kıskançlık
Kişi sevgi nesnesinin kendisine ait olmadığını veya onu paylaşmak zorunda olduğunu anladığında, ortaya kıskançlık olarak adlandırdığımız büyük bir öfke çıkar. Bu öfke yok edici niteliktedir, rakibini ortadan kaldırmak ister. Buna rağmen, öfke rakibe yönlendirildiği için sevgi nesnesi korunmuş olur. Haset duygusu sevgi nesnesini yok etmeye yöneldiği için hastalandırıcıyken, kıskançlık duygusu rakibe yönelmiş olarak kalabiliyorsa hastalandırıcı değildir. Ancak çok ağır narsisistik öfkesi olanlarda yok edici öfke sevgi nesnesine de yönelir ve o zaman kişi ilişki sürdüremez hale gelir. Bu denli ağır kıskançlığı olan insanlar ortada görünür bir sebep yokken de kuşkuları ve şüpheleriyle meşguldür. Birçok ilişkinin bitmesinin veya suç işlemeye kadar varabilecek birçok sorunun altından şiddetli kıskançlık çıkar.
Kadın kıskançlığıyla erkek kıskançlığı farklıdır. Erkek kıskançlığı, birbiriyle bağlantılı iki temel nedene dayanır; gizil eşcinsel eğilimler ve yetersizlik duygusu. Gizil eşcinsel eğilimleri olan erkeklerin büyük çoğunluğu kadınlardan korkarlar ve beraber oldukları kadınla yalnız olmaktansa, onu ilgi duyabilecekleri bir erkekle paylaşmak isterler. Bu kişiler, bir erkekle eşcinsel ilişki yaşamamışlardır çünkü kimlikleri eşcinsel olarak oluşmamıştır. Fakat eşlerini bu erkekle sevişirken tahayyül etmek onlarda cinsel bir uyarılma oluşturur.
Kadın kıskançlığıyla erkek kıskançlığı farklıdır. Erkek kıskançlığı, birbiriyle bağlantılı iki temel nedene dayanır; gizil eşcinsel eğilimler ve yetersizlik duygusu. Gizil eşcinsel eğilimleri olan erkeklerin büyük çoğunluğu kadınlardan korkarlar ve beraber oldukları kadınla yalnız olmaktansa, onu ilgi duyabilecekleri bir erkekle paylaşmak isterler. Bu kişiler, bir erkekle eşcinsel ilişki yaşamamışlardır çünkü kimlikleri eşcinsel olarak oluşmamıştır. Fakat eşlerini bu erkekle sevişirken tahayyül etmek onlarda cinsel bir uyarılma oluşturur.
Yansıtılan öfkenin çağlar içindeki dönüşümü
Yok edici öfkenin, yansıtılmaya başlanmasıyla beraber miktarı ve içeriğiyle ilişkili olarak çeşitlilikler gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu konunun üzerinde durmak bize, fazla miktarda olduğu durumlarda bu öfkenin gösterim biçimlerinin neler olabileceğine, hangi tip korkuların hangi düzeyde öfkeye tekabül ettiğine dair çok önemli ipuçları verecektir. Bunlar küçük çocukları ve akıl hastalığı düzeyine yakın problemleri olan insanları ve insanoğlunun gelişim sürecini anlamamızı kolaylaştıracaktır.
Yansıtılan öfkenin yok ediciliği ve arkaik (bebeksi) özelliklerinin belirginliği nispetinde ortaya, insanı dehşetle titretebilecek bir korku çıkar. Öfke ne kadar arkaikse, korkulan nesneler o oranda bu dünyaya ait olmaktan çıkar ve cinlere, kötü ruhlara, hayaletlere, şeytana dönüşür ya da durum nazara, büyüye bağlanır. Korku, hasede uygun olarak yenilme, ısırılarak parçalanma; yok olma korkusuna uygun olarak da karadelik içine çekilerek yok olma, sislerin içinde kaybolma, öbür tarafa çekilme gibi içeriklerdedir. Çocukluk dönemi söz konusu olduğunda, bu korkular çocukların yalnız kalamamasına, karanlıktan korkmalarına yol açar; bu yüzden çocuklar anne babalarına büyük bir ihtiyaç duyarlar çünkü onların yanındayken korkularının geçtiğini fark ederler. Anne babanın çocuk üzerindeki şekillendirici gücü tamamen çocuğun bu korku dolu gerçekliğinden kaynaklanır. Çocuğun asıl büyük korkusu anne babanın kendisini bırakması, sevmemesidir.
