ruhsal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ruhsal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Öfke ve ruhsal yatırım

İnsanların topluca yaşadığı her birimde, ister köy olsun ister büyük şehir, birlikte yaşamak olarak adlandırdığımız ortam dürtülerin ve yok edici öfkenin denetlenmesinin kabulüyle başlar. Dürtülerin toplumun onayladığı biçimde yaşanması ve ensest yasağı; yok edici öfkenin yansıtılması ve toplumun dışına yönlendirilmesi koşulu; son olarak da bu öfkenin savaşlarla toplumun hizmetine sunulması, uygarlığımızın temelini oluşturur. Kurban törenlerinin veya kurban kesme âdetinin yok edici öfkenin boşaltılmasının en zararsız, hatta faydalı yolu olduğu söylenebilir. Bu öfkenin bir kısmının dış dünyaya yansıtılmasının ise tekinsizlik duygusu yarattığını, elle tutulamayan, gözle görülemeyenden korkmak gibi insanı çaresiz bırakan dehşet verici bir dünya algısına yol açtığını ifade etmiştim.
Uygarlık tarihinin gelişme çizgisi içinde toplumlar yok edici öfkelerini boşaltmanın çeşitli yollarını bulmuştur. Fakat aynı toplum içinde yaşayan insanların birbirlerine karşı yok edici öfkelerinin uyanması da kaçınılmazdır. Uygarlığın bir kuralı olarak, içinde yaşadığımız dünyaya yönelen yok edici öfkemizi denetlemeye çalışırız, böylece yakınımızdaki insanlar için bir tehlike yaratmamış oluruz. Eski çağlarda klan içinde cinayet işleyen kişi toplum dışına atılır, klanı terk etmeye zorlanırdı; bu suç, tabunun çiğnenmesi anlamına gelir. Günümüz dünyasında hapishaneye düşmek de sembolik olarak aynı anlama gelir. Hapishane korkusu sadece kapalı bir yerde kalarak özgürlüklerinden yoksun kalmaktan kaynaklanmaz; mesele, temelde toplum dışına atılarak cezalandırılmaktır.

Ölüm korkusu

Ölüm korkusu, doğum travmasıyla birlikte yok oluşu ve hiçlik deneyimini yaşamış olan insanın duygu dünyasının bir parçasıdır. “Ölüm”, insan olma kaderinin hoşa gitmeyen ama kaçınılmayacak sonu olarak algılanır ve kabul edilmesi en zor gerçekliktir denebilir. Birçok insan için lafta kabul edilebilen ama duygusal düzeyde inkâr edilen bir olgudur. Özellikle “kendini kötü hissetmekten kaçınma” kişilik örgütlenme düzeyinde olan kişiler ölümü gerçek anlamıyla kabul edemezler. Bu düzeyde, insanın inanç sistemi ne olursa olsun, duygu düzeyinde ölüm, yok oluş olarak algılanır. Yok oluş hiçbir canlının kabul edebileceği bir gerçeklik değildir; canlılığın doğasına terstir. Ölüm, ancak sevme kapasitesinin arttığı ve yok olma korkularının ortadan kalktığı üst kişilik örgütlenme seviyelerinde duygu düzeyinde de kabul edilebilir hale gelir.
Bütün canlılarda gözlediğimiz, varlığını ve bedenini koruma duygusu, canlılığın korunmasına hizmet eder. Aslında bu korunma ihtiyacı sadece canlılarda değil, organize olmuş bütün sistemlerde görülür. Maddenin moleküler yapısından mineral kristallerine, devletlere, toplumlara, bakterilere kadar, canlı ya da cansız, her sistemde kendi varlığını sürdürme refleksi vardır. İnorganik, organik dünyada ve daha belirgin olarak hayvan dünyasında neredeyse bir refleks gibi etkin olan bu duygu, insanda daha karmaşıktır çünkü insan, yok oluşu deneyimlemiş bir varlıktır. Yok olma duygusunun en derin biçimini gerçekten yok olarak, bir hiçe dönüşerek doğumda, daha sonra da daha hafif dozlarda bebekliğindeki öfkeli yaşantılar içinde tanımıştır.
Yeni doğan bir bebek ilk üç ayda, yok edici öfkesinin içinde yavaşça oluşan iyi anne imgesini defalarca yok ettiğini, onunla beraber kendisinin de yok olmaya başladığını deneyimlemiştir. Bu durumun “kıyamet” olduğunu bilir. Kronik şizofrenide bu durum tekrar eder; hasta, dünyasını kaybeder ve tamamen fantezi dünyasına çekilir.
Kıyamet deneyimini tanıyan bir varlık olarak insan için ölüm korkusu iki ana unsurdan oluşur. Birincisi, canlı bir varlık olmanın tabiatından kaynaklanan, canlılığın son bulmasından duyulan korkudur; bu, hayatta kalma dürtüsünü harekete geçirir. İkincisiyse, ruhsal olarak “yok olma”, yeniden “hiç olma” korkusudur; aslında ruhsal organizasyonun çökmesi korkusudur. Bu ikinci korku insana özgüdür ve insanlar bunu “delirme”, “çıldırma” korkusu olarak nitelerler. Delirme korkusu aslında ruhsal olarak yok olma korkusudur. Ölüm korkusunun bu ikinci unsuru, yok olma korkusu insanın kişilik organizasyonu ne kadar bebeksiyse, yani ruhsal enerjisindeki öfke oranı ne kadar yüksekse, o kadar fazladır ve bu da ölüm korkusunun büyük olmasına yol açar.
Kişinin ruhsal organizasyon düzeyi yükseldikçe ve ruhsal enerjisindeki yok edici öfke oranı azalıp sevme kapasitesi arttıkça yok olma korkusu da azalır, hatta tamamen ortadan kalkabilir. “Gerçeklik sevgisi” olarak adlandırdığım kişilik örgütlenmesi düzeyine çıkabilen insanlar zaten omnipotanslarını geride bıraktıkları ve hayatı ölüm gerçeğiyle beraber sevebilecek hale geldikleri için, onlardaki ölüm korkusu büyük ölçüde canlılığın korunması içeriğinden ibaret hale gelir. Az sayıda insanın eriştiği bu düzeyde zaten psişik organizasyonun çökme tehlikesi geride bırakılmıştır. Sevme kapasitesi artmış bir insan için ölüm yok oluş olmaktan çıkar. Bunu hissetmek için, herhangi bir dinin sadık bir uygulayıcısı olmak anlamında dindarlığa, klasik anlamda cennet, cehennem ve öteki dünya tasavvurlarına ihtiyaç yoktur. Canlılığını kaybetme korkusu anlamında ise ölüm korkusu elbette her insan için sürer.

