Bebekte oluşmaya başlayan saf dürtü ve saf öfke alanları, bebeğin “iyi” ve “kötü” imgelerini de oluşturur. Haz kapasitesiyle doğrudan ilişkili olan “iyi” imgesi haz veren, bebeğin bütünleşmek istediği, parçası olmaya büyük özlem duyduğu bir yaşantıdır. Bu imgenin kalıcı hale gelmesi, zihin dediğimiz alanın da oluşmasını sağlar. Kokusuyla, sesiyle, bedeniyle, görüntüsüyle algıladığı somut annenin yanı sıra bebeğin iç dünyasında soyut bir anne, anne imgesi oluşmaya başlar. “İyi anne” imgesi, anne yokken de bebeğin annesiz kalmamasını sağlayacaktır. Bu gelişme bebeğin her an anneye sahip olması anlamına gelir, dolayısıyla birçok aksaklığa karşı daha dayanıklı olacaktır.
Bebeğin iç dünyasında bir iyi anne imgesinin oluşması, aynı zamanda iç dünyasında dış dünyanın bir temsilinin yaratılması anlamına gelir. Bunun devamı, zihnin ve dış dünyadaki nesnelerin sembollerinin oluşması şeklinde olacaktır. Bebekte düşünme, dil kullanımı gibi özelliklerle, bir kültür varlığı olmak dediğimiz yapının malzemeleri oluşmaktadır.
kötü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kötü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sınır vakalar
Hâkim duygusu hayatta kalma dürtüsü olan bu dönemin en önemli sorunu, omnipotansın anneye aktarılamamasıdır ve bu da çocuğun ruhsal gelişimini durdurmakta, “sınır vakalar” olarak adlandırılan karakter bozukluğuna yol açmaktadır. Sınır vakalar bir yandan omnipotan fantezilerin muhafaza edildiği, diğer yandan da omnipotansın aktarılabileceği, idealize edilebilecek bir sevgi nesnesi arayışının sürdüğü durumlardır. Sevgi nesnesi ihtiyacının çok canlı olduğu zamanlarda, sevgi nesnesi beklentilere uygun davranmadığında, aktarılmak istenen omnipotansın gereklerini yerine getiremediğinde büyük bir öfkeyle yok edilmeye çalışılır. Daha hafif durumlarda bir sevgi nesnesi arayışının çok canlı olduğu ve öfkeyle yok edilen sevgi nesnesinin, öfke geçtikten bir süre sonra tekrar canlandırıldığı görülür. Bundan da anlaşılacağı gibi, bir insanın “sınır vaka” denen kategoride kalmış olması, kişilik örgütlenmesinin “kendini kötü hissetmekten kaçınma” düzeyinde kaldığı anlamına gelir.
Ağır sınır vakalarda yok edici öfke son derece belirgindir. Diğer bir ifadeyle, sevgi nesnesi bir an “çok iyi” iken birden “çok kötü” yapılır. Sınır vaka özellikleri gösteren kişilerin çok belirgin olarak, bebeksi nitelikteki “bölünme savunma mekanizmasını” kullandıklarını görürüz. Herkes ya iyidir, ya da kötüdür, hatta yok edici öfkenin daha büyük olduğu ağır sınır vakalarda bazıları “çok iyi”dir, bazıları ise “çok kötü”dür. Sıklıkla da “çok iyi” olan birisi kolaylıkla “çok kötü”ye döner. Bu yapıdaki insanların ilişkileri, bu özelliklerinden dolayı devamlılık taşımaz.
Bu bebeksi örgütlenme düzeyinden de anlaşılacağı gibi, ağır sınır vakalar hasetlerini tam anlamıyla geride bırakamamışlardır. Bunun yanında, özdeşleşim kapasiteleri tam oluşmamıştır; kimlik karmaşasına yatkındırlar ve kendileri üzerinde kurdukları aşırı kontrol dönemleriyle denetimsizlik dönemleri birbiri ardına gelir. Hasedi fazla olan ağır vakalar kısa süreli psikotik durumlara girerler; çoğu zaman, eğer sorunlar 1,5-2 yaş dönemindeki takılmaya bağlıysa, bebeklik döneminde sorunlar yoksa, bir yıkım oluşmadan, çalışma kapasitelerini kaybetmeden normal durumlarına dönebilirler.