Yansıtılan öfkenin yok ediciliği ve arkaik (bebeksi) özelliklerinin belirginliği nispetinde ortaya, insanı dehşetle titretebilecek bir korku çıkar. Öfke ne kadar arkaikse, korkulan nesneler o oranda bu dünyaya ait olmaktan çıkar ve cinlere, kötü ruhlara, hayaletlere, şeytana dönüşür ya da durum nazara, büyüye bağlanır. Korku, hasede uygun olarak yenilme, ısırılarak parçalanma; yok olma korkusuna uygun olarak da karadelik içine çekilerek yok olma, sislerin içinde kaybolma, öbür tarafa çekilme gibi içeriklerdedir. Çocukluk dönemi söz konusu olduğunda, bu korkular çocukların yalnız kalamamasına, karanlıktan korkmalarına yol açar; bu yüzden çocuklar anne babalarına büyük bir ihtiyaç duyarlar çünkü onların yanındayken korkularının geçtiğini fark ederler. Anne babanın çocuk üzerindeki şekillendirici gücü tamamen çocuğun bu korku dolu gerçekliğinden kaynaklanır. Çocuğun asıl büyük korkusu anne babanın kendisini bırakması, sevmemesidir.
Tanrı krallar dönemi
İlkel toplumlardaki klan örgütlenmesi tarımsal üretime geçilmesiyle ortadan kalkmıştır. Üretimin depolanabilir ve satılabilir hale gelmesi bir artıdeğer, yani servet oluşturulmasına yol açmış, bu durum servetin artırılmasını, korunmasını ve dağıtılmasını, yani devlet örgütlenmesini gündeme getirmiş, ortaya krallar çıkmıştır. Devlet örgütlenmesi kapsamında toplumsal iş bölümü artmış, rahip ve memur sınıfları oluşmuş, ordular kurulmuştur. Servet ya sıradan insanların emeğinin büyük kısmının gasp edilmesi ve onlara hayatta kalabilmelerini sağlayacak kadarının bırakılmasıyla ya da çevre ülkelerin fethedilmesiyle artırılmaya çalışılmıştır. Böylece, gücün ve iktidarın sadece hayatta kalmak için değil servet sahibi olmak için de kullanıldığı sınıflı toplumlar tarihi başlamıştır.
İlk sınıflı toplumlarda en alt kesimle en üst kesim arasındaki yüksek hiyerarşi farkı çok belirgindir. Toplumun en üstündeki kral, Tanrı yerine konmuştur; en altta ise hiçbir hakkı olmayan kul vardır. Bir toplumun öfke düzeyi ne kadar yüksekse, hiyerarşik ayrım da o kadar belirgin olur. Üsttekiler her zaman haklıdır ve onlardan hesap sorulamaz, alttakilerin kaderi ise güçlülerin elindedir. Bunun en uç örneğini Azteklerin “Tanrı krallarında” görüyoruz. Bu sistemde herkes kralın Tanrı olduğuna, onun her istediğinin olacağına ve ölümsüz olduğuna inanıyordu. Bu duruma toplumsal bir delilik demek yanlış olmaz. Ben bu durumu, öfke düzeyi çok yüksek olmasına rağmen birbirini amaçsız bir biçimde yok etmeden bir arada yaşayabilen insanların oluşturduğu bir toplumsal yapının en uç örneği olarak görüyorum. Öfke düzeyinin biraz daha yüksek olması toplum içerisinde uygulanan açık bir yamyamlığa yol açacaktır ve bir arada yaşama imkânı kalmayacaktır.
İlk sınıflı toplumlarda en alt kesimle en üst kesim arasındaki yüksek hiyerarşi farkı çok belirgindir. Toplumun en üstündeki kral, Tanrı yerine konmuştur; en altta ise hiçbir hakkı olmayan kul vardır. Bir toplumun öfke düzeyi ne kadar yüksekse, hiyerarşik ayrım da o kadar belirgin olur. Üsttekiler her zaman haklıdır ve onlardan hesap sorulamaz, alttakilerin kaderi ise güçlülerin elindedir. Bunun en uç örneğini Azteklerin “Tanrı krallarında” görüyoruz. Bu sistemde herkes kralın Tanrı olduğuna, onun her istediğinin olacağına ve ölümsüz olduğuna inanıyordu. Bu duruma toplumsal bir delilik demek yanlış olmaz. Ben bu durumu, öfke düzeyi çok yüksek olmasına rağmen birbirini amaçsız bir biçimde yok etmeden bir arada yaşayabilen insanların oluşturduğu bir toplumsal yapının en uç örneği olarak görüyorum. Öfke düzeyinin biraz daha yüksek olması toplum içerisinde uygulanan açık bir yamyamlığa yol açacaktır ve bir arada yaşama imkânı kalmayacaktır.
Omnipotansın anneye aktarılamaması
Kişilik organizasyonunun hayatta kalma becerilerinin artırılmasına yönelmesinin ön koşullarından biri, çocuğun 1-1,5 yaş arasında anneyi bırakıp onun yerine dış dünyayı kendisine yatırım nesnesi haline getirebilmiş olmasıdır. Bu sırada dünyayı keşfetme ve fethetme gayreti içerisinde canı fazlasıyla yanan çocuk becerileri arttıkça tehlikelerin de azaldığını fark eder. Daha önce bir çekmeceyi karıştırırken elini sıkıştıran çocuk, bu olmadan da çekmeceyi karıştırabileceğini öğrenir, düşmeden koşabileceğini anlar. Bu deneyimleri yaşamış bir çocukta yeni beceriler geliştirmek ve kendisini geleceğe hazırlamak veya daha önce öğrendiği bir şeyi tekrar ederek pekiştirmek temel amaç haline gelir. Ancak önce, bunu yapamayan çocukların durumuna değinmekte fayda var.