III GERÇEKLİK SEVGİSİ

“Gerçeklik sevgisi” dönemi, hâkim duygunun sevgi olmasıyla ve kişilik örgütlenmesinin sevgi duygusunun gereklerini yerine getirebilecek yeterliliğe ulaşmasıyla oluşur. Sevgi, ruhsal enerjimizin en gelişmiş kısmıdır. Enerjimizin çok büyük bir kısmını kendimizi kötü hissetmekten kaçınabilmek, hayatta kalmayı becerebilmek ve ihtiyaçlarımıza karşılık bulabilmek için kullanırız. Bu hedefleri gerçekleştirmek hiç de kolay değildir. Aksamalar, öfkenin ve korkunun artmasıyla kendini belli eder ve var oluş son derece azaplı bir hale gelir. Oysa ancak öfkenin ve korkunun zorlayıcı baskısından kurtulan insan kendisine sevebileceği bir dünya kurmaya yönelebilir. Bunu yapabilmesi için insanın ruhsal enerjisinin yapıcı, oluşturucu bir niteliğe erişmiş olması gerekir. Bu enerjiyi kullanıma sokan duyguya, sevgi diyoruz.

Meme sevgisinden hakikat sevgisine
Bebek kendisini doğuran annesi tarafından bakılıyorsa, ruhsal yatırım yapabilecek hale ortalama koşullarda 3 ayda gelir ve artık kendince sevmeye başlar. Elbette bu çok ilkel bir sevme biçimidir çünkü bebeğin ilk nesnesi memedir ve sevgisi de ilkin memeye yöneliktir. Meme, bebeği gerginlikten kurtaran, onun öfkesiz hale geçmesini sağlayan nesnedir; bu nitelikler meme sevgisinin ön koşuludur. Bir başka ifadeyle, bebek, onu gerginlikten kurtarıp öfkesiz hale getirdiği, “kendini kötü hissetmekten” kurtardığı için memeyi sever. Bu anlamda, bebek için memeyi sevilebilir yapan, işlevidir. Bebek ister emzirilsin ister mamayla beslensin, onu gerginlikten kurtaran ve rahatlatan bu nesneye yaptığı ruhsal yatırımın adı, “meme sevgisi”dir. Meme emmeyen bir bebek, bu işlevi yerine getiren anneyi meme sevgisiyle sever; bu durumda bizzat annenin kendisi, bebek açısından rahatlatan, gerginlikten kurtaran memedir. Annenin bu vasfı yoksa, çocuk ilişkisiz kalır ve ya otistik olur ya da çocukluk psikozu geliştirir.