Ağır sınır vaka özelliği gösteren bir kişi çoğu zaman hayatın altından kalkabilecek, hayat gerçeğini sevebilecek bir hale gelemez. Hep çok kızdığı birileri, nefret ettiği düşmanlar ve bütün kötülüklerin sebebi olan ötekiler vardır. Bunlar bazen Yahudiler, bazen Kürtler, bazen Amerikalılar olur. Yok edici öfke bu düşmanlara bağlandığında kişi hayatındaki insanlarla daha sorunsuz bir hayat sürebilir ama bütün kötülükleri yok edecek omnipotan bir kurtarıcı beklenir. Sınır vakalar için, kullandıkları bölünme savunma mekanizmasının da bir gereği olarak hayatı sevmek, ancak iyi taraflarını sevmek, kötü taraflarından nefret etmek şeklinde mümkündür.
Görüldüğü gibi, sınır vakaların ağırlığını omnipotansın aktarılma derecesi belirler. Bunun yanında, ergenlik çağına gelmiş her çocuk sınır vaka olma durumundan geçer.
Toplumumuzda genel olarak öfkeli, bir nesneyi hızla iyiden kötüye çeviren, dünyayı iyi ve kötü diye ikiye bölerek algılayan insanlar yetiştirilir. Bu yapıdaki insanlar uzun süreli ilişkiler oluşturabilirler, belli bir sevme kapasiteleri ve yeterlilikleri vardır, işlevsellikleri yüksektir; öfke uyandıran ve kendilerini inciten durumların dışında kalmayı becerebilmeleri gerekir. Aksi takdirde bütün ruhsal sistem yok edici öfkenin etkisiyle allak bullak olacak, işlevsellik bozulacak, bir süreliliğine de olsa sevme kapasitesi düşecektir. O zaman da sınır vaka özellikleri ve savunmaları kullanılmaya başlanır. Bu yapıdaki insanlar omnipotanslarını annelerine tam olarak aktaramamışlardır. Bu yüzden bir kurtarıcı beklemeye müsaittirler ve desteğe olan ihtiyaçları yüksektir.
Ağır sınır vakalarda yok edici öfke son derece belirgindir. Diğer bir ifadeyle, sevgi nesnesi bir an “çok iyi” iken birden “çok kötü” yapılır. Sınır vaka özellikleri gösteren kişilerin çok belirgin olarak, bebeksi nitelikteki “bölünme savunma mekanizmasını” kullandıklarını görürüz. Herkes ya iyidir, ya da kötüdür, hatta yok edici öfkenin daha büyük olduğu ağır sınır vakalarda bazıları “çok iyi”dir, bazıları ise “çok kötü”dür. Sıklıkla da “çok iyi” olan birisi kolaylıkla “çok kötü”ye döner. Bu yapıdaki insanların ilişkileri, bu özelliklerinden dolayı devamlılık taşımaz.
Bu bebeksi örgütlenme düzeyinden de anlaşılacağı gibi, ağır sınır vakalar hasetlerini tam anlamıyla geride bırakamamışlardır. Bunun yanında, özdeşleşim kapasiteleri tam oluşmamıştır; kimlik karmaşasına yatkındırlar ve kendileri üzerinde kurdukları aşırı kontrol dönemleriyle denetimsizlik dönemleri birbiri ardına gelir. Hasedi fazla olan ağır vakalar kısa süreli psikotik durumlara girerler; çoğu zaman, eğer sorunlar 1,5-2 yaş dönemindeki takılmaya bağlıysa, bebeklik döneminde sorunlar yoksa, bir yıkım oluşmadan, çalışma kapasitelerini kaybetmeden normal durumlarına dönebilirler.
Ağır sınır vaka özelliği gösteren bir kişi çoğu zaman hayatın altından kalkabilecek, hayat gerçeğini sevebilecek bir hale gelemez. Hep çok kızdığı birileri, nefret ettiği düşmanlar ve bütün kötülüklerin sebebi olan ötekiler vardır. Bunlar bazen Yahudiler, bazen Kürtler, bazen Amerikalılar olur. Yok edici öfke bu düşmanlara bağlandığında kişi hayatındaki insanlarla daha sorunsuz bir hayat sürebilir ama bütün kötülükleri yok edecek omnipotan bir kurtarıcı beklenir. Sınır vakalar için, kullandıkları bölünme savunma mekanizmasının da bir gereği olarak hayatı sevmek, ancak iyi taraflarını sevmek, kötü taraflarından nefret etmek şeklinde mümkündür.
Görüldüğü gibi, sınır vakaların ağırlığını omnipotansın aktarılma derecesi belirler. Bunun yanında, ergenlik çağına gelmiş her çocuk sınır vaka olma durumundan geçer.
Toplumumuzda genel olarak öfkeli, bir nesneyi hızla iyiden kötüye çeviren, dünyayı iyi ve kötü diye ikiye bölerek algılayan insanlar yetiştirilir. Bu yapıdaki insanlar uzun süreli ilişkiler oluşturabilirler, belli bir sevme kapasiteleri ve yeterlilikleri vardır, işlevsellikleri yüksektir; öfke uyandıran ve kendilerini inciten durumların dışında kalmayı becerebilmeleri gerekir. Aksi takdirde bütün ruhsal sistem yok edici öfkenin etkisiyle allak bullak olacak, işlevsellik bozulacak, bir süreliliğine de olsa sevme kapasitesi düşecektir. O zaman da sınır vaka özellikleri ve savunmaları kullanılmaya başlanır. Bu yapıdaki insanlar omnipotanslarını annelerine tam olarak aktaramamışlardır. Bu yüzden bir kurtarıcı beklemeye müsaittirler ve desteğe olan ihtiyaçları yüksektir.
ÖDİPAL SORUNLARIN ÇÖZÜLEMEMESİ
Daha önceki kişilik örgütlenmelerinde sorunları olan çocuklar
Ödipal dönem aslında sevgi çağına girmeyi temsil eder. Çocuk bu dönemin başlangıcında annesine veya babasına eş olabileceği iddiasını taşırken, sonunda bir çocuk olduğunu kabul edecek ve büyümesi gerektiğini anlayacaktır. Çocuğun bu tünelin ucuna belli hazırlıklarla gelmiş olması gerekir ki, tünelden geçip başka bir hayat dönemine geçebilsin.
Ödipal sorunların çözülememesinin en sık görünen nedeni, çocuğun bu döneme zaten hazırlanamamış olması ve eksik bir alt yapıyla girmesidir. Bu çocukların bebeklik döneminden getirdikleri sorunları vardır; yok edici öfkeleri çok fazladır ve bu nedenle fantezilerine inanarak yaşamaya çalışmaktadırlar.
Bu durumdaki çocuğun iç dünyasında öfkeyle dürtünün karışım halinde olduğu orijinal enerji çok fazladır ve bu nedenle, her şeyden önce çocuğun dürtü nesnesine yönelimi yetersizdir. Dürtü, daha önceki yerleşim alanlarında -ağız, vücut, bağırsaklar ve anüs- normalden fazla kalmıştır. Öfke içeriği fazla olan dürtü cinsel bölgelere çok yetersiz olarak gelir, vücudun diğer bölgelerinde kalır. Çocuk, enerji yapısına uygun olarak nesne ilişkilerinde çok öfkelidir. Her istediğinin yapılmasını beklemektedir. Sevme kapasitesi oluşmamıştır. Nesne ilişkilerinde sadistik bir içerik etkindir. Ayrıca, öfke karışımı içeriği fazla olan fakat biyolojik gelişme gereği yine de cinsel bölgelere erişmiş dürtü bir nesneye bağlanabilme özelliği göstermez; her tarafa kayabilir.
Ödipal dönem aslında sevgi çağına girmeyi temsil eder. Çocuk bu dönemin başlangıcında annesine veya babasına eş olabileceği iddiasını taşırken, sonunda bir çocuk olduğunu kabul edecek ve büyümesi gerektiğini anlayacaktır. Çocuğun bu tünelin ucuna belli hazırlıklarla gelmiş olması gerekir ki, tünelden geçip başka bir hayat dönemine geçebilsin.
Ödipal sorunların çözülememesinin en sık görünen nedeni, çocuğun bu döneme zaten hazırlanamamış olması ve eksik bir alt yapıyla girmesidir. Bu çocukların bebeklik döneminden getirdikleri sorunları vardır; yok edici öfkeleri çok fazladır ve bu nedenle fantezilerine inanarak yaşamaya çalışmaktadırlar.
Bu durumdaki çocuğun iç dünyasında öfkeyle dürtünün karışım halinde olduğu orijinal enerji çok fazladır ve bu nedenle, her şeyden önce çocuğun dürtü nesnesine yönelimi yetersizdir. Dürtü, daha önceki yerleşim alanlarında -ağız, vücut, bağırsaklar ve anüs- normalden fazla kalmıştır. Öfke içeriği fazla olan dürtü cinsel bölgelere çok yetersiz olarak gelir, vücudun diğer bölgelerinde kalır. Çocuk, enerji yapısına uygun olarak nesne ilişkilerinde çok öfkelidir. Her istediğinin yapılmasını beklemektedir. Sevme kapasitesi oluşmamıştır. Nesne ilişkilerinde sadistik bir içerik etkindir. Ayrıca, öfke karışımı içeriği fazla olan fakat biyolojik gelişme gereği yine de cinsel bölgelere erişmiş dürtü bir nesneye bağlanabilme özelliği göstermez; her tarafa kayabilir.
III. BÖLÜM: KİŞİLİĞİN BÜTÜNLÜĞÜ
İnsanın kişiliği temel olarak üç hâkim duygunun yönetimi altında, üç farklı örgütlenme düzeyinde oluşabilir. Kişiliğin örgütlenme düzeyine bağlı olarak hâkim duygu insanın hayatı boyunca hissedeceklerinin, duygularının, tepkilerinin, alışkanlıklarının, davranışlarının asli belirleyicisi olacaktır. Örneğin arabasını bir direğe vuran, “kendini kötü hissetmekten kaçınma” duygusu ile yönetilen kişi bu durumda çok rahatsız olacak, kendisine öfkelenecek ve arabasını satıp bu kazayı unutmaya çalışacaktır. “Hayatta kalma dürtüsü” ile yönetilen kişi artık arabaya binerken korkacak ve aynı hatayı bir daha yapmamak için çok dikkatli olacaktır. “Gerçeklik sevgisi” tarafından yönetilen kişi ise üzülecek ama öncelikle bu hatayı niye yapmış olabileceğini anlamaya çalışacaktır.
Her şeyden önce, benzer durumlarda bütün insanların aynı duyguları yaşamadığını, aynı şekilde etkilenmediklerini, aynı sonuçlara varmadıklarını ve farklı dersler aldıklarını anlamak gerekir. Bu konuda önemli bir örnek, vicdan yapılanmasıyla ilgilidir. “Gerçeklik sevgisi” ile yönetilen gelişkin bir vicdani yapılanma, kendisini suçlu hissettiği bir durumda ağırlıklı olarak üzüntü duyar. Oluşan zararı telafi edip edemeyeceğine yönelir. Yapabileceği hiçbir şey yoksa üzüntüsünü ortaya koyar ve yapılan hatayı tekrar etmemek için uğraşır. Bebeksi “kendini kötü hissetmekten kaçınma” kişilik örgütlenmesinde ise kişi ya suçunu inkâr ederek karşı tarafı suçlu ilan eder ve saldırganlaşır ya da öfkesini o kadar kendisine yöneltir ki, uç noktada intihar etmeye kalkışır. Bu yapıdaki insanlarda kişiliğin bütün unsurlarında “ya hep ya hiç” çizgisini görürüz; ya mükemmel ve kusursuz ya da çok günahkâr ve kötüdürler.
Erişkin bir insan, üç katmandan oluşur: Bebeksi katman, çocuksu katman ve erişkin katman. Bir çocuk ise iki katmandan oluşur: Bebeksi ve çocuksu katman. Bebekler de sadece bebeksi katmana sahiptir.
Her şeyden önce, benzer durumlarda bütün insanların aynı duyguları yaşamadığını, aynı şekilde etkilenmediklerini, aynı sonuçlara varmadıklarını ve farklı dersler aldıklarını anlamak gerekir. Bu konuda önemli bir örnek, vicdan yapılanmasıyla ilgilidir. “Gerçeklik sevgisi” ile yönetilen gelişkin bir vicdani yapılanma, kendisini suçlu hissettiği bir durumda ağırlıklı olarak üzüntü duyar. Oluşan zararı telafi edip edemeyeceğine yönelir. Yapabileceği hiçbir şey yoksa üzüntüsünü ortaya koyar ve yapılan hatayı tekrar etmemek için uğraşır. Bebeksi “kendini kötü hissetmekten kaçınma” kişilik örgütlenmesinde ise kişi ya suçunu inkâr ederek karşı tarafı suçlu ilan eder ve saldırganlaşır ya da öfkesini o kadar kendisine yöneltir ki, uç noktada intihar etmeye kalkışır. Bu yapıdaki insanlarda kişiliğin bütün unsurlarında “ya hep ya hiç” çizgisini görürüz; ya mükemmel ve kusursuz ya da çok günahkâr ve kötüdürler.
Erişkin bir insan, üç katmandan oluşur: Bebeksi katman, çocuksu katman ve erişkin katman. Bir çocuk ise iki katmandan oluşur: Bebeksi ve çocuksu katman. Bebekler de sadece bebeksi katmana sahiptir.
Erişkinlik
Erişkinlik dönemi insanın önüne iki temel meseleyi koyar: Hayatın altından kalmak ve karşı cinsle kalıcı ve işbirliği yapılabilen bir sevgi ilişkisi götürebilmek. Bunlar beraber yürütülebiliyorsa, bir işi ve çalışma hayatı olan, bir aile düzeni kurabilen ve bunu yürütebilen bir erişkin oluşmuştur.
Hayatın altından kalkmak derken, insanın hayatını kendi çabası ve emeğiyle, kimseye muhtaç olmadan veya kimseye boyun eğmek zorunda kalmadan sürdürebildiği bir durumu kastediyorum. Ayrıca insanın kendi değer sistemini ve doğrularını geliştirmesi; bozulmadan, kendisine duyduğu saygıyı ve sevgiyi kaybetmeden hayatını sürdürebilmekte olması gerekir. Bunlar öfkemizin, hasedimizin, hırslarımızın, kıskançlığımızın bizi yönetmesine izin vermemiz sonucunda oluşur. Bununla beraber, insanın ne oluşturabiliyorsa ona razı olması, uzun vadeli hedefleri için sabırlı, metanetli ve çalışkan, sorumluluklarını üstlenebilen bir insan gerekir. Daha genel anlamdaysa, hayatın altından kalkmak, sevgi nesnelerinin kaybı, hastalık, işsizlik gibi hayatın kaçınılmaz durumları içinde ruh sağlığımızı muhafaza edebilmeyi içerir.
Kendine benzemeyeni, farklı olanı sevebilmek anlamına gelen karşı cins sevgisi ise en zor ve en gelişmiş sevme biçimidir. Kadın ve erkek yapısının farklı temellere oturması ve duyarlılıklarının, ihtiyaçlarının, gelişimlerinin farklılıklar taşıması kadın ve erkeğin birbirini anlamasını ve tamamlamasını güçleştirir. Ayrıştırma süreci belli bir düzeye gelene kadar karşı tarafı anlamanın tek yolu, insanın kendisinden yola çıkmasıdır fakat bu yol, kadınla erkeğin birbirini anlamasını alabildiğine zorlaştırır. Bu ise çoğu zaman erkeklerin kadınları kaprisli, kıskanç, ne yapılsa mutlu olmayan, nankör, fesat varlıklar olarak nitelemelerine, kadınların ise erkekleri saf, çocuksu, kolay etkilenen, baştan çıkarılan, kolay yönetilen varlıklar olarak görmelerine sebep olur.
Bu durumda her iki cins de birbirini kendi gerçekliği içinde kavrayamamış olmanın ve karşısındakinden, kendisinden beklediği şeyleri beklemekte olmanın sonuçlarını dile getirmiş olurlar. Farklılığın anlaşılamaması, bunu bir kusur gibi görmeye neden olur. Aralarında derin bir sevgi, işlevsel bir işbirliği, sağlam bir iletişim olan insanların bu zorlukları aştığını, farklı olanı onun farklılıklarından hoşnut olarak ve hatta farklı olduğu için daha büyük bir sevgiyle sevebildiğini görürüz.
Hayatın altından kalkmak derken, insanın hayatını kendi çabası ve emeğiyle, kimseye muhtaç olmadan veya kimseye boyun eğmek zorunda kalmadan sürdürebildiği bir durumu kastediyorum. Ayrıca insanın kendi değer sistemini ve doğrularını geliştirmesi; bozulmadan, kendisine duyduğu saygıyı ve sevgiyi kaybetmeden hayatını sürdürebilmekte olması gerekir. Bunlar öfkemizin, hasedimizin, hırslarımızın, kıskançlığımızın bizi yönetmesine izin vermemiz sonucunda oluşur. Bununla beraber, insanın ne oluşturabiliyorsa ona razı olması, uzun vadeli hedefleri için sabırlı, metanetli ve çalışkan, sorumluluklarını üstlenebilen bir insan gerekir. Daha genel anlamdaysa, hayatın altından kalkmak, sevgi nesnelerinin kaybı, hastalık, işsizlik gibi hayatın kaçınılmaz durumları içinde ruh sağlığımızı muhafaza edebilmeyi içerir.
Kendine benzemeyeni, farklı olanı sevebilmek anlamına gelen karşı cins sevgisi ise en zor ve en gelişmiş sevme biçimidir. Kadın ve erkek yapısının farklı temellere oturması ve duyarlılıklarının, ihtiyaçlarının, gelişimlerinin farklılıklar taşıması kadın ve erkeğin birbirini anlamasını ve tamamlamasını güçleştirir. Ayrıştırma süreci belli bir düzeye gelene kadar karşı tarafı anlamanın tek yolu, insanın kendisinden yola çıkmasıdır fakat bu yol, kadınla erkeğin birbirini anlamasını alabildiğine zorlaştırır. Bu ise çoğu zaman erkeklerin kadınları kaprisli, kıskanç, ne yapılsa mutlu olmayan, nankör, fesat varlıklar olarak nitelemelerine, kadınların ise erkekleri saf, çocuksu, kolay etkilenen, baştan çıkarılan, kolay yönetilen varlıklar olarak görmelerine sebep olur.
Bu durumda her iki cins de birbirini kendi gerçekliği içinde kavrayamamış olmanın ve karşısındakinden, kendisinden beklediği şeyleri beklemekte olmanın sonuçlarını dile getirmiş olurlar. Farklılığın anlaşılamaması, bunu bir kusur gibi görmeye neden olur. Aralarında derin bir sevgi, işlevsel bir işbirliği, sağlam bir iletişim olan insanların bu zorlukları aştığını, farklı olanı onun farklılıklarından hoşnut olarak ve hatta farklı olduğu için daha büyük bir sevgiyle sevebildiğini görürüz.
ANNELİK VE BABALIK TANIMLARI
Yeterli ve doğru bir annelik ve babalık tanımı yapabilmek için öncelikle “ruhsal yatırım” kavramını ve “sevgi duygusu”nu açmak yerinde olacaktır.
Ruhsal yatırım
Doğduğunda sadece canlı bir varlık olan insanı insanlaştıran etkenin doğumdan sonra annesinden aldıkları olduğunu söylemiştik. Annenin bebeğiyle kurduğu ilişki içinde, öncelikle bebeğin ruhsal malzemesi oluşur fakat aynı zamanda anne, bu ilişki üzerinden bebeğine kendi duygu dünyasından ruhsal malzeme de aktarır. Bebeğin ruhsal malzemesi dediğimiz içerikse, bir yanıyla onun canlılığını muhafaza edebilmesini, acıkmasını, beslenmesini sağlayan enerjidir. Diğer yandan da, bebeğin ruhsal gelişiminin kesintiye uğramaması halinde onun bağlanmasını, sevmesini, haz almasını mümkün kılan bir hale dönüşecek olan enerjidir. Acıkma gibi bedensel ihtiyaçlar dışında bebeğin ruhsal varlığını oluşturacak olan bu enerjiyi, ayrışmış enerji olarak ifade etmek mümkündür. Ayrışmış enerji bebeğin yakın çevresinin, özellikle annesinin sağladığı her türlü olumlu, duyarlı, şefkatli, sıcak, neşeli yaşantıyla, ruhsal yakınlıkla oluşur.
Bebek, annesinin onunla kurduğu ilişki sayesinde ilk aylardan itibaren bu olumlu yaşantıları “iyi” tanımı altında biriktirmeye ve bu alan üzerinden haz duyabilen, annesinden başlamak üzere başkalarıyla ve dünyayla ilişki kurabilen bir varlık haline gelmeye başlar. Bu sayede anne, bebeği için ne oranda iyi ve duyarlı bir anne olabiliyorsa, onun doğumla birlikte getirdiği ham malzemesini o oranda hayata, yaşamaya ve gelecekte sevebilen bir varlık olmaya uygun şekilde ayrıştırır. Anlaşılacağı gibi anne, bebeğin ve giderek çocuğun ruhsal malzemesinin hem niteliğini hem de miktarını oluşturur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)