Çocuğun tehlikeleri, öğrenerek ve kendini geliştirerek azaltabileceğini anlayamaması veya bu anlayışı hayata tam olarak geçirememesi, onun dış dünyaya yönelmesini engeller. Bu durum kendisini çocuğun özelliklerinde gösterir. Ortaya çekingen, ürkek, denemekten kaçınan, bu yeni duruma uyum sağlamakta zorlanan, yabancı bir yere gidildiğinde annesinin yanından ayrılmayan bir çocuk çıkar. Bu çocuk dünyanın tehlikeli bir yer olduğunu algılamış ve dünyaya yönelmemeyi seçmiştir çünkü deneyip öğrenmeye, bu sırada canının yanmasını göze almaya cesareti yoktur. Bunun bir başka ifadesi, çocuğun onunla güçlü bir ruhsal bağ kurmuş bir annesinin ve yeterince ayrışmış ruhsal enerjisinin olmadığıdır.
Bu durumda çocuk büyük bir olasılıkla bebeksi omnipotan fantezilerini muhafaza etmek zorunda kalır, kendini devamlı kötü hissetmekten ancak bu fantezilere olan inancını sürdürerek kaçınabilir. Gerçeğe yeterince yönelemez ve “kendini kötü hissetmekten kaçınma” üzerine oturan kişilik örgütlenmesi sürer. Kendisini olduğundan daha yeterli ve mükemmel, hatta insanüstü olarak addetmeyi sürdürmek zorunda kalır.
Çocuğun tehlikeleri, öğrenerek ve kendini geliştirerek azaltabileceğini anlayamaması veya bu anlayışı hayata tam olarak geçirememesi, onun dış dünyaya yönelmesini engeller. Bu durum kendisini çocuğun özelliklerinde gösterir. Ortaya çekingen, ürkek, denemekten kaçınan, bu yeni duruma uyum sağlamakta zorlanan, yabancı bir yere gidildiğinde annesinin yanından ayrılmayan bir çocuk çıkar. Bu çocuk dünyanın tehlikeli bir yer olduğunu algılamış ve dünyaya yönelmemeyi seçmiştir çünkü deneyip öğrenmeye, bu sırada canının yanmasını göze almaya cesareti yoktur. Bunun bir başka ifadesi, çocuğun onunla güçlü bir ruhsal bağ kurmuş bir annesinin ve yeterince ayrışmış ruhsal enerjisinin olmadığıdır.
Bu durumda çocuk büyük bir olasılıkla bebeksi omnipotan fantezilerini muhafaza etmek zorunda kalır, kendini devamlı kötü hissetmekten ancak bu fantezilere olan inancını sürdürerek kaçınabilir. Gerçeğe yeterince yönelemez ve “kendini kötü hissetmekten kaçınma” üzerine oturan kişilik örgütlenmesi sürer. Kendisini olduğundan daha yeterli ve mükemmel, hatta insanüstü olarak addetmeyi sürdürmek zorunda kalır.
Anksiyete ve panik atak (nörotik anksiyete)
Anksiyete terimi ile anlatılan duygu durumu geniş bir duygu spektrumunu kapsar. Anksiyetenin en büyüğü, doğum travmasıdır; doğum travmasından daha hafif ve daha küçük bir hiçleşme deneyimi yaşatan ve kendilikte mutlaka bir parçalanma oluşturan biçimlerine ise psikotik anksiyete diyoruz. Psikotik anksiyete söz konusu olduğunda kişi yıllarca normal bir hayat yaşayamayacak kadar sarsılır, çoğu kişi de hiçbir zaman eski haline dönemez.
Anksiyete sırasında ortaya çıkan korkular, derinliği konusunda bilgi verir. Büyük anksiyetelerde yok olma, parçalanma, hiçleşme, çıldırma korkuları oluşurken, hafif anksiyetelerde kalp krizi, ölüm, hava yetmediği için boğulma gibi korkular oluşur. Ağır anksiyeteler kişide bir çeşit travma durumu oluştururken, hafif olanların tesiri daha kısa zamanda geçer. Ağır anksiyeteler, kişilik örgütlenmesi bebeksi olan insanlarda, hafif olanlar ise daha üst kişilik örgütlenme düzeylerinde görülür.