Sevgi yatırımı

İhtiyaç yatırımı, dürtü yatırımı ve narsisistik yatırım biçimleri çoğunlukla sevgiyle karıştırılır. Bu karışıklık bazen, “bu kazağımı çok seviyorum”, “yolculuk yapmayı seviyorum,” gibi ifadelerde kendini gösterir. Ruhsal yatırım yaptığımız, hoşumuza giden, bize kendimizi iyi hissettiren her şey için, bu bir kazak da olsa, sevgi kelimesini kullanma eğilimi gösteririz. Bu anlamda, sevgiyi diğer ruhsal yatırım biçimlerinden ayırt etmeden, “gerçeklik sevgisi” kavramı ile ne anlatmak istediğim anlaşılamaz.
Sevgi, bir ruhsal yatırım biçimidir; ruhsal yatırımın en gelişmiş unsurudur ve bir insanda bu nitelik varsa, birilerine yönelecektir. İnsan buna sahip değilse, karşısındaki kim ve özellikleri ne olursa olsun onu sevemeyecektir; ona çok ihtiyaç duyacak, dürtüleri ona kaydığı için belki âşık olacak, belki hayran olacaktır ama sevemeyecektir. Sevgi dediğimiz ruhsal yatırımın bir enerjisi vardır. Sevgi, aslen bir enerji biçimidir; yöneldiği varlıklara iyi gelir, canlandırır, kendileriyle daha bütün olmalarını sağlar. Enerjinin niteliğine uygun olarak yakınlık, bir tür bütünlük, yapılandırıcı bir doluluk ve “kendini iyi hissetme” duygusu oluşturur. İnsanı daha iyi düşünebildiği, daha çok hissedebildiği bir hale getirir.
Sevgi enerjisi, bu enerjiden kaynaklanan duyguyla yöneldiğimiz insan için bir şeyler yapabilmemizi, onlar için emek vermemizi, onların gelişmesi, büyümesi, daha yeterli olmaları, zarardan korunmaları için çaba harcamamızı sağlar. Bunlar içten gelerek, sevgi enerjisinin doğal sonucu olarak yapılır. “Ben senin için neler yaptım” gibi bir muhasebenin konusu olmaz; böyle bir muhasebe, sevilmek için yapılmış şeylerin bir sonucudur daha çok.
Bu yüzden, sevgiyi “ben seni çok seviyorum” sözü düzeyinde algılamak, onu hiç anlamamak olurdu. Tersine, sevgi karşısındakinde gereksiz bir borç, bir minnet veya bağımlılık oluşturmak istemediği için söze dökülmeyi sevmez. Seven kişi, yaptıklarını sevmiş olmasının doğal sonucu olarak gördüğü için kimseyi kendisine borçlu olarak görmez; yaptıkları sevilmek için yapılmamıştır. Karşılığında beklenen tek şey, sevilmiş olan kişinin sevilir olma özelliğini sürdürmesi ve verilen emeği ziyan etmemesidir. Sevginin çok sık olarak söze dökülmesi, aslında eksik olduğunu gösterir. “Seni çok seviyorum” ifadesinin gerçek anlamı, “sevgin bana çok iyi geliyor, beni hep sev ve daha çok sev”dir.
Sevebilen insanlarda, sevginin tezahürü olarak nitelendirilebilecek özellikler görülür. Bunlara burada kısaca değinelim. Sevme kapasitesi oluşmuş insanlar sorumluluk alabilir ve bunun gereklerini yerine getirirler. Etraflarındaki insanları kandırmaz ve yanıltmazlar. Herkesin kendisiyle ilgili gerçeği bilmeye hakkı olduğu gerçeğini çiğnemezler. Adalet duyguları gelişmiştir, kimseye haksızlık etmemeye çalışırlar. Öte yandan kendilerine de haksızlık yaptırmamak için gerekirse savaşır, haksızlık yaptıklarını fark ettiklerinde düzeltmeye çalışırlar; düzeltemezlerse suçluluk duyar, kendilerini borçlu hissederler.

Ergenlik çağı

Çocukluk dönemi, ergenlik çağında sona erer. Çocuğun bedensel olarak hızlı bir gelişme dönemine girmesi, özellikle cinsel organları geliştiren ve cinsel dürtünün ruhsal alana girmesine neden olan hormon düzeylerindeki yükselme, ergenlik çağının biyolojik zeminini oluşturur. Hormon artışı, cinsel dürtünün deşarjının bedensel bir ihtiyaca dönüşmesine yol açar. Ruhsal planda ise, bir yandan bebeklik ve çocukluk döneminde ayrışmış ve haz kapasitesi içeren dürtü bedenin hizmetine girer, bir yandan da ruhsal alana, daha önce bu alanın dışında kalmış olan ve kullanılmayan, ayrışmamış bir kısım dürtü daha girer. Bu, öfke ve dürtü karışımı olan ayrışmamış orijinal enerjidir ve narsisistik içeriktedir.
Ruhsal alana dahil olan bu yeni enerji iki temel etki oluşturur. İlkin, artık genç olmaya yönelen çocuğun ruhsal enerjisi artmıştır. İkinci olarak da, bir anlamda bebeklik dönemine özgü olan öfke içeriği yüksek enerjinin gencin ruhsal alanını kaplaması sonucunda gençte, bebeklik ve çocukluk dönemlerine ait bütün problemler yeniden görülür. Bütün gençlerde, ne kadar problemsiz bir bebeklik ve çocukluk yaşamış da olsalar, daha öfkeli ve daha narsist yönde bir değişim olur. Bu yüzden, ergenlik çağı insanın en fazla zorlandığı hayat dönemlerinden biridir ve başını derde sokmanın neredeyse kural olduğu, akıl hastalıklarının, özellikle şizofreninin en sık açığa çıktığı dönemdir.
Çocuk, ergenlik çağına girmesiyle birlikte daha önce neredeyse idealize ettiği ebeveynlerinde kusurlar bulmaya ve onları beğenmemeye başlar. Bu durum, aslında ergenin aileden kopma çabasının bir sonucudur. Çocuk farkında olmadan, dürtülerinin aile içerisine yönelmesinden korkmaktadır ve “uzanmaması gereken ciğere mundar demektedir”. Bu korku ve bunu gidermek için bulduğu çözüm ergenin ailesinden uzaklaşmasına ve kendisine arkadaşlarından oluşan bir dünya kurmasına yol açar. Gencin aileden uzaklaşacak ve kendisine yeni bir dünya kuracak gücü ve donanımı yoksa, dürtüleri aile içinde kalır ve depresyondan hastalığa kadar uzanan bir skalada birçok tehlikeye açık hale gelir.
Dış dünyaya açılmaya gücü olmayan genç, zaten artmış olan dürtülerinin aile içine yönelmesinden dolayı kendisini büyük bir baskı altında hisseder ve ebeveynlerine, özellikle karşı cinsten ebeveynine büyük bir öfke duymaya başlar. Aslında bu öfkenin nedenlerinden biri, gencin, bütünleşme ihtiyacı oluşturan, ebeveynine yönelik dürtüsel çekime direnmeye çalışmasıdır. Dolayısıyla uzaklaştırıcı ve bütünleşmeyi bozan bir duygu olan öfkeyi harekete geçirerek bu dürtüsel çekimden kaçınmaya çalışır. Diğer bir sebep de gencin, kendisinde dürtüsel çekim oluşturan ebeveynini dış dünyaya yönelememesinin sebebi olarak görmesidir.
Gencin dış dünyaya yöneliminin ilk içeriğini, o zamana kadar uygulamaya sokamadığı fantezilerini gerçekleştirme çabası oluşturur. Kızlar bütün dünyanın onlara hayran olacağını sanır; erkekler dünyayı kurtarmak ister, çok özel ve ilgi çekici olma fantezileri kurarlar. Ergenler dış dünyanın tehlikelerini küçümser, kendilerini birçok durumun altından kalkabilecek güçte insanlar olarak tahayyül ederler.

Modern ataerkil aile sistemi

Geleneksel ataerkil aile sistemi dünyada, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmeye başlamasıyla birlikte yerini giderek modern ataerkil aileye bırakmıştır. Modern ataerkil aile sisteminin oluşmasını sağlayan en önemli gelişme, bireyselleşmeyi oluşturan tarihi koşullarda dayanışma sistemlerine duyulan ihtiyacın azalmasıdır. Bireyselleşmenin hızlanması ise ekonomik sistemin rekabet üzerine oturmasıyla ilgilidir. Şehirdeki tüccarların, zanaatkârların ve iş sahiplerinin üretim ilişkilerindeki rekabetçi ve işlerini büyütmeye ve geliştirmeye çalışan müteşebbis tutumları onları dayanışma içerisinde yaşama gereksiniminden uzaklaştırmıştır. Ayrıca şehirlerde, gece ve gündüz koşullarında güvenlik sorununun kırsal bölgelere göre daha hızlı bir biçimde çözümlenmesi, dayanışma sistemlerinin buralarda daha önce dağılmasını sağlamıştır. Bireyselleşmenin artması ve dayanışmanın azalması büyük ailenin dağılmasına yol açmış ve çekirdek aile tarih sahnesine çıkmıştır.
Bu sistemin en temel özelliği, karıkoca ve çocuklardan oluşmasıdır. Bu sistemin ilk oluştuğu yıllarda batı Avrupa’da evlilikler iş ilişkilerinin de gereklerini yerine getirebilecek, servet birikimini ve zenginleşmeyi hızlandıracak seçimler üzerine oturmaktaydı. İnsanlar önce çıkarlarını ve geleceklerini düşünerek evlenmekteydi. Giderek toplumlarda milliyetçilik ideolojisi ağırlık kazanmaya başlamış ve böylesine bir çıkarcılık ve bencillik ahlaken doğru bulunmaz hale gelmiştir. Toplumun (milletin) bütününün çıkarını düşünebilmek, toplum için kendini feda edebilmek yükselen değerler halini almıştır. Modern ataerkil aile sisteminin ilk oluşma dönemlerinde aile kurumu servet birikimi için bir araç olarak algılanıyordu fakat bu dönemin ardından aile, temel amacı iyi birer yurttaş ve asker olabilecek çocuklar yetiştirmek olan bir kuruma dönüşmüştür. Kadınların annelik niteliği öne çıkarılmaya, övülmeye başlanmış, çocukların iyi bir biçimde eğitilmesi için önemli maddi yatırımlar yapılmıştır.
Bu dönemde Avrupa ülkelerinde ilköğrenim zorunlu hale getirilmiş, diller standardize edilmiş, zorunlu askerlik kabul edilmiştir. Avrupa’nın büyük devletleri arasında büyük bir üstünlük mücadelesi yaşanmıştır. Bu üstünlük mücadelesi birinci ve ikinci dünya savaşlarına yol açmış ve yüz elli yıllık bir savaş döneminin ardından üstünlük mücadelesinin sonunun olmadığı, herkesin bundan müthiş zarar gördüğü herkes tarafından anlaşılmıştır. Bu dönemin aile dinamiklerindeki en önemli özellik, çocukların eşlerden daha önemli olmasıdır. Çocukların ulusun geleceği sayılması onlara aşırı bir ruhsal yatırım yapılmasına yol açmıştır. Bu kadar büyük bir ruhsal yatırım ebeveynlerin çocuklara birbirlerinden daha yakın olmasına yol açıyordu. Bu yakınlığa, ebeveynlerin çocuklara yönelik dürtüsel yatırımları da eşlik etmiştir. Sonuç, histeri denen nörotik bozukluğun o çağın hastalığı denecek kadar yaygınlaşması olmuştu.
Savaşın yıkımları dünyanın duygusal iklimini değiştirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra aile sisteminin birincil amacı karıkoca arasında kalıcı bir sevgi ortamı oluşturmak ve bu ortamda, gelecekte aile oluşturabilecek çocuklar yetiştirmek haline gelmiştir. Çiftlerin esas ruhsal yatırımları birbirlerine dönmüştür. Sanki iki cins birbirinin kıymetini tarihte ilk defa fark etmiş ve aralarındaki, daha önceki yüzyıllarda var olan engelleri aşmışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan bu aile sisteminde, karıkocanın birbirleriyle işbirliği yapabilmeleri, her ikisinin de kendi alanlarında hayatın altından kalkmaları beklenir. Her iki taraf için de çocuksuluk ve yetersizlik ilişkiyi tehdit eden ve devamlılığını bozan bir engel oluşturur.
Böylece modern ataerkil aile sisteminde de çeşitli dönemler olduğunu, yüz yıl önceki aile sisteminde, çekirdek aile içerisinde çocukların fazla yatırımlandırılmış olduklarını, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise esas yatırımın karıkoca ilişkisine ve eşlerin birbirine olan yatırımına dönüştüğünü görüyoruz. Bir büyüme ortamı olarak aileyi ele aldığımızda, sözünü ettiğim ve bugün ülkemizde yaygın olarak süren modern ataerkil aile sistemi İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan aile sistemidir.
Modern ataerkil aile sisteminde karıkoca birbirini seçmiştir. Kalıcı bir ilişki kurmaya çiftin kendisi karar vermiştir. Kendi oluşturacakları imkânlarla yaşayacaklardır ve esas sorumlulukları birbirlerine, birlikte oluşturdukları hayata ve çocuklara karşıdır. Bu ilişki biçiminde anlaşamama, birlikte bir hayat kurmayı becerememe halinde ayrılabilmek de baştan kabul edilir. Geleneksel aile siteminde olduğu gibi çiftler daha büyük bir ailenin beklentilerine cevap vermek zorunda değildir.

KÜRESEL SİSTEMDE İNSAN KALMAK

Dürüst olun! Kandırmak en büyük kötülüktür!
İnsanın kendini ve başkalarını hakikatlerine uygun bir yere koyması, onlardan ve kendisinden gerçekçi beklentileri olması, bir yandan kimseye haksızlık yaptırtmazken bir yandan da kimseye haksızlık yapmaması, kendini doğru idare edebilmenin ön koşuludur. Ancak bunu gerçekleştiren insan bir erişkin hayatı yaşar, hayatı hakkını vererek yaşayabilir, kendine ayağı yere basan bir güven duyar. Bunu gerçekleştirebilmek, ancak kendini kandırmaktan vazgeçildi ise mümkündür. Kısacası, kendine karşı ve başkalarına karşı dürüst olmak ancak birlikte hayata geçer; biri varsa öbürü de vardır ya da yoktur. İnsan, kendini iyi hissedebilmek için hoşuna gidenlere inanmaya uygundur. Bu yüzden, kendisini kandırmaya insan kadar müsait başka bir varlık yoktur. İnsanın kendisine karşı dürüst olması zannedildiğinden daha zordur; gerçekleştirilmesi disiplin ister.
Hayatınızdan her türlü kandırmayı çıkarmak istiyorsanız reklamları ve kimi politikacıları izlemeyin ve çocuklarınıza da “doğru söylemiyorlar, kandırmak istiyorlar” diyerek izletmeyin. Bugünkü dünyayı yönetenlerin en önemli silahlarından birisi medyadır; medyanın her türlü kaynağı algı yönetimi için kullanılmaktadır.
Sevgi ahlakı gelişkin toplumlarda dürüstlüğe verilen önem fazladır ve yalancılığı ortaya çıkan bir politikacı veya firma büyük bir saygınlık kaybına uğrar, desteğini, müşterilerini kaybeder. Bizim ülkemizde yalan söylemek doğal kabul ediliyor. Sanırım dürüstlük yeni bir ahlak anlayışının temel taşı olmadan algı yönetimi ile baş etmek imkânsız. Kandırmanın suç haline gelmesi için mücadele etmek gerekir.

İsraftan ve fazla tüketmekten kaçının!
Eskiden israfın günah olduğuna inanılırdı çünkü israf, kendine verilenin kıymetini bilmemek, Allah’a karşı nankörlük olarak görülürdü. O zamanlar şükretmeyi bilmek, insanın kendisine verilenleri ve verilecekleri hak etmesinin önemli bir parçasıydı. Anlaşılan insanlar açlık çekilen günleri unutunca, bolluk içine girilince kıymet bilmek ortadan kalkıyor. Gelişkin insanın kıymet bilmek için kıtlık ve açlık yaşaması gerekmemeli. İnsanlar evlerinde parasını verdikleri suyu, elektriği istedikleri gibi harcamayı normal buluyorlar. Gereksiz harcanan suyun, elektriğin, kâğıdın, odunun gezegenin kaynaklarını tüketmek olduğunu, bunlarda bütün insanların ve hayvanların da hakkı olduğunu bilmek gerekir. Dünya ekonomik sistemi üretim fazlasını tükettirmek için insanları israfa itiyor. İsraftan ve gereksiz tüketmekten kaçınana cimri, hesapçı, çıkarcı gözüyle bakılıyor neredeyse. Bu tutum hızla gezegenin kaynaklarının tükenmesine, dünyanın büyük bir çöplüğe dönüşmesine yol açıyor. Gezegenimiz sadece parası olanlara ait değil. Milyarlarca insana ve binlerce canlı türüne de ev sahipliği yapmakta ve can vermekte. Doğayı çok kolay tüketen, diğer canlılara ve hayvanlara sevgi hissetmeyen insanlar bu sevgisizliği bir süre sonra birbirlerine de yaşatırlar. İnsanın, dünyadaki diğer canlılarla, doğayla ve evrenle ahenk içinde olması gerektiğini algılayan bir kişi her varlığın var olma hakkına saygı ile yaklaşır. Ruhsal gelişmenin ileri safhalarında, insan kendisini çok büyük bir bütünlüğün çok küçük bir parçası olarak algılar ve o bütünlüğü oluşturan bütün unsurlara saygı ve sevgi ile yaklaşır. Zaten bütün canlılara ve gezegene saygı ile yaklaşan yeni bir ahlak anlayışı yerleşmezse gezegen yaşanamaz hale gelecek.

Para sizi yönetmesin!
Para ile satın alınabilecek her şey ya oyuncaktır ya da kullanım süresi olan bir eşyadır. Para ile aşk, sevgi, dostluk alınamaz. Hatta aşkın, sevginin, dostluğun içine para fazla sokulursa bunları bozar. İnsan, sorunlarını para ile çözebileceğine inanırsa, paranın kölesi olur ve hayatını para yönetir. Hayata böyle bakan bir insan farkında olmadan parayı ilahlaştırmış olur. Bu parayı kazanabilmek için yalancı, göz boyayıcı, insafsız olmaya başlayabilir. İnsan, sorunlarını ancak ruhsal olarak gelişme yoluyla çözer. Bunun anlamı, daha çalışkan, daha haddini bilen, daha gerçekçi, daha güvenilir, başkalarını daha fazla hesaba katan ve kandırmayı, gösteriş yapmayı hayatından çıkaran birisi olabilmektir. Kısa bir formülle ifade edecek olursam, ruhsal gelişme, insanın sevgi kapasitesinin artması, kendini beğenmişliğin ve bencilliğin azalmasıdır. Bu ruhsal gelişme yolunu bulan insan her istediğinin olmayacağını kabullenmiştir. İsteklerin gerçekleşmesinin o an için iyi gelse de insanı mutlu etmeye yetmeyeceğini ve isteklerin sonunun olmadığını anlamıştır. Sürekli istediklerini elde etmeye çalışarak yaşayan insanlar başkalarını kullanmaya, araçsallaştırmaya, çıkarcı ve hesap kitapçı olmaya doğru evrilirler; yaşları ilerledikçe kurnazlaşır, bozulurlar. Tabii ki her insanın istekleri vardır, hiç isteksiz olmak bir çeşit depresyon halidir fakat istekleri insanı yönetmemelidir. İnsanı içindeki sevgi yönetmelidir; insanı sevgi çizgisinden çıkaran her duygu (haset, kıskançlık, kin, açgözlülük, korku), her istek ve çıkar hesabı yalnızlık, mutsuzluk, can sıkıntısı ve anlamsızlık getirir.

Hayatınızı eşyalar ve oyuncaklar üzerine kurmayın!
Günlük hayata bir göz attığımızda, insanların iş dışında iseler en çok meşgul oldukları nesnelerin her an yanlarında taşıdıkları akıllı cep telefonları ve tablet bilgisayarları olduğunu görüyoruz. Servis araçlarında, trafik durduğunda arabada, metroda, vapurda herkes bu aletlerle oynuyor. Sürekli kulaklık takarak dış dünya ile iletişimi kesmiş ve oyuncaklarına yönelmiş durumdalar. Eskiden insanların yol arkadaşları vardı, yolda muhabbet etmek bir sosyal etkinlikti ve insanlar birbirlerine ihtiyaç duyarlardı. Şimdi herkes yalnız ve oyun oynuyor. Cep telefonu ve tablet gibi eşyalara yapılan ruhsal yatırım çok artı. Birçok insan kendisini eşsiz ve arkadaşsız düşünebiliyor ama cep telefonsuz ve bilgisayarsız düşünemiyor. Bu durum insanları sevgisizleştirir ve sürekli oyunla meşgul olmak çocuksulaştırır.
Bu tip eşyaların insanın hayatındaki yerinin bu kadar artmış olmasının en önemli sebebi can sıkıntısıdır. Can sıkıntısı, içimizdeki sevgi azaldığında veya sevebilecek bir nesne bulamadığımızda oluşur. Aslında anlamı çok büyüktür, bize, “işler yolunda değil, hayat anlamsızlaşıyor” demektedir. Can sıkıntısının insanın mutlaka kaçınmak istediği bir duygu olduğunu biliyoruz. İnsanların can sıkıntısından kurtulabilmek için uyuşturucu, alkol, kumar, yıkıcı ilişkiler gibi kendilerine zarar veren meşguliyetlere yönelebildiklerini çok sık görüyoruz. Ama dünyadaki ekonomik sistem bizi para kazanmaya, başarılı olmaya, insan sevemez olmaya, yalnızlaşmaya doğru itiyor ve can sıkıntısının içine yuvarlanacak bir hale getiriyor. Daha sonra da bize oyunlar ve oyuncaklar satarak bundan büyük paralar kazanıyor. Bu oyunun dışına çıkabilmek için sorunun sevememekten kaynaklandığını, niye sevemez hale geldiğimizi iyice anlamamız gerekiyor.

Gösteriş düşkünlüğünden kaçının!
Gösteriş, insanın statüsünü daha yüksek göstermeye çalışmasıdır. Bazen bu, olan statünün başkalarının gözüne sokulması şeklindedir bazen de olduğundan yüksekte görünme çabası biçimindedir. Gösterilenler zenginlik, bilgi, başarı, güzellik, zekâ, enteresanlık, eğlenceli birisi olma gibi takdir toplayacağı düşünülen özelliklerdir. Gösteriş yapma ihtiyacı, her durumda başkalarından üstün olma, bütün ilgi ve dikkati kendi üzerinde tutma merakı ve isteğinde olmak anlamına gelir. Kişinin bütünüyle narsisistik ihtiyaçları tarafından yönetildiğini gösterir.
Bir ayakkabıya duyulan ihtiyaç gerçek bir ihtiyaçtır. Kişinin maddi imkânlarına uygun olarak beğendiği, kullanabileceği bir ayakkabıyı alması ile şartlarını zorlayarak statü simgesi bir markayı alması arasında ciddi bir fark vardır. İnsanlar, hemen daima kendilerini değersiz hissetmeye müsait oldukları için, başkalarından üstün olmak isterler. Fakat bu arzuya kendilerini kaptırdıklarında başkalarını ezmeye, değersizleştirmeye ve yok etmeye başlarlar. Bir narsisistik ihtiyaç tatmin edilmeye başlandığında, farkına varılmadan başka insanlar yok edilir. Örneğin birisi kendini övmeye başladığında, niyeti öyle olmasa da onu dinleyenleri değersizleştirir; birinin biriciği olmak isteyen insan onun kimseyi sevmesini istemez, kimseye yakın olmasına katlanamaz, bana ait bir eşya ol demektedir. Birinin kendini gösterme isteği diğerlerinin görünürlüğünü azaltır, birinin bize ait olmasını istemek onu bir mala, eşyaya çevirir.

İmkânlarınıza göre yaşama disiplini edinin!
İmkânlar arasındaki fark aslında insanlar arasında zannedildiği kadar büyük bir eşitsizlik yaratmaz. Eşitsizlik, dış görünümdedir. Bütün insanlar için özel hayat, en fazla zorlanılan, insanın ne kadar mutlu ya da mutsuz olacağının belirlendiği en önemli alandır. İnsanların mutluluğu para kazanabilmekten, başarılı olabilmekten çok daha fazla vasıf isteyen, oluşturulması ve sürdürülmesi çok daha zor olan özellikler ile oluşur. Fakat ne olursa olsun hiçbir insan için bu dünya cennet olmamıştır ve olmayacaktır. Her istediğini yapabilecek kadar zengin olmak veya peygamber olmak bu gerçeği değiştirmez.
İnsanın hayatını anlamlandıracak her kazanım, içindeki sevgi ile oluşur. Elbette üretkenlik taşıyan, bir ihtiyaca cevap veren ve hayatın kalitesini artıran her eylem, duvar örmek de, yemek yapmak da olsa içinde sevgi taşımaktadır. Bu eylemler içimizdeki sevginin hayata girmesinin yoludur. İnsanların birbirleri ile ilgili sorumluluk almaları, aralarındaki sevginin hayata geçmesini ve görünür hale gelmesini sağlar. Beraber sevgi üretmek (muhabbet), sorumluluk alarak gerçekleşir. Bu aşamaya gelememiş bir insan mutlu olamaz, sadece beraber sevgi üretmek insanı mutlu eder. Bir keşiş yalnız başına huzurlu, öfkesiz, çatışmasız olabilir ve geliştirdiği iç disiplin ile bütün insani zaaflarından kurtulabilir ama yalnız başına mutlu olamaz. Beraber sevgi üretebilecek aşamaya gelmek için işbirliği yapabilen, karşısındakini anlayan, gören, duyan, olanı (olmasını istediğini değil) seven, çalışkan, çıkarcı olmayan ve alçakgönüllü birisi haline gelmiş olmak gerekir.

Hayatı mütevazılaşmak kolaylaştırır. Diğer kolaylaştırma yolları yalandır, kandırmadır.
Hayat zordur. İnsanoğlu tarih boyunca hayatı kolaylaştırmak için uğraşmıştır. Dünya ekonomik sistemi paranın her sorunu çözeceğini ve hayatı kolaylaştıracağını iddia ederek ve insanları buna inandırarak ayakta kalıyor. Halbuki aslında hayatı kolaylaştırabilecek tek yol, insanın yeterliliklerini ve gücünü artırabilmesidir. Ruhsal gelişmesi yüksek bir insan başına gelebilecek her şeye dayanabilir ve yapay çözümlerin peşinden gitmez. Eğer insan her şeyi para ile çözmeye kalkarsa, para kazanma dışında hiçbir yeterlilik geliştirmesine gerek kalmaz ve ruhsal gelişme de olmaz.
Ruhsal gelişmenin önemli bir ayağını mütevazılaşma oluşturur. İnsan kendisini ne kadar önemsiyorsa hayatı o kadar zordur. Kendini fazla önemseyen bir insan kendisinden fazla şeyler bekler. Mükemmeliyetçidir, fedakârlıkların ölçüsünü kaçırır. Genellikle kendini fazla önemseyen insanlar kendilerini suçlama ve beğenmeme eğilimindedirler çünkü kendilerinden beklentileri yüksektir. Çoğu zaman kendilerine haksızlık yaparlar ve hayatlarını gereksiz yere çok zorlaştırırlar.

“Başarı” kavramını doğru yere oturtmadan tuzaklardan kaçınamazsınız!
Kurumsal diye nitelendirilen firmaların en önemli bölümlerinden bir tanesi, “insan kaynakları”dır. Bu bölümün görevi çalışanları ellerinde kırbaç olmadan köleleştirmenin tekniklerini uygulamaktır. Aslında çalışan insanlar belli bir ücret karşılığında emeklerini satmaktadır; iş sözleşmesi bunu belgeler. Fakat kurumsal firmalar belli etmeden çalışanların ruhlarını da almaya, onları kendilerine ait birer makineye, köleye çevirmeye uğraşmaktadır. Kurumsal firmanın üst düzey yöneticilerