Hiç kimse kendini kötü hissetmek istemez. Her ne kadar bu herkesin bildiği bir yaşantıysa da, nedenleri ve ölçüsü herkeste farklılık gösterir. Bazıları için, olağanüstü durumlar hariç, bir süreliğine keyfin kaçması ve can sıkıntısından ibarettir. Bazıları için ise her gün yaşanan, hafif durumlarda öfkeli bir rahatsızlık yaratan, ağır durumlarda ise insanı yerinde duramayacak, hiçbir şey düşünemeyecek hale getiren bir ruhsal durumdur.
İnsanların çok büyük bir kısmı kendini kötü hissetmekten kaçınmak için çeşitli yöntemler geliştirmiştir, öyle ki, bunlar bazen kişinin en önemli özellikleri arasındadır. Kendini kötü hissettiğinde alkol almaya yönelmek veya kumar oynamaya başlamak, alışverişe çıkmak gibi problemli davranışlar olabileceği gibi, kişinin kendisini geliştirmesine yardımcı olacak müzik dinlemek, kitap okumak, film seyretmek gibi hobiler geliştirmek de söz konusu olabilir. Daha yakından baktığımızda, birçok davranışın veya alışkanlığın altında, düşünmeden bulunmuş bir “kendini iyi hissetme çabası” yattığını görürüz. Kiminin onu sürekli onaylayan çok yakın arkadaşları vardır, kimi de başarılı olduğu işine büyük bir düşkünlük gösterir. Herkes elindeki imkânları ve yeteneklerini kullanarak en uygun yolu bulmaya çalışır.
Rahat ilişki kurabilen, sosyal özellikleri gelişmiş bir kişinin bulduğu yollar farklıdır. Böyle insanların geniş bir sosyal şebekeleri vardır, cep telefonları susmaz. Yalnız olmayı seven, ilişki kurmakta zorlananların da kitap, sinema, bilgisayar oyunları gibi meşguliyetleri vardır. Çalışmakta ve ilişki oluşturmakta zorlananlar için de birçok eğlence yeri ve sosyal alan bu işlevi görür. Herkes için bir lokanta, gece kulübü, spor alanı vardır. Buralarda kimi kendini oyalayacak, kimi eğlendirecek yollar bulur.
narsisistik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
narsisistik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bütünleşme dönemi
Anne, bebekle bütünleşme ilişkisi kurabildiği ölçüde onun enerjisinin ayrışmasını sağlar ve ayrışmış enerjisi ne kadar fazlaysa, bebek o oranda haz duyar ve bununla beraber bağlanma kapasitesi yüksek olur. Bu sayede anne, bebeğin iç dünyasında önemli bir ruhsal yatırımı kendisine bağlamış olur. Bu durum bebeğin fantezilerine bağlı olan narsisistik enerjisinin bir kısmının anneye, gerçek bir varlığa, yani “gerçekliğe” yatırılması demektir ve bebeğin fantezilerinde ve narsisistik sisteminde küçülme olması anlamına gelir.
Bebek ilk 3 aylık dönemde ilişki kurma kapasitesine sahip değildir. Bu dönemde ruhsal enerjisi yoğun olarak orijinal ruhsal enerjiden oluşmaktadır ve her an doğum travmasını hatırlatacak bir altüst oluşa yakın durumdadır. Anne, bebeğe karşı çok duyarlıdır; onun ihtiyaçlarını hissederek onu her türlü gerginlikten korumaya çalışmaktadır. Bebek, annesini gördüğünde gülümseyecek, sevinç gösterecek hale geldiğinde, genel olarak 3 aylık olmuştur ve artık o da annesiyle ilişki kuracak bir ruhsal malzemeye sahiptir. Bundan sonra bütünleşme dönemi başlar.
Bebek ilk 3 aylık dönemde ilişki kurma kapasitesine sahip değildir. Bu dönemde ruhsal enerjisi yoğun olarak orijinal ruhsal enerjiden oluşmaktadır ve her an doğum travmasını hatırlatacak bir altüst oluşa yakın durumdadır. Anne, bebeğe karşı çok duyarlıdır; onun ihtiyaçlarını hissederek onu her türlü gerginlikten korumaya çalışmaktadır. Bebek, annesini gördüğünde gülümseyecek, sevinç gösterecek hale geldiğinde, genel olarak 3 aylık olmuştur ve artık o da annesiyle ilişki kuracak bir ruhsal malzemeye sahiptir. Bundan sonra bütünleşme dönemi başlar.
İyi örgütlenmiş bir "kendini kötü hissetmekten kaçınma" yapısı
Bu kişilik organizasyonu kapsamında “iyi örgütlenmiş” ifadesini kullandığım insanlar, çeşitli problemlerine rağmen normal bir hayat sürerler ve “kendi ihtiyaçlarına uygun olmak” gibi bir özellik gösterirler; gerçeklikle belli bir bağları oluşmuştur. Bunun yanında, kişinin çeşitli tutumları birbiriyle bağlantılıdır ve bir amacı gerçekleştirmek için tutarlı bir bütünlük sağlayabilmiştir. Ayrıca kişide, aldığıyla verdiğini dengede tutma ihtiyacının, bir çeşit içsel matematiğin oluştuğu gözlenir. Sözgelimi herkesten yumuşaklık ve anlayış bekleyen bir insan, başkalarına karşı bu yönde davranır. Aksi takdirde ya suçluluk ya da pişmanlık duyar ve hatasını düzeltmeye çalışır.
Bu özelliklerdeki kişilerde suçluluk duygusu, kişilik yapısının tutarlılığının ayakta tutulmasına yöneliktir. Aslında gerçek suçluluk duygusu sevgi nesnelerine zarar vermekten veya onlarla ilişkide sevginin gereklerini yerine getirememekten kaynaklanır. Ancak kendini kötü hissetmekten kaçınma hâkim duygusu ile yönetilen insanlar dünyalarını oluşturan, ruhsal olarak yatırımlandırılmış nesnelerine sevgiden çok ihtiyaç bağıyla bağlıdırlar. Bu yapıdaki kişilerin sevme kapasiteleri sınırlı olduğu için, dünyalarını oluşturan insanlara zarar vermekten çok onları kaybetmekten korkarlar. Bu yüzden, buradaki suçluluk gerçek suçluluk duygusundan farklıdır. Bu yapıdaki kişiler, karşılarındaki insanı kendilerinden ayrı ve farklı bir insan olarak algılayamazlar; özdeşleşerek ilişki kurarlar. Özdeşleşmede, kişi karşısındaki insanı kendisi haline getirir; aslında kendisiyle ilişkisini bir dış nesne üzerinden tekrarlamaktadır. Böyle olunca, insan kendisine yapılmasını isteyeceği bir şeyi başkasına yapmazsa, ortaya suçluluk gibi görünen bir duygu çıkar.