Bundan da anlaşılıyor ki, “kendini kötü hissetme” olarak ifade ettiğim ruhsal durum sadece bebeklerde veya kişilik örgütlenme düzeyi “kendini kötü hissetmekten kaçınma” üzerine oluşmuş kişilerde görülmez. Bu duyguyla daha üst örgütlenme düzeylerinde de sıklıkla karşılaşırız, ancak şu farkla ki, kişilik örgütlenme düzeyinin yükseldiği durumda öfke içeriği azalmıştır. Ayrıca, daha üst örgütlenme düzeylerinde bastırma savunma mekanizması kullanabildiği için, öfkenin bir kısmının bastırılması da söz konusudur. Bu durumda sıkıntı ve korku öne çıkar. Bu anlamdaki kendini kötü hissetme biçimine, “anksiyete nöbeti-panik atak” diyoruz. Çoğu zaman nedeni, kişilik yapılanmasının dengede tutulabilmesi için gereken önceliklerin kişinin içinde bulunduğu hayat koşulları içinde gerçekleştirilememesi ve öfke miktarının rahatsız edecek boyutlara gelmesidir. Buradaki öfke, daha alt kişilik örgütlenmesinde olduğu kadar yok edici değildir. Öfkenin artmaması veya denetim altında tutulabilmesi için çeşitli yollar bulunmuştur.
Anksiyete sırasında ortaya çıkan korkular, derinliği konusunda bilgi verir. Büyük anksiyetelerde yok olma, parçalanma, hiçleşme, çıldırma korkuları oluşurken, hafif anksiyetelerde kalp krizi, ölüm, hava yetmediği için boğulma gibi korkular oluşur. Ağır anksiyeteler kişide bir çeşit travma durumu oluştururken, hafif olanların tesiri daha kısa zamanda geçer. Ağır anksiyeteler, kişilik örgütlenmesi bebeksi olan insanlarda, hafif olanlar ise daha üst kişilik örgütlenme düzeylerinde görülür.
Bundan da anlaşılıyor ki, “kendini kötü hissetme” olarak ifade ettiğim ruhsal durum sadece bebeklerde veya kişilik örgütlenme düzeyi “kendini kötü hissetmekten kaçınma” üzerine oluşmuş kişilerde görülmez. Bu duyguyla daha üst örgütlenme düzeylerinde de sıklıkla karşılaşırız, ancak şu farkla ki, kişilik örgütlenme düzeyinin yükseldiği durumda öfke içeriği azalmıştır. Ayrıca, daha üst örgütlenme düzeylerinde bastırma savunma mekanizması kullanabildiği için, öfkenin bir kısmının bastırılması da söz konusudur. Bu durumda sıkıntı ve korku öne çıkar. Bu anlamdaki kendini kötü hissetme biçimine, “anksiyete nöbeti-panik atak” diyoruz. Çoğu zaman nedeni, kişilik yapılanmasının dengede tutulabilmesi için gereken önceliklerin kişinin içinde bulunduğu hayat koşulları içinde gerçekleştirilememesi ve öfke miktarının rahatsız edecek boyutlara gelmesidir. Buradaki öfke, daha alt kişilik örgütlenmesinde olduğu kadar yok edici değildir. Öfkenin artmaması veya denetim altında tutulabilmesi için çeşitli yollar bulunmuştur.
Obsesif kişilik
Obsesif kişilik özellikleri, mükemmeliyetçi ve titiz yapıdaki annenin çocuğun tuvalet terbiyesini onun doğal eğilimlerine zıt eğilimler yaratmaya çalışarak çözme çabasından kaynaklanır. Aslında çocuk daha kakasını bırakmaya hazır değilken, iğrendirilerek bırakmaya zorlanmış, örtülü bir şiddete maruz kalmıştır. Elbette annenin bu özellikleri gerek bebeklikte, gerek 3 yaşından sonra hayatın değişik alanlarında etkisini sürdürecek ve çocuğun kişilik yapılanmasını ileride de şekillendirecektir. Bu yüzden, obsesif kişilik özelliğini tuvalet terbiyesinden çok, belli özellikleri olan annelere bağlamak eğilimindeyim. Bu yapıdaki annenin mükemmeliyetçiliğinden ve titizliğinden kaynaklanan problemler en bariz biçimde, kadın 2 yaş çocuğuna annelik yaparken görünür hale gelir. Annenin problemlerini çocuğun yapısındaki hasarda yeniden görürüz.
Tuvalet terbiyesinin daha geç verildiği toplumlardaki insanlar farklı özellikler gösterir. Örneğin bir batı Afrika ülkesi olan Senegal’de çocuğun kakasını kendisinin söylemesi ve bırakması bekleniyor. Çocuklar tuvalet kullanmaya ortalama 4 yaş civarında başlıyor, ondan önce çocukların altını bağlıyorlar. Bu ülkedeki yaşam biçimine baktığınızda, her yerin akşam saatindeki bir pazaryeri gibi olduğunu fakat çöplerden kimsenin rahatsız olmadığını, yemek pişirilen yerle yıkanılan yerin aynı olabildiğini görürsünüz. Bizim temizlik ve düzen ölçülerimize hiç uymadıklarını, bize göre çok pis ve düzensiz olduklarını söyleyebileceğimiz bu insanlar son derece sevecen, yumuşak, iyi niyetli, güler yüzlü, canlı ve neşeliler. Freud’un 1900’lerin başlarında söylediği gibi, tuvalet terbiyesiyle temizlik, titizlik, düzenlilik, hatta mükemmeliyetçilik arasında net bir ilişki vardır. Bu ilişkiyi gerek insanların bireysel özelliklerinde, gerekse toplumların ve kültürlerin farklılıklarında gözlemleyebiliriz.
Genelde, yoğun iç çatışmaların insan tabiatından uzaklaşarak çözülmek zorunda kalınmasının sonuçları olarak görülen obsesif yapıda kişi sevilebilir ya da mükemmel olmak adına kendi hakikatinden uzaklaşmıştır. Kakaya duyulan büyük ilginin, hatta aşkın kakadan nefret ettirilerek, iğrenilecek bir nesneye dönüştürülerek çözümlenmesi şeklindeki orijinal deneyimin ardından kişi karakterini, bu çözümü kalıcı kılmak ve herhangi bir denetimsizliğe düşmemek üzere şekillendirmiştir.
Tuvalet terbiyesinin daha geç verildiği toplumlardaki insanlar farklı özellikler gösterir. Örneğin bir batı Afrika ülkesi olan Senegal’de çocuğun kakasını kendisinin söylemesi ve bırakması bekleniyor. Çocuklar tuvalet kullanmaya ortalama 4 yaş civarında başlıyor, ondan önce çocukların altını bağlıyorlar. Bu ülkedeki yaşam biçimine baktığınızda, her yerin akşam saatindeki bir pazaryeri gibi olduğunu fakat çöplerden kimsenin rahatsız olmadığını, yemek pişirilen yerle yıkanılan yerin aynı olabildiğini görürsünüz. Bizim temizlik ve düzen ölçülerimize hiç uymadıklarını, bize göre çok pis ve düzensiz olduklarını söyleyebileceğimiz bu insanlar son derece sevecen, yumuşak, iyi niyetli, güler yüzlü, canlı ve neşeliler. Freud’un 1900’lerin başlarında söylediği gibi, tuvalet terbiyesiyle temizlik, titizlik, düzenlilik, hatta mükemmeliyetçilik arasında net bir ilişki vardır. Bu ilişkiyi gerek insanların bireysel özelliklerinde, gerekse toplumların ve kültürlerin farklılıklarında gözlemleyebiliriz.
Genelde, yoğun iç çatışmaların insan tabiatından uzaklaşarak çözülmek zorunda kalınmasının sonuçları olarak görülen obsesif yapıda kişi sevilebilir ya da mükemmel olmak adına kendi hakikatinden uzaklaşmıştır. Kakaya duyulan büyük ilginin, hatta aşkın kakadan nefret ettirilerek, iğrenilecek bir nesneye dönüştürülerek çözümlenmesi şeklindeki orijinal deneyimin ardından kişi karakterini, bu çözümü kalıcı kılmak ve herhangi bir denetimsizliğe düşmemek üzere şekillendirmiştir.
Ruhsal enerjinin kalitesi ve cinsel hayat
Dürtü, haz kapasitesine sahip değilse bile, yani ayrışmış nitelikteki saf dürtü değil de dönüşmüş nitelikteki enerji bile olsa, yine de kullanılmak ve boşaltılmak ister, hatta mutlaka kullanılmak istenen bir enerji gibidir. Birikmesi, özellikle erkeklerde gerginlik yaratır ve kullanılarak gerginliğin ortadan kalkması rahatlama sağlar. Ancak ayrışmış dürtünün enerjisiyle yaşanan haz rahatlamanın ötesinde bir yaşantı imkânı verir. Dürtünün haz kapasitesinin yüksek olmasıyla yıkıcı öfke oranının azalmış ve dolayısıyla sevme kapasitesinin artmış olması bağlantılıdır. Hatta haz kapasitesi yüksek olan insanların acıya, çeşitli sıkıntılara katlanma güçlerinin daha fazla olduğu da söylenebilir.
Haz kapasitesi yüksek olan kişi sevişirken dürtü nesnesiyle yakın olmak ister ve bütünleşme arzusu duyar. Bir insanın haz kapasitesi ne denli yüksekse, cinsel beraberlik yaşayacağı insanı sevme ihtiyacı da o kadar yüksektir çünkü en rahat ve çatışmasız bütünleşme imkânı bu durumda oluşur, dürtü ve sevgi birlikte yaşanır. Haz kapasitesi düşük, sadece deşarj edilme ihtiyacı duyulan dürtünün sevgiye ihtiyacı yoktur, zaten bu nitelikteki dürtü güçlü bir bütünleşme ihtiyacı da oluşturmaz.
Haz kapasitesi yüksek olan dürtü bir nesneye yönelebilir ve ona bağlanabilir. Öfke içeriği fazla olan dürtü sevmediğimiz, bir yakınlık yaşamadığımız nesnelere de kayar, hatta bazen tavşan gibi, oyuncak ayı gibi yumuşak ve tüylü nesnelere bile yönelebilir. Bu yüzden, istenmeyen, benimsenmeyen veya uygun olmayan insanlara kayan dürtü kişide büyük bir rahatsızlık oluşturabilir. Kişi dürtülerinden o kadar rahatsız olur ki, dürtüleri uyanmasın diye kimsenin yüzüne bakmak istemeyeceği, kimseye yakın durmak istemeyeceği bir duruma girebilir. Bu niteliklerdeki dürtü, özellikle kadınlarda büyük bir suçluluk duygusuna ve kendine yönelik bir hoşnutsuzluğa yol açabilir.
Dürtüler sadece biyolojik bir ihtiyaç olarak ve deşarj amaçlı yaşandığında, mastürbasyon özellikle erkeklerde en uygun yol haline gelir. Bu durumlarda, çoğu zaman dürtünün içeriğinde sapkın veya anal bir içerik de bulunur. Genellikle ruhsal gelişmesi “gerçeklik sevgisine” erişememiş insanlarda mastürbasyonun en önemli cinsel etkinlik olduğunu görürüz. Doyumlu, istikrarlı ve uzun süreli bir cinsel hayatı ancak kalıcı bir sevgi ilişkisi oluşturabilen insanlar yaşayabilir. Bunun için, insanın sevme kapasitesinin ve öfkeden arınmış dürtüsel alanının yüksek olması gerekir. Bu ise bebekliğini sağlıklı yaşamış, yakın olabilmeyi, yakınlık kurmayı becerebilen kişilerde görülür. Yakınlık duygusu her zaman bebeksi dürtünün uyanmasıyla ilgilidir ve sağlıklı bir cinselliğin önemli bir parçası, cinsel isteği besleyen en önemli kaynaktır. İnsan yakın hissetmediği birisiyle kaliteli bir cinsellik yaşayamaz. Yakınlığın eksik olduğu durumlarda cinselliğin hem niceliği hem de niteliği düşer.
Cinsel hayat bir bakıma insanın en zayıf halkasıdır. Her türlü sorun, ister yakınlık oluşturamamak, ister aşırı titizlik, ister mükemmeliyetçilik, ister cimrilik olsun, mutlaka cinsel hayata yansır. Cinsel hayatın sağlıklı yaşanabilmesi için kişinin kendisini bırakabilen, karşısındaki kişiyle bütünleşebilen, doğal olabilen, içinden gelene izin verebilen, performans ve mükemmel görünme kaygılarına düşmeyen birisi olması gerekir. Bütün bunlar da ancak sağlıklı bir temele sahip olan, kendisini ve kendisine benzemeyenleri sevebilen yapıdaki insanlar tarafından yaşanabilir.
Haz kapasitesi yüksek olan kişi sevişirken dürtü nesnesiyle yakın olmak ister ve bütünleşme arzusu duyar. Bir insanın haz kapasitesi ne denli yüksekse, cinsel beraberlik yaşayacağı insanı sevme ihtiyacı da o kadar yüksektir çünkü en rahat ve çatışmasız bütünleşme imkânı bu durumda oluşur, dürtü ve sevgi birlikte yaşanır. Haz kapasitesi düşük, sadece deşarj edilme ihtiyacı duyulan dürtünün sevgiye ihtiyacı yoktur, zaten bu nitelikteki dürtü güçlü bir bütünleşme ihtiyacı da oluşturmaz.
Haz kapasitesi yüksek olan dürtü bir nesneye yönelebilir ve ona bağlanabilir. Öfke içeriği fazla olan dürtü sevmediğimiz, bir yakınlık yaşamadığımız nesnelere de kayar, hatta bazen tavşan gibi, oyuncak ayı gibi yumuşak ve tüylü nesnelere bile yönelebilir. Bu yüzden, istenmeyen, benimsenmeyen veya uygun olmayan insanlara kayan dürtü kişide büyük bir rahatsızlık oluşturabilir. Kişi dürtülerinden o kadar rahatsız olur ki, dürtüleri uyanmasın diye kimsenin yüzüne bakmak istemeyeceği, kimseye yakın durmak istemeyeceği bir duruma girebilir. Bu niteliklerdeki dürtü, özellikle kadınlarda büyük bir suçluluk duygusuna ve kendine yönelik bir hoşnutsuzluğa yol açabilir.
Dürtüler sadece biyolojik bir ihtiyaç olarak ve deşarj amaçlı yaşandığında, mastürbasyon özellikle erkeklerde en uygun yol haline gelir. Bu durumlarda, çoğu zaman dürtünün içeriğinde sapkın veya anal bir içerik de bulunur. Genellikle ruhsal gelişmesi “gerçeklik sevgisine” erişememiş insanlarda mastürbasyonun en önemli cinsel etkinlik olduğunu görürüz. Doyumlu, istikrarlı ve uzun süreli bir cinsel hayatı ancak kalıcı bir sevgi ilişkisi oluşturabilen insanlar yaşayabilir. Bunun için, insanın sevme kapasitesinin ve öfkeden arınmış dürtüsel alanının yüksek olması gerekir. Bu ise bebekliğini sağlıklı yaşamış, yakın olabilmeyi, yakınlık kurmayı becerebilen kişilerde görülür. Yakınlık duygusu her zaman bebeksi dürtünün uyanmasıyla ilgilidir ve sağlıklı bir cinselliğin önemli bir parçası, cinsel isteği besleyen en önemli kaynaktır. İnsan yakın hissetmediği birisiyle kaliteli bir cinsellik yaşayamaz. Yakınlığın eksik olduğu durumlarda cinselliğin hem niceliği hem de niteliği düşer.
Cinsel hayat bir bakıma insanın en zayıf halkasıdır. Her türlü sorun, ister yakınlık oluşturamamak, ister aşırı titizlik, ister mükemmeliyetçilik, ister cimrilik olsun, mutlaka cinsel hayata yansır. Cinsel hayatın sağlıklı yaşanabilmesi için kişinin kendisini bırakabilen, karşısındaki kişiyle bütünleşebilen, doğal olabilen, içinden gelene izin verebilen, performans ve mükemmel görünme kaygılarına düşmeyen birisi olması gerekir. Bütün bunlar da ancak sağlıklı bir temele sahip olan, kendisini ve kendisine benzemeyenleri sevebilen yapıdaki insanlar tarafından yaşanabilir.
ANNELİK VE BABALIK TANIMLARI
Yeterli ve doğru bir annelik ve babalık tanımı yapabilmek için öncelikle “ruhsal yatırım” kavramını ve “sevgi duygusu”nu açmak yerinde olacaktır.
Ruhsal yatırım
Doğduğunda sadece canlı bir varlık olan insanı insanlaştıran etkenin doğumdan sonra annesinden aldıkları olduğunu söylemiştik. Annenin bebeğiyle kurduğu ilişki içinde, öncelikle bebeğin ruhsal malzemesi oluşur fakat aynı zamanda anne, bu ilişki üzerinden bebeğine kendi duygu dünyasından ruhsal malzeme de aktarır. Bebeğin ruhsal malzemesi dediğimiz içerikse, bir yanıyla onun canlılığını muhafaza edebilmesini, acıkmasını, beslenmesini sağlayan enerjidir. Diğer yandan da, bebeğin ruhsal gelişiminin kesintiye uğramaması halinde onun bağlanmasını, sevmesini, haz almasını mümkün kılan bir hale dönüşecek olan enerjidir. Acıkma gibi bedensel ihtiyaçlar dışında bebeğin ruhsal varlığını oluşturacak olan bu enerjiyi, ayrışmış enerji olarak ifade etmek mümkündür. Ayrışmış enerji bebeğin yakın çevresinin, özellikle annesinin sağladığı her türlü olumlu, duyarlı, şefkatli, sıcak, neşeli yaşantıyla, ruhsal yakınlıkla oluşur.
Bebek, annesinin onunla kurduğu ilişki sayesinde ilk aylardan itibaren bu olumlu yaşantıları “iyi” tanımı altında biriktirmeye ve bu alan üzerinden haz duyabilen, annesinden başlamak üzere başkalarıyla ve dünyayla ilişki kurabilen bir varlık haline gelmeye başlar. Bu sayede anne, bebeği için ne oranda iyi ve duyarlı bir anne olabiliyorsa, onun doğumla birlikte getirdiği ham malzemesini o oranda hayata, yaşamaya ve gelecekte sevebilen bir varlık olmaya uygun şekilde ayrıştırır. Anlaşılacağı gibi anne, bebeğin ve giderek çocuğun ruhsal malzemesinin hem niteliğini hem de miktarını oluşturur.
ANNENİN ÖFKESİ
Sevebilen bir insan olmak için çaba harcamanın bir başka ifadesi, insanın öfkesini anlamaya çalışmasıdır. Öfkenin, kendimizle ve başkalarıyla olan ilişkimizi bozan, çarpıtan, bloke eden bir etkisi vardır her zaman. Fakat genellikle öfkemizin farkında olmamayı seçeriz. Önemli bir kısmını kendimizden uzak tutmaya çalışır ya da bastırırız. Bir kısmı da, hiç de öfke gibi görünmeyecek şekillerde ortaya çıkar.
Sözgelimi kayıtsızlık, ihmal, baştan savma, dikkatini verememe öfkeden kaynaklanır ya da bizim için yapılmış bir şeye anlamlı bir karşılık vermiyorsak, genellikle öfkeli olduğumuz içindir. Hakkından fazlasına göz koymak, değerli ve güzel olan bir şeyi bozmak, her türlü saygı eksikliği, küçümseme, kandırma, yalan, bir işin gereğini yerine getirmemek, bize ihtiyacı olan bir varlığa ya da bir değere sahip çıkmamak ve unutkanlıkların çoğu öfke kaynaklıdır. İhtiyaçlarımıza karşı duyarsızlaşmak ya da ihtiyaçlarımızı yok saymak, başımıza gelen çeşitli kazalar, iyi, huzurlu ve güzel şeylerden bir biçimde kaçınmak, bunları hak etmediğini düşünmek, umutsuzluk gibi haller de kendimize karşı duyduğumuz öfkedendir.
İnsan, sevmeye çalışan öfkeli bir varlıktır
Öfke hem bozucu bir etki yapar, ruhumuzu güçsüz düşürür, hem de yüzeyselleştirir. Bu nedenle, sevmek isteyen bir insanın ilk işi, her zaman için öfkesinin farkına varmak ve anlamaya çalışmak olmalıdır. Bu ise son derece zor bir şeydir fakat öfkeli bir insan olmadığını iddia etmekten daha gelişkin bir durumu ifade eder çünkü insanın en temel tanımlarından biri, sevmeye çalışan öfkeli bir varlık olduğudur.
"MIŞ" GİBİ YAPAN ANNE
İnsanın kendi hakikatinden, öfkesinden, sevgisinden, ihtiyaçlarından kopuk olması, ağır bir ruhsal durumdur. Kendi hakikatiyle ilişkisi kesilmiş, mış gibi yapan insan dışarıdan sözgelimi çok neşeli, şakacı gibi görünebilir ama aslında çok yalnızdır, muhtemelen çok depresiftir ve bunun bile farkında değildir. Bu anlamda, aslında mış gibi yapmaktan kastedilen, seviyormuş gibi yapmaktır. Genel olarak bu insanlar sahte ve abartılıdır. Ağır narsisistik sorunları vardır. Dış dünyaya belli etmeseler de kendilerini boş ve sıkıcı olarak algılarlar. Sevme kapasiteleri yoktur; onlar da farkında olmadan, seviyormuş gibi yaparak yaşarlar.
Sahte benlik
Bu nitelikteki kadınların en önemli sorunları ilişki kuramamak ya da yüzeysel ilişki kurmaktır. Böyle bir kadının bebek anneliği çok yetersiz olacaktır çünkü bebeğin ihtiyaç duyduğu ruhsal ilişkiyi oluşturacak kapasitesi yoktur, bu da bebeğin benlik oluşumunu olumsuz etkiler. Bu durumda çocuk kendisini değersiz hissetmeye yatkın olacaktır. Başka bir ifadeyle, kendisini çok harika birisi olarak tanımlayacaktır; bunlar aynı sorunlu yapının iki farklı görünümüdür. Bazı önemli psikanalistlere göre bu annelerin çocuklarında “sahte benlik” denilen bir benlik hasarı oluşur. Bu kadınlar bilerek mış gibi yapmazlar, onlar da kendi annelerinden böyle görmüştür.
İKTİDAR DÜŞKÜNÜ ANNE
İktidar, anlam itibariyle gücü elinde tutmak ve kullanabilmek demektir. Erkek ruhu, daha küçük bir çocukken bile içinde iktidar arzusunu barındırır; atlayıp zıplayarak, eşyaları karıştırarak, içini açarak fiziki çevresi üzerinde hâkimiyet oluşturmaya çalışır. Erkek ruhu, hayatı boyunca güçlü olmaya çalışır. Bu anlamda, bizim bakış açımıza göre, iktidar sahibi kadın hayli sorunlu bir konudur. Diğer yandan, erkek için de iktidar sahibi olmak hem kolay değildir hem de kendini doğru bir çizgide tutabilmek, alçakgönüllüğünü koruyabilmek, yolunu kaybetmemek, dahası, zalimleşmemek sanıldığından çok daha zor bir meseledir. İktidarlarını rüşvet dağıtarak, etrafı memnun ederek sürdürmeye çalışan erkekler, iktidarın ancak taklidini becerebilmektedir. İktidarını, tabanını sevgi, tavanını adalet oluşturacak şekilde kurabilmek ve sürdürebilmekse ileri derecede ruhsal tekâmülü gerektiren bir durumdur.
ÇOCUKLARI ARASINDA AYRIM YAPAN ANNE
İster aile içinde olsun ister toplumsal planda, ayrımcılık sevgisizliktir. Ancak bir insanın ya da topluluğun varlığını sürdürebilmesi, gelişip güçlenebilmesi, büyümesi, kendini gerçekleştirebilmesi için ona ihtiyacı olan koşulları sağlamak, alan yaratmak da ayrımcılıktır ve kaynağını sevgiden alır.
Annenin sevgisi eşitlikçi değildir
Bu anlamda, özellikle anne ve çocuklar arasındaki ilişkinin temelinde eşitlikçi bir anlayışın yatmadığını da söylemiş oluyoruz çünkü her birimizin yapısı, karakteri, yaşı, içinde bulunduğu dönem ve ihtiyaçları farklıdır. Anne, çocukları “daha fazla ihtiyaçlı olan” (bebeğin durumunda olduğu gibi), “hasta olan”, “güç ve dayanıklılık farkı olan”, “yaş farkı olan” gibi gerçeklik ölçütleri üzerinden değil de kişisel tercihleri açısından farklı yerlere oturtuyorsa, ayrımcılık yaptığından bahsedebiliriz.
En fazla pozitif ayrımcılık, yani tercih edilme sebepleri arasında cinsiyet, daha güzel, yakışıklı, daha akıllı, daha başarılı olmak sayılabilir. Negatif ayrımcılık, yani tercih edilmeme sebepleri ise başarısızlık, güzel ve akıllı olmamak, anne açısından babaya veya baba tarafına yakın olmak veya benzemek gibi sebepler üzerine oturur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)