Bu özelliklerdeki kişilerde suçluluk duygusu, kişilik yapısının tutarlılığının ayakta tutulmasına yöneliktir. Aslında gerçek suçluluk duygusu sevgi nesnelerine zarar vermekten veya onlarla ilişkide sevginin gereklerini yerine getirememekten kaynaklanır. Ancak kendini kötü hissetmekten kaçınma hâkim duygusu ile yönetilen insanlar dünyalarını oluşturan, ruhsal olarak yatırımlandırılmış nesnelerine sevgiden çok ihtiyaç bağıyla bağlıdırlar. Bu yapıdaki kişilerin sevme kapasiteleri sınırlı olduğu için, dünyalarını oluşturan insanlara zarar vermekten çok onları kaybetmekten korkarlar. Bu yüzden, buradaki suçluluk gerçek suçluluk duygusundan farklıdır. Bu yapıdaki kişiler, karşılarındaki insanı kendilerinden ayrı ve farklı bir insan olarak algılayamazlar; özdeşleşerek ilişki kurarlar. Özdeşleşmede, kişi karşısındaki insanı kendisi haline getirir; aslında kendisiyle ilişkisini bir dış nesne üzerinden tekrarlamaktadır. Böyle olunca, insan kendisine yapılmasını isteyeceği bir şeyi başkasına yapmazsa, ortaya suçluluk gibi görünen bir duygu çıkar.
Öfke ve ruhsal yatırım
İnsanların topluca yaşadığı her birimde, ister köy olsun ister büyük şehir, birlikte yaşamak olarak adlandırdığımız ortam dürtülerin ve yok edici öfkenin denetlenmesinin kabulüyle başlar. Dürtülerin toplumun onayladığı biçimde yaşanması ve ensest yasağı; yok edici öfkenin yansıtılması ve toplumun dışına yönlendirilmesi koşulu; son olarak da bu öfkenin savaşlarla toplumun hizmetine sunulması, uygarlığımızın temelini oluşturur. Kurban törenlerinin veya kurban kesme âdetinin yok edici öfkenin boşaltılmasının en zararsız, hatta faydalı yolu olduğu söylenebilir. Bu öfkenin bir kısmının dış dünyaya yansıtılmasının ise tekinsizlik duygusu yarattığını, elle tutulamayan, gözle görülemeyenden korkmak gibi insanı çaresiz bırakan dehşet verici bir dünya algısına yol açtığını ifade etmiştim.
Uygarlık tarihinin gelişme çizgisi içinde toplumlar yok edici öfkelerini boşaltmanın çeşitli yollarını bulmuştur. Fakat aynı toplum içinde yaşayan insanların birbirlerine karşı yok edici öfkelerinin uyanması da kaçınılmazdır. Uygarlığın bir kuralı olarak, içinde yaşadığımız dünyaya yönelen yok edici öfkemizi denetlemeye çalışırız, böylece yakınımızdaki insanlar için bir tehlike yaratmamış oluruz. Eski çağlarda klan içinde cinayet işleyen kişi toplum dışına atılır, klanı terk etmeye zorlanırdı; bu suç, tabunun çiğnenmesi anlamına gelir. Günümüz dünyasında hapishaneye düşmek de sembolik olarak aynı anlama gelir. Hapishane korkusu sadece kapalı bir yerde kalarak özgürlüklerinden yoksun kalmaktan kaynaklanmaz; mesele, temelde toplum dışına atılarak cezalandırılmaktır.
Uygarlık tarihinin gelişme çizgisi içinde toplumlar yok edici öfkelerini boşaltmanın çeşitli yollarını bulmuştur. Fakat aynı toplum içinde yaşayan insanların birbirlerine karşı yok edici öfkelerinin uyanması da kaçınılmazdır. Uygarlığın bir kuralı olarak, içinde yaşadığımız dünyaya yönelen yok edici öfkemizi denetlemeye çalışırız, böylece yakınımızdaki insanlar için bir tehlike yaratmamış oluruz. Eski çağlarda klan içinde cinayet işleyen kişi toplum dışına atılır, klanı terk etmeye zorlanırdı; bu suç, tabunun çiğnenmesi anlamına gelir. Günümüz dünyasında hapishaneye düşmek de sembolik olarak aynı anlama gelir. Hapishane korkusu sadece kapalı bir yerde kalarak özgürlüklerinden yoksun kalmaktan kaynaklanmaz; mesele, temelde toplum dışına atılarak cezalandırılmaktır.
Kin
Kin, genellikle narsisistik bir yaralanmaya cevap olarak oluşan bir öfke biçimidir. Narsisistik öfke, zaten tabiatı gereği orijinal ruhsal enerjiye yakındır ve kişi, buna yol açan varlığı bu dünyadan yok etmek ister. Onunla aynı dünyada yaşamakta olmak yaralanmanın sürmesi anlamına gelir. Aşağılanma, küçümsenme, küçük düşürülme, narsisistik yaralanma oluşturacak durumlardır fakat bazen hastanın kin duyduğu insan hiçbir şey yapmadığı halde de bu öfke oluşur. Ağır narsisistik şişkinlikleri olan insanlar yenilmeyi de narsisistik bir yaralanma olarak yaşarlar; kin, bu tip durumlarda da ortaya çıkabilir. Diğer yandan, bir insan, özellikleriyle karşısındaki insanda haset duygusunun uyanmasına yol açıyorsa, onun kinine maruz kalabilir çünkü hasedin uyanması kimi insanlarda bütün narsisistik dengenin allak bullak olmasına yol açar. Böyle bir durumda kişi haset ettiği insanın iyiliğini isteyemez, ona gizli bir düşmanlık besler.
Kin duygusu, bu öfkeyi uyandıran insanın görünür bir eylemi sonucunda oluşan bir zarardan kaynaklanıyorsa, kişi intikam almak ister, öfkesi ancak intikamla hafifler. Bazen böyle bir intikam bütün hayatın amacı haline gelebilir, kişinin kimliğinin bir parçası olur. Onu intikam almaktan alıkoyan tek şey, kanunlar veya toplum tarafından cezalandırılma korkusudur. Böyle bir korkunun olmaması ise kişiyi suç işleyecek hale getirebilir.
Kin duygusu, bu öfkeyi uyandıran insanın görünür bir eylemi sonucunda oluşan bir zarardan kaynaklanıyorsa, kişi intikam almak ister, öfkesi ancak intikamla hafifler. Bazen böyle bir intikam bütün hayatın amacı haline gelebilir, kişinin kimliğinin bir parçası olur. Onu intikam almaktan alıkoyan tek şey, kanunlar veya toplum tarafından cezalandırılma korkusudur. Böyle bir korkunun olmaması ise kişiyi suç işleyecek hale getirebilir.
Can sıkıntısı
Can sıkıntısı aslında yok edici öfkenin bir sonucu değildir ama bazen insana kendisini son derece kötü hissettiren önemli bir duygudur; ruhsal yatırım yapılabilecek bir nesne veya amaç oluşturulamaması halinde ortaya çıkar. Sevememenin, bağlanamamanın, herhangi bir nesneye yatırım yapamamanın bir sonucudur ve bizi ilgimizi çekecek, sevebileceğimiz ve bağlanabileceğimiz bir şeyler bulmaya mecbur eder. Can sıkıntısından kurtulabilmek için haz kapasitesine, bir şeyler oluşturabilecek, ilişki kurabilecek bir sevme becerisine ihtiyacımız vardır.
Bağlanma, ilişki kurma ve sevme sorunu olan her insan mutlaka annelikle ilgili bir eksiklik yaşamıştır ve yok edici öfkesi de fazladır. Yok edici öfkeyi ruhsal alanın dışında tutmanın en temel yolu, fantezileri muhafaza etmektir. Bu durumda da kişi kendisiyle yüzleşmekten kaçınacaktır. Bu kişiler, fantezilerini muhafaza edebilmek için hiçbir şey yapmadan yaşamaya yatkın olurlar fakat bu sefer de canları çok fazla sıkılmaya başlar. Yani can sıkıntısı, öfkesinden uzak durmak için eylemsizliği seçmiş bir insanı bir şeylerle meşgul olmaya, heyecan yaratmaya iter. Bazen bu ihtiyaç o kadar artar ki, insanların can sıkıntısından kurtulmak için yaptığı birçok şey dışarıdan saçma gibi görünür. Saatlerce bilgisayar oyunları oynayanlar, hiç tanımadıkları insanlarla bilgisayar başında günler geçirenler, kumar masasından kalkamadığı için gidip karnını doyuramayan ve yatamayan insanlar, önemsiz bir konuyu saatlerce tartışan ve birbirlerine büyük bir öfke duymaya başlayan arkadaşlar aslında belki de çok temel bir duygudan, can sıkıntısından kaçınmaya çalışmaktadır.
Bu insanların can sıkıntısından kurtulmak için buldukları yollara pek şaşırmamak gerekir.
Bağlanma, ilişki kurma ve sevme sorunu olan her insan mutlaka annelikle ilgili bir eksiklik yaşamıştır ve yok edici öfkesi de fazladır. Yok edici öfkeyi ruhsal alanın dışında tutmanın en temel yolu, fantezileri muhafaza etmektir. Bu durumda da kişi kendisiyle yüzleşmekten kaçınacaktır. Bu kişiler, fantezilerini muhafaza edebilmek için hiçbir şey yapmadan yaşamaya yatkın olurlar fakat bu sefer de canları çok fazla sıkılmaya başlar. Yani can sıkıntısı, öfkesinden uzak durmak için eylemsizliği seçmiş bir insanı bir şeylerle meşgul olmaya, heyecan yaratmaya iter. Bazen bu ihtiyaç o kadar artar ki, insanların can sıkıntısından kurtulmak için yaptığı birçok şey dışarıdan saçma gibi görünür. Saatlerce bilgisayar oyunları oynayanlar, hiç tanımadıkları insanlarla bilgisayar başında günler geçirenler, kumar masasından kalkamadığı için gidip karnını doyuramayan ve yatamayan insanlar, önemsiz bir konuyu saatlerce tartışan ve birbirlerine büyük bir öfke duymaya başlayan arkadaşlar aslında belki de çok temel bir duygudan, can sıkıntısından kaçınmaya çalışmaktadır.
Bu insanların can sıkıntısından kurtulmak için buldukları yollara pek şaşırmamak gerekir.
Küçük düşme korkusu
Küçük düşme korkusu narsisistik kişilik özellikleri belirgin insanlarda sık görülür. Bu, bir yanıyla insanın narsisistik sistemini toplumsal yaşam içinde ayakta tutamamaktan duyduğu korkudur. Bir başka açıdan da benliğin tam oluşamadığını gösterir; kişinin kendisini bir hiçmiş gibi hissetme eğilimi sürmektedir. Küçük düşme durumunda narsisistik sistemin sürdürülmesi bir süre için sağlanamamış olur ve benlik yeniden hiç olma korkularıyla dolar.
Benlik oluşumu hasarlı kişiler kendilerini bir hiç olarak hissetme eğiliminden kurtulmak için harika birisi oldukları fantezisine sığınırlar. “Hiç olma”, “çok değersiz olma” korkularını dengeleyen narsisistik fanteziler en mükemmel, en başarılı, en bilgili olmak gibi içerikler taşır. Küçük düşme duygusu, kişinin bu narsisistik fantezilere uygun davranamamış, çok değerli olduğu iddiasını gerçekleştirememiş olmasının utancıdır. Narsisistik kişilik yapısının bütün amacı fantezi dünyasını ayakta tutmak olduğu için, fantezilerin gereğini yerine getirememenin narsisistik sistemin çökmesine neden olmasından korkulmaktadır. Böyle bir durumda yaşanan utanç duygusu, gerçek utanç duygusundan farklıdır. Kişi aslında değersiz olduğunun herkes tarafından anlaşılacağından korkmaktadır. Gerçek utanç duygusu ise dürtüsel bir içerik taşır; ödipal dönemde ensest yasağının çiğnenme arzusunun ortaya çıkmasına verilen duygusal bir cevaptır. Sözgelimi bir kız çocuğunun dürtüsel olarak ilgi duyduğu babası karşısındaki çıplaklığı gerçek bir utanma duygusu oluşturur. Küçük düşme korkusunun ise dürtüsel bir içeriği yoktur.
Ergenlik çağı gibi, insanın kendisini ve diğer insanları yeniden tanımlamaya çalıştığı, acemisi olarak hayatın içerisinde bir yer bulmaya uğraştığı dönemlerde küçük düşme, gerçekçi bir korkudur. Henüz yol yordam bilmemek, çocuk yerine konmaktan, ciddiye alınmamaktan korkmak küçük düşme endişesini haklı olarak uyandırır. Ayrıca elbette, ergenlik çağının ruhsal yatırımının içerisinde çok fazla narsisistik enerji vardır ve bu durum da genci normal olarak narsistleştirir.
Benlik oluşumu hasarlı kişiler kendilerini bir hiç olarak hissetme eğiliminden kurtulmak için harika birisi oldukları fantezisine sığınırlar. “Hiç olma”, “çok değersiz olma” korkularını dengeleyen narsisistik fanteziler en mükemmel, en başarılı, en bilgili olmak gibi içerikler taşır. Küçük düşme duygusu, kişinin bu narsisistik fantezilere uygun davranamamış, çok değerli olduğu iddiasını gerçekleştirememiş olmasının utancıdır. Narsisistik kişilik yapısının bütün amacı fantezi dünyasını ayakta tutmak olduğu için, fantezilerin gereğini yerine getirememenin narsisistik sistemin çökmesine neden olmasından korkulmaktadır. Böyle bir durumda yaşanan utanç duygusu, gerçek utanç duygusundan farklıdır. Kişi aslında değersiz olduğunun herkes tarafından anlaşılacağından korkmaktadır. Gerçek utanç duygusu ise dürtüsel bir içerik taşır; ödipal dönemde ensest yasağının çiğnenme arzusunun ortaya çıkmasına verilen duygusal bir cevaptır. Sözgelimi bir kız çocuğunun dürtüsel olarak ilgi duyduğu babası karşısındaki çıplaklığı gerçek bir utanma duygusu oluşturur. Küçük düşme korkusunun ise dürtüsel bir içeriği yoktur.
Ergenlik çağı gibi, insanın kendisini ve diğer insanları yeniden tanımlamaya çalıştığı, acemisi olarak hayatın içerisinde bir yer bulmaya uğraştığı dönemlerde küçük düşme, gerçekçi bir korkudur. Henüz yol yordam bilmemek, çocuk yerine konmaktan, ciddiye alınmamaktan korkmak küçük düşme endişesini haklı olarak uyandırır. Ayrıca elbette, ergenlik çağının ruhsal yatırımının içerisinde çok fazla narsisistik enerji vardır ve bu durum da genci normal olarak narsistleştirir.
Hastalanma korkusu
Hastalanma korkusu da yine narsisistik kişilik özellikleri gösteren insanlarda görülür. Bazen o kadar şiddetli olur ki, bütün hayat olası hastalıklardan kaçınmak üzerine kurulur. Bu korkunun şiddeti kişiyi başka hiçbir şeye yoğunlaşamayacak, çalışamayacak düzeye vardırabilir. Bu kişilerin ruhsal enerjilerinde büyük miktarda ayrışmamış öfke vardır ve ruhsal yatırım yaptıkları her nesneye, doğal olarak bu öfkeli malzeme de yatırılmış olur. Sadece kendileriyle ilgili değil, çocukları ve eşleriyle ilgili olarak da endişelidirler. Elbette kendilerinde tuttukları ruhsal yatırım büyük olduğu için, en büyük endişeleri kendi benlikleri ve vücutlarıyla ilgilidir. Sanki bu kadar öfkeli oldukları ve “iyi” olmadıkları için “kötü” olanı, yani hastalığı hak ediyorlarmış gibi bir hissediş içindedirler. Çok ağır narsisistik sorunları olan bazı hastalarda “hastalık korkusu” bir savunma olarak kullanılır. Bu kişiler genel bir gerginlik, korku ve öfke içinde olmak yerine adı konmuş bir korku sayesinde sorunlarını sınırlandırmış olurlar. Böylece çok şiddetli bir “kendini kötü hissetme” durumu yaşayacaklarına, somut bir hastalık korkusu yaşarlar.
Bu kişilerde hastalanma korkusunu tetikleyen en önemli sebep, hasetlerinin uyanmasıdır. Kişinin hasedinin uyanması hem kendini kötü hissetme durumuna yol açar hem de ortaya öfke çıkmış olur. Bu öfke kişinin kendisine yönelir ve bu durum, kendine bir hastalık yakıştırmak şeklinde görünür hale gelir. Bu anlamda hastalık hastalığı çok kısa süren sınırlı bir hastalanma anıdır.
Bu kişilerde hastalanma korkusunu tetikleyen en önemli sebep, hasetlerinin uyanmasıdır. Kişinin hasedinin uyanması hem kendini kötü hissetme durumuna yol açar hem de ortaya öfke çıkmış olur. Bu öfke kişinin kendisine yönelir ve bu durum, kendine bir hastalık yakıştırmak şeklinde görünür hale gelir. Bu anlamda hastalık hastalığı çok kısa süren sınırlı bir hastalanma anıdır.
Narsisistik yatırım
Yeni doğan bebek henüz dış dünyadaki herhangi bir varlığa bağlanmamış olduğu için, bütün ruhsal enerjisi narsisistik mahiyettedir; yani kendisine yöneliktir. Zaten bu enerji bir ilişki oluşturabilecek özelliklerde değildir çünkü yöneldiği nesneyi yok etmek ister (orijinal ruhsal enerji). Bebeğin ruhsal enerjisindeki öfke azaldıkça annesine bağlanabilecek bir yatırım kapasitesi oluştuğunu belirtmiştim; narsisistik enerjinin aksine, dış dünyaya yönelebilen bu enerji, nesne sevgisi enerjisidir. Narsisistik enerji ve bu enerjiyle yapılan yatırım ise temelde insanın kendisine yaptığı yatırımdır.
İnsanın esas narsisistik yatırımı kendiliğine, vücuduna, algı sistemine, amaçlarına yaptığı yatırımdır; bu sayede kendimizi bir varlık olarak algılayabilir, güvenebilir, sahip çıkabiliriz. Fakat insanın kendisine yapabildiği yatırım, bebekliği ve çocukluğu boyunca kendisine yapılan yatırım kadardır. Kendine yatırımı az olan insanların narsisistik enerjileri kendini önemseme içerikli fantezilere bağlı kalır. Bu durumda kişi sürekli kendisine fantezilerine uygun biçimde davranılmasını bekler ve beklentilerine uygun davranılmadığında da alınır, öfkelenir, hatta kinlenir ve düşman olur.
Narsisistik enerji büyüklük fantezilerinin dışında ideal bir benlik geliştirmek, ideal özellikler oluşturmak için de kullanılır ve yeterliliğin artmasına hizmet eder. Çocukluk döneminde haset ettiğimiz insanlara benzemek isteriz, onlar gibi olup onlara haset etmekten kurtulmaya çalışırız. Haset enerjisinin yok ediciliği azalmış kısmı özdeşimler için kullanılır ve kişiliğin oluşmasında ve güçlenmesinde önemli bir rol oynar.
Bu yapıcı niteliklerine rağmen, sevgi ilişkisi söz konusu olduğunda narsisistik yatırım karşımızdaki insanı kendi parçamız yaparak, kendimize ait bir varlık olarak telakki edip sevmemize neden olur. Bu da elbette ilişkide birtakım sorunlar yaratır. Bu durumda, kendimize yaptığımız yatırımın bir kısmını narsisistik yatırım mahiyetinden kurtarmadan başka bir varlığa yönlendirmiş oluruz. Parçamız olarak algıladığımız kişinin bizim istediğimiz gibi olmasını veya davranmasını bekleriz doğal olarak. Bu olmadığında öfkelenir ve suçlamaya başlar, onun kendisi olmasına izin vermek istemeyiz.
İnsanın esas narsisistik yatırımı kendiliğine, vücuduna, algı sistemine, amaçlarına yaptığı yatırımdır; bu sayede kendimizi bir varlık olarak algılayabilir, güvenebilir, sahip çıkabiliriz. Fakat insanın kendisine yapabildiği yatırım, bebekliği ve çocukluğu boyunca kendisine yapılan yatırım kadardır. Kendine yatırımı az olan insanların narsisistik enerjileri kendini önemseme içerikli fantezilere bağlı kalır. Bu durumda kişi sürekli kendisine fantezilerine uygun biçimde davranılmasını bekler ve beklentilerine uygun davranılmadığında da alınır, öfkelenir, hatta kinlenir ve düşman olur.
Narsisistik enerji büyüklük fantezilerinin dışında ideal bir benlik geliştirmek, ideal özellikler oluşturmak için de kullanılır ve yeterliliğin artmasına hizmet eder. Çocukluk döneminde haset ettiğimiz insanlara benzemek isteriz, onlar gibi olup onlara haset etmekten kurtulmaya çalışırız. Haset enerjisinin yok ediciliği azalmış kısmı özdeşimler için kullanılır ve kişiliğin oluşmasında ve güçlenmesinde önemli bir rol oynar.
Bu yapıcı niteliklerine rağmen, sevgi ilişkisi söz konusu olduğunda narsisistik yatırım karşımızdaki insanı kendi parçamız yaparak, kendimize ait bir varlık olarak telakki edip sevmemize neden olur. Bu da elbette ilişkide birtakım sorunlar yaratır. Bu durumda, kendimize yaptığımız yatırımın bir kısmını narsisistik yatırım mahiyetinden kurtarmadan başka bir varlığa yönlendirmiş oluruz. Parçamız olarak algıladığımız kişinin bizim istediğimiz gibi olmasını veya davranmasını bekleriz doğal olarak. Bu olmadığında öfkelenir ve suçlamaya başlar, onun kendisi olmasına izin vermek istemeyiz.
Sevgi yatırımı
İhtiyaç yatırımı, dürtü yatırımı ve narsisistik yatırım biçimleri çoğunlukla sevgiyle karıştırılır. Bu karışıklık bazen, “bu kazağımı çok seviyorum”, “yolculuk yapmayı seviyorum,” gibi ifadelerde kendini gösterir. Ruhsal yatırım yaptığımız, hoşumuza giden, bize kendimizi iyi hissettiren her şey için, bu bir kazak da olsa, sevgi kelimesini kullanma eğilimi gösteririz. Bu anlamda, sevgiyi diğer ruhsal yatırım biçimlerinden ayırt etmeden, “gerçeklik sevgisi” kavramı ile ne anlatmak istediğim anlaşılamaz.
Sevgi, bir ruhsal yatırım biçimidir; ruhsal yatırımın en gelişmiş unsurudur ve bir insanda bu nitelik varsa, birilerine yönelecektir. İnsan buna sahip değilse, karşısındaki kim ve özellikleri ne olursa olsun onu sevemeyecektir; ona çok ihtiyaç duyacak, dürtüleri ona kaydığı için belki âşık olacak, belki hayran olacaktır ama sevemeyecektir. Sevgi dediğimiz ruhsal yatırımın bir enerjisi vardır. Sevgi, aslen bir enerji biçimidir; yöneldiği varlıklara iyi gelir, canlandırır, kendileriyle daha bütün olmalarını sağlar. Enerjinin niteliğine uygun olarak yakınlık, bir tür bütünlük, yapılandırıcı bir doluluk ve “kendini iyi hissetme” duygusu oluşturur. İnsanı daha iyi düşünebildiği, daha çok hissedebildiği bir hale getirir.
Sevgi enerjisi, bu enerjiden kaynaklanan duyguyla yöneldiğimiz insan için bir şeyler yapabilmemizi, onlar için emek vermemizi, onların gelişmesi, büyümesi, daha yeterli olmaları, zarardan korunmaları için çaba harcamamızı sağlar. Bunlar içten gelerek, sevgi enerjisinin doğal sonucu olarak yapılır. “Ben senin için neler yaptım” gibi bir muhasebenin konusu olmaz; böyle bir muhasebe, sevilmek için yapılmış şeylerin bir sonucudur daha çok.
Bu yüzden, sevgiyi “ben seni çok seviyorum” sözü düzeyinde algılamak, onu hiç anlamamak olurdu. Tersine, sevgi karşısındakinde gereksiz bir borç, bir minnet veya bağımlılık oluşturmak istemediği için söze dökülmeyi sevmez. Seven kişi, yaptıklarını sevmiş olmasının doğal sonucu olarak gördüğü için kimseyi kendisine borçlu olarak görmez; yaptıkları sevilmek için yapılmamıştır. Karşılığında beklenen tek şey, sevilmiş olan kişinin sevilir olma özelliğini sürdürmesi ve verilen emeği ziyan etmemesidir. Sevginin çok sık olarak söze dökülmesi, aslında eksik olduğunu gösterir. “Seni çok seviyorum” ifadesinin gerçek anlamı, “sevgin bana çok iyi geliyor, beni hep sev ve daha çok sev”dir.
Sevebilen insanlarda, sevginin tezahürü olarak nitelendirilebilecek özellikler görülür. Bunlara burada kısaca değinelim. Sevme kapasitesi oluşmuş insanlar sorumluluk alabilir ve bunun gereklerini yerine getirirler. Etraflarındaki insanları kandırmaz ve yanıltmazlar. Herkesin kendisiyle ilgili gerçeği bilmeye hakkı olduğu gerçeğini çiğnemezler. Adalet duyguları gelişmiştir, kimseye haksızlık etmemeye çalışırlar. Öte yandan kendilerine de haksızlık yaptırmamak için gerekirse savaşır, haksızlık yaptıklarını fark ettiklerinde düzeltmeye çalışırlar; düzeltemezlerse suçluluk duyar, kendilerini borçlu hissederler.
Sevgi, bir ruhsal yatırım biçimidir; ruhsal yatırımın en gelişmiş unsurudur ve bir insanda bu nitelik varsa, birilerine yönelecektir. İnsan buna sahip değilse, karşısındaki kim ve özellikleri ne olursa olsun onu sevemeyecektir; ona çok ihtiyaç duyacak, dürtüleri ona kaydığı için belki âşık olacak, belki hayran olacaktır ama sevemeyecektir. Sevgi dediğimiz ruhsal yatırımın bir enerjisi vardır. Sevgi, aslen bir enerji biçimidir; yöneldiği varlıklara iyi gelir, canlandırır, kendileriyle daha bütün olmalarını sağlar. Enerjinin niteliğine uygun olarak yakınlık, bir tür bütünlük, yapılandırıcı bir doluluk ve “kendini iyi hissetme” duygusu oluşturur. İnsanı daha iyi düşünebildiği, daha çok hissedebildiği bir hale getirir.
Sevgi enerjisi, bu enerjiden kaynaklanan duyguyla yöneldiğimiz insan için bir şeyler yapabilmemizi, onlar için emek vermemizi, onların gelişmesi, büyümesi, daha yeterli olmaları, zarardan korunmaları için çaba harcamamızı sağlar. Bunlar içten gelerek, sevgi enerjisinin doğal sonucu olarak yapılır. “Ben senin için neler yaptım” gibi bir muhasebenin konusu olmaz; böyle bir muhasebe, sevilmek için yapılmış şeylerin bir sonucudur daha çok.
Bu yüzden, sevgiyi “ben seni çok seviyorum” sözü düzeyinde algılamak, onu hiç anlamamak olurdu. Tersine, sevgi karşısındakinde gereksiz bir borç, bir minnet veya bağımlılık oluşturmak istemediği için söze dökülmeyi sevmez. Seven kişi, yaptıklarını sevmiş olmasının doğal sonucu olarak gördüğü için kimseyi kendisine borçlu olarak görmez; yaptıkları sevilmek için yapılmamıştır. Karşılığında beklenen tek şey, sevilmiş olan kişinin sevilir olma özelliğini sürdürmesi ve verilen emeği ziyan etmemesidir. Sevginin çok sık olarak söze dökülmesi, aslında eksik olduğunu gösterir. “Seni çok seviyorum” ifadesinin gerçek anlamı, “sevgin bana çok iyi geliyor, beni hep sev ve daha çok sev”dir.
Sevebilen insanlarda, sevginin tezahürü olarak nitelendirilebilecek özellikler görülür. Bunlara burada kısaca değinelim. Sevme kapasitesi oluşmuş insanlar sorumluluk alabilir ve bunun gereklerini yerine getirirler. Etraflarındaki insanları kandırmaz ve yanıltmazlar. Herkesin kendisiyle ilgili gerçeği bilmeye hakkı olduğu gerçeğini çiğnemezler. Adalet duyguları gelişmiştir, kimseye haksızlık etmemeye çalışırlar. Öte yandan kendilerine de haksızlık yaptırmamak için gerekirse savaşır, haksızlık yaptıklarını fark ettiklerinde düzeltmeye çalışırlar; düzeltemezlerse suçluluk duyar, kendilerini borçlu hissederler.
3 yaş civarının nesne ilişkileri
Kız çocuk, annesinin kendisini eksik doğurmuş olduğuna karar verdiğinde ona karşı öfkesi artmıştı ve kendisini eksik bulması onda narsisistik bir yaralanma oluşturuyordu. Kız çocuk bu durumu annesi tarafından pipi sahibi olmaya uygun ve layık bulunmamış, değer verilmemiş olmak şeklinde değerlendirir. Bu yeni durum kız çocuğunu daha öfkeli, daha hassas, daha kıskanç ve kırılgan yapar. Üstelik annesine duyduğu öfkeyi belli etmesi de çok tehlikelidir çünkü anne çocuğun gözünde çok güçlüdür, kadiri mutlak/omnipotandır ve çocuk ona muhtaç olduğunun farkındadır.
Kız çocuk, annesine karşı öfke ve kırgınlık içerisindeyken, aslında onun da pipisi olmadığını, pipisi olanın baba olduğunu değerlendirmeye başlar ve anne, giderek kız çocuğuna eksik ve yetersiz görünür. Bu durumda, çocuk zaten çekmeye başladığı omnipotansını annesinde tutamaz. Normal gelişen bir çocuk, bu dönemde etrafındaki diğer çocuklara ilgi duymaya da başlamıştır. Bir yandan dış dünyaya yönelmesi, diğer yandan annesinin de pipisinin olmadığını anlaması ve ona duyduğu öfke ile kız çocuk omnipotansını, bu koşullarda tam ve eksiksiz olarak algıladığı babasına aktarır.
Böylece kız çocuk babasına, bir yandan onunla tamamlanmak istediği için dürtüsel ilgisini kaydırmış, diğer yandan da korunma ihtiyacını yönlendirmiş olur. Bunun sonucunda, kız çocuğunda daha güçlü ve daha tam olanı sevmek gibi bir yapı oluşur. Babaya bu yönelim, o sırada dürtülerin cinsel bölgelerde yoğunlaşmış olmasına bağlı olarak dürtüsel bir aşkın ilk taslağı olacaktır. Böylece kız çocuk için dürtü nesnesi, aynı zamanda omnipotansını aktaracağı kişi de olmaktadır. Bu yüzden, kadınlar hayatlarındaki erkeğin güçsüz olduğunu anladıklarında dürtüleri onlardan çekilmeye başlar. Onları sevseler bile, bu dürtüsel bir sevgi olamaz. Nitekim kadınlar güçlü olana daha fazla ruhsal yatırım yaparlar çünkü güçlü bir erkeğe yapılan ruhsal yatırımın içinde dürtüsel bir yatırım da vardır.
Kız çocukların anneyle ilgili yaşadıkları hayal kırıklığı ve öfke, onların daha tam ve daha güçlü olanı daha çok sevmek gibi bir özellik oluşturmalarına sebep olmakla birlikte, çocuk günlük hayatında annesinin sevgisine ve bakımına ihtiyacı olduğunu da algılar. Dolayısıyla bir yandan öfke ve kırgınlık, bir yandan da duyduğu ihtiyaç çocuğu zorlar ve annesiyle ilişkisini çatışmalı bir hale sokar. Bu nedenle kadınların kendi cinsleriyle ilişkileri çatışmalıdır. Birbirlerine olan sevgileri ya bütünleşme ve birbirinin bir tanesi olma biçimindedir ya da rekabet ağır basar.
Kız çocuk, annesine karşı öfke ve kırgınlık içerisindeyken, aslında onun da pipisi olmadığını, pipisi olanın baba olduğunu değerlendirmeye başlar ve anne, giderek kız çocuğuna eksik ve yetersiz görünür. Bu durumda, çocuk zaten çekmeye başladığı omnipotansını annesinde tutamaz. Normal gelişen bir çocuk, bu dönemde etrafındaki diğer çocuklara ilgi duymaya da başlamıştır. Bir yandan dış dünyaya yönelmesi, diğer yandan annesinin de pipisinin olmadığını anlaması ve ona duyduğu öfke ile kız çocuk omnipotansını, bu koşullarda tam ve eksiksiz olarak algıladığı babasına aktarır.
Böylece kız çocuk babasına, bir yandan onunla tamamlanmak istediği için dürtüsel ilgisini kaydırmış, diğer yandan da korunma ihtiyacını yönlendirmiş olur. Bunun sonucunda, kız çocuğunda daha güçlü ve daha tam olanı sevmek gibi bir yapı oluşur. Babaya bu yönelim, o sırada dürtülerin cinsel bölgelerde yoğunlaşmış olmasına bağlı olarak dürtüsel bir aşkın ilk taslağı olacaktır. Böylece kız çocuk için dürtü nesnesi, aynı zamanda omnipotansını aktaracağı kişi de olmaktadır. Bu yüzden, kadınlar hayatlarındaki erkeğin güçsüz olduğunu anladıklarında dürtüleri onlardan çekilmeye başlar. Onları sevseler bile, bu dürtüsel bir sevgi olamaz. Nitekim kadınlar güçlü olana daha fazla ruhsal yatırım yaparlar çünkü güçlü bir erkeğe yapılan ruhsal yatırımın içinde dürtüsel bir yatırım da vardır.
Kız çocukların anneyle ilgili yaşadıkları hayal kırıklığı ve öfke, onların daha tam ve daha güçlü olanı daha çok sevmek gibi bir özellik oluşturmalarına sebep olmakla birlikte, çocuk günlük hayatında annesinin sevgisine ve bakımına ihtiyacı olduğunu da algılar. Dolayısıyla bir yandan öfke ve kırgınlık, bir yandan da duyduğu ihtiyaç çocuğu zorlar ve annesiyle ilişkisini çatışmalı bir hale sokar. Bu nedenle kadınların kendi cinsleriyle ilişkileri çatışmalıdır. Birbirlerine olan sevgileri ya bütünleşme ve birbirinin bir tanesi olma biçimindedir ya da rekabet ağır basar.
Büyüme ortamına ilişkin sorunlar
Ortada bir aile varsa, duygusal ve fiziksel pek çok ihtiyacını birbirine yatırmış, birbirleriyle ilgili beklentileri olan, bu beklentilerine karşılık bulduğunda mutlu olan, bulamadığında öfkelenen bir anneyle babadan oluşmuş bir sistem varsa, ne gibi sorunlar çocuğun gerçeklik sevgisine erişmesini engelleyebilir? Yani çocuklar, bir aile olabilmiş, ama sorunlu bir aile olabilmiş bir ortamdan nasıl etkilenir?
En sık karşılaşılan durum, anne babanın birbirlerinde aradıklarını bulamamaları ve giderek öfkeli bir hale gelip ruhsal yatırımlarını birbirlerinden çekmeleridir. Ebeveynler ruhsal yatırımlarını birbirlerinden çektiklerinde, duygusal ihtiyaçlarını çocuğa kaydırmaya başlarlar ve çocuk ebeveynin hayatında eşinden daha önemli bir hale gelir. Giderek çocuğa duyulan ihtiyaç artar, ebeveynin hayatındaki en önemli kişi çocuk olmaya başlar ve bu yapıdaki bir ebeveyn sonuçta hayatını çocuğun üzerine kurar.
Çocuk, anne babanın kendisine ihtiyaç duyduğunu hemen anlar; bu durumda kendini fazla önemseyen bir insan olur. Çocuğun narsisistik sisteminin, kendisinin çocuk olduğu ve ebeveynine eş olamayacağının kabulünü içeren dönüşümü bozulur. Ne yazık ki anne babalar bu durumu çocuklarına ihtiyaç duymaya başlamak olarak değil, çocuklarını çok sevmek şeklinde görmeye yatkındır. Üstelik günümüz popüler kültürü de bu durumu desteklemekte ve özendirmektedir.
En sık karşılaşılan durum, anne babanın birbirlerinde aradıklarını bulamamaları ve giderek öfkeli bir hale gelip ruhsal yatırımlarını birbirlerinden çekmeleridir. Ebeveynler ruhsal yatırımlarını birbirlerinden çektiklerinde, duygusal ihtiyaçlarını çocuğa kaydırmaya başlarlar ve çocuk ebeveynin hayatında eşinden daha önemli bir hale gelir. Giderek çocuğa duyulan ihtiyaç artar, ebeveynin hayatındaki en önemli kişi çocuk olmaya başlar ve bu yapıdaki bir ebeveyn sonuçta hayatını çocuğun üzerine kurar.
Çocuk, anne babanın kendisine ihtiyaç duyduğunu hemen anlar; bu durumda kendini fazla önemseyen bir insan olur. Çocuğun narsisistik sisteminin, kendisinin çocuk olduğu ve ebeveynine eş olamayacağının kabulünü içeren dönüşümü bozulur. Ne yazık ki anne babalar bu durumu çocuklarına ihtiyaç duymaya başlamak olarak değil, çocuklarını çok sevmek şeklinde görmeye yatkındır. Üstelik günümüz popüler kültürü de bu durumu desteklemekte ve özendirmektedir.
Bastırma savunma mekanizması
Ödipal dönemin sağlıklı çözümünde, erkek çocuk, annesinin anne olarak kalmasına razı oluyor ve onun babasının cinsel eşi, kendisinin de anne ve babasının çocuğu olduğunu gönlü ile kabul ediyordu. Kız çocuk ise babasını cinsel eş olarak istemekten vazgeçiyor, onu annesine bırakıyor, annesine benzemeye ve ilerde babasına benzeyen bir koca bulmaya karar veriyordu. Baba anneyle birlikte yaşıyorsa çocuk bu gerçekliği benimser. Bu durumda her iki cinsten çocuk da anne ve babasının çocuğu olduğu için kendisini şanslı olarak niteler, ikisini de öfkesiz bir sevgiyle sevebilir. Baba, anneden başka bir kadına yönelirse kız çocuk hoşnutsuz olur, durumu kabullenemez.
Çocuklar anne babalarının çocuğu olmayı gönüllü olarak kabul edemiyor ama kabul etmek zorunda olduklarını da anlıyorlarsa, o zaman anneye ya da babaya yönelen dürtü, Freud’un bastırma ismini verdiği savunma üzerinden hissedilmez hale getirilir. Bu duruma “dürtünün bilinçaltına atılması”, “bilinçaltına bastırılması” denir.
Ebeveyne yönelmiş dürtü çocuk için tehlike oluşturur; bu tehlike ya kız çocuğun durumunda olduğu gibi sevilmeme, annesiz kalma korkusu ya da erkek çocukta olduğu gibi ensest tabusu çiğnendiği için aile dışına atılma veya pipisinin kesilmesi gibi bir ceza görme korkusudur. Babası olmayan, babasız büyümek zorunda kalmış erkek çocuklarda bu korkunun dışlanma, insanlık bütünlüğünün dışına atılma korkusu olduğunu net olarak görmek mümkündür. Bu durumdaki erkek çocuklarda ensest içerikli arzuların ya karakterin bir parçası haline geldiğini ya da bastırmaya uğradığını görürüz.
Kişilik örgütlenme düzeyi bebeksi kalmış, “kendini kötü hissetmekten kaçınma” hâkim duygusu üzerine yapılanmış erkek çocuklarda dürtülerin annede kalmış olmasının sonuçları iki biçimde görülür. İlkinde, çocuk her an başına kötü bir şey gelecekmiş gibi bir korku ve suçluluk duygusu içindedir, çekingendir ve hayata katılmakta zorlanır. İkincisinde ise annesinin kocası olabilirmiş ve her istediğini yapabilirmiş gibi bir kendini önemseme ve iddia hali gösterir. Narsisistik sitemleri küçülmemiş iddialı çocuklar evde bu tutumlarını sürdürürken, bir süre sonra dış dünyanın onların isteklerini yerine getirmeyeceğini anlarlar ve evden dışarı çıkmak istemeyen çocuklara dönüşürler. Bu bebeksi kişilik örgütlenmesinde cinsel dürtü zaten düşük bir haz kapasitesi içerir, dönüşmüş enerji niteliğindedir. Ayrıca çocuğun dış dünyaya yönelimi çok az olduğu için, dürtülerinin aile içinde kalması kaçınılmazdır.
Çocuklar anne babalarının çocuğu olmayı gönüllü olarak kabul edemiyor ama kabul etmek zorunda olduklarını da anlıyorlarsa, o zaman anneye ya da babaya yönelen dürtü, Freud’un bastırma ismini verdiği savunma üzerinden hissedilmez hale getirilir. Bu duruma “dürtünün bilinçaltına atılması”, “bilinçaltına bastırılması” denir.
Ebeveyne yönelmiş dürtü çocuk için tehlike oluşturur; bu tehlike ya kız çocuğun durumunda olduğu gibi sevilmeme, annesiz kalma korkusu ya da erkek çocukta olduğu gibi ensest tabusu çiğnendiği için aile dışına atılma veya pipisinin kesilmesi gibi bir ceza görme korkusudur. Babası olmayan, babasız büyümek zorunda kalmış erkek çocuklarda bu korkunun dışlanma, insanlık bütünlüğünün dışına atılma korkusu olduğunu net olarak görmek mümkündür. Bu durumdaki erkek çocuklarda ensest içerikli arzuların ya karakterin bir parçası haline geldiğini ya da bastırmaya uğradığını görürüz.
Kişilik örgütlenme düzeyi bebeksi kalmış, “kendini kötü hissetmekten kaçınma” hâkim duygusu üzerine yapılanmış erkek çocuklarda dürtülerin annede kalmış olmasının sonuçları iki biçimde görülür. İlkinde, çocuk her an başına kötü bir şey gelecekmiş gibi bir korku ve suçluluk duygusu içindedir, çekingendir ve hayata katılmakta zorlanır. İkincisinde ise annesinin kocası olabilirmiş ve her istediğini yapabilirmiş gibi bir kendini önemseme ve iddia hali gösterir. Narsisistik sitemleri küçülmemiş iddialı çocuklar evde bu tutumlarını sürdürürken, bir süre sonra dış dünyanın onların isteklerini yerine getirmeyeceğini anlarlar ve evden dışarı çıkmak istemeyen çocuklara dönüşürler. Bu bebeksi kişilik örgütlenmesinde cinsel dürtü zaten düşük bir haz kapasitesi içerir, dönüşmüş enerji niteliğindedir. Ayrıca çocuğun dış dünyaya yönelimi çok az olduğu için, dürtülerinin aile içinde kalması kaçınılmazdır.
Erişkinlik
Erişkinlik dönemi insanın önüne iki temel meseleyi koyar: Hayatın altından kalmak ve karşı cinsle kalıcı ve işbirliği yapılabilen bir sevgi ilişkisi götürebilmek. Bunlar beraber yürütülebiliyorsa, bir işi ve çalışma hayatı olan, bir aile düzeni kurabilen ve bunu yürütebilen bir erişkin oluşmuştur.
Hayatın altından kalkmak derken, insanın hayatını kendi çabası ve emeğiyle, kimseye muhtaç olmadan veya kimseye boyun eğmek zorunda kalmadan sürdürebildiği bir durumu kastediyorum. Ayrıca insanın kendi değer sistemini ve doğrularını geliştirmesi; bozulmadan, kendisine duyduğu saygıyı ve sevgiyi kaybetmeden hayatını sürdürebilmekte olması gerekir. Bunlar öfkemizin, hasedimizin, hırslarımızın, kıskançlığımızın bizi yönetmesine izin vermemiz sonucunda oluşur. Bununla beraber, insanın ne oluşturabiliyorsa ona razı olması, uzun vadeli hedefleri için sabırlı, metanetli ve çalışkan, sorumluluklarını üstlenebilen bir insan gerekir. Daha genel anlamdaysa, hayatın altından kalkmak, sevgi nesnelerinin kaybı, hastalık, işsizlik gibi hayatın kaçınılmaz durumları içinde ruh sağlığımızı muhafaza edebilmeyi içerir.
Kendine benzemeyeni, farklı olanı sevebilmek anlamına gelen karşı cins sevgisi ise en zor ve en gelişmiş sevme biçimidir. Kadın ve erkek yapısının farklı temellere oturması ve duyarlılıklarının, ihtiyaçlarının, gelişimlerinin farklılıklar taşıması kadın ve erkeğin birbirini anlamasını ve tamamlamasını güçleştirir. Ayrıştırma süreci belli bir düzeye gelene kadar karşı tarafı anlamanın tek yolu, insanın kendisinden yola çıkmasıdır fakat bu yol, kadınla erkeğin birbirini anlamasını alabildiğine zorlaştırır. Bu ise çoğu zaman erkeklerin kadınları kaprisli, kıskanç, ne yapılsa mutlu olmayan, nankör, fesat varlıklar olarak nitelemelerine, kadınların ise erkekleri saf, çocuksu, kolay etkilenen, baştan çıkarılan, kolay yönetilen varlıklar olarak görmelerine sebep olur.
Bu durumda her iki cins de birbirini kendi gerçekliği içinde kavrayamamış olmanın ve karşısındakinden, kendisinden beklediği şeyleri beklemekte olmanın sonuçlarını dile getirmiş olurlar. Farklılığın anlaşılamaması, bunu bir kusur gibi görmeye neden olur. Aralarında derin bir sevgi, işlevsel bir işbirliği, sağlam bir iletişim olan insanların bu zorlukları aştığını, farklı olanı onun farklılıklarından hoşnut olarak ve hatta farklı olduğu için daha büyük bir sevgiyle sevebildiğini görürüz.
Hayatın altından kalkmak derken, insanın hayatını kendi çabası ve emeğiyle, kimseye muhtaç olmadan veya kimseye boyun eğmek zorunda kalmadan sürdürebildiği bir durumu kastediyorum. Ayrıca insanın kendi değer sistemini ve doğrularını geliştirmesi; bozulmadan, kendisine duyduğu saygıyı ve sevgiyi kaybetmeden hayatını sürdürebilmekte olması gerekir. Bunlar öfkemizin, hasedimizin, hırslarımızın, kıskançlığımızın bizi yönetmesine izin vermemiz sonucunda oluşur. Bununla beraber, insanın ne oluşturabiliyorsa ona razı olması, uzun vadeli hedefleri için sabırlı, metanetli ve çalışkan, sorumluluklarını üstlenebilen bir insan gerekir. Daha genel anlamdaysa, hayatın altından kalkmak, sevgi nesnelerinin kaybı, hastalık, işsizlik gibi hayatın kaçınılmaz durumları içinde ruh sağlığımızı muhafaza edebilmeyi içerir.
Kendine benzemeyeni, farklı olanı sevebilmek anlamına gelen karşı cins sevgisi ise en zor ve en gelişmiş sevme biçimidir. Kadın ve erkek yapısının farklı temellere oturması ve duyarlılıklarının, ihtiyaçlarının, gelişimlerinin farklılıklar taşıması kadın ve erkeğin birbirini anlamasını ve tamamlamasını güçleştirir. Ayrıştırma süreci belli bir düzeye gelene kadar karşı tarafı anlamanın tek yolu, insanın kendisinden yola çıkmasıdır fakat bu yol, kadınla erkeğin birbirini anlamasını alabildiğine zorlaştırır. Bu ise çoğu zaman erkeklerin kadınları kaprisli, kıskanç, ne yapılsa mutlu olmayan, nankör, fesat varlıklar olarak nitelemelerine, kadınların ise erkekleri saf, çocuksu, kolay etkilenen, baştan çıkarılan, kolay yönetilen varlıklar olarak görmelerine sebep olur.
Bu durumda her iki cins de birbirini kendi gerçekliği içinde kavrayamamış olmanın ve karşısındakinden, kendisinden beklediği şeyleri beklemekte olmanın sonuçlarını dile getirmiş olurlar. Farklılığın anlaşılamaması, bunu bir kusur gibi görmeye neden olur. Aralarında derin bir sevgi, işlevsel bir işbirliği, sağlam bir iletişim olan insanların bu zorlukları aştığını, farklı olanı onun farklılıklarından hoşnut olarak ve hatta farklı olduğu için daha büyük bir sevgiyle sevebildiğini görürüz.
ANNELİK VE BABALIK TANIMLARI
Yeterli ve doğru bir annelik ve babalık tanımı yapabilmek için öncelikle “ruhsal yatırım” kavramını ve “sevgi duygusu”nu açmak yerinde olacaktır.
Ruhsal yatırım
Doğduğunda sadece canlı bir varlık olan insanı insanlaştıran etkenin doğumdan sonra annesinden aldıkları olduğunu söylemiştik. Annenin bebeğiyle kurduğu ilişki içinde, öncelikle bebeğin ruhsal malzemesi oluşur fakat aynı zamanda anne, bu ilişki üzerinden bebeğine kendi duygu dünyasından ruhsal malzeme de aktarır. Bebeğin ruhsal malzemesi dediğimiz içerikse, bir yanıyla onun canlılığını muhafaza edebilmesini, acıkmasını, beslenmesini sağlayan enerjidir. Diğer yandan da, bebeğin ruhsal gelişiminin kesintiye uğramaması halinde onun bağlanmasını, sevmesini, haz almasını mümkün kılan bir hale dönüşecek olan enerjidir. Acıkma gibi bedensel ihtiyaçlar dışında bebeğin ruhsal varlığını oluşturacak olan bu enerjiyi, ayrışmış enerji olarak ifade etmek mümkündür. Ayrışmış enerji bebeğin yakın çevresinin, özellikle annesinin sağladığı her türlü olumlu, duyarlı, şefkatli, sıcak, neşeli yaşantıyla, ruhsal yakınlıkla oluşur.
Bebek, annesinin onunla kurduğu ilişki sayesinde ilk aylardan itibaren bu olumlu yaşantıları “iyi” tanımı altında biriktirmeye ve bu alan üzerinden haz duyabilen, annesinden başlamak üzere başkalarıyla ve dünyayla ilişki kurabilen bir varlık haline gelmeye başlar. Bu sayede anne, bebeği için ne oranda iyi ve duyarlı bir anne olabiliyorsa, onun doğumla birlikte getirdiği ham malzemesini o oranda hayata, yaşamaya ve gelecekte sevebilen bir varlık olmaya uygun şekilde ayrıştırır. Anlaşılacağı gibi anne, bebeğin ve giderek çocuğun ruhsal malzemesinin hem niteliğini hem de miktarını oluşturur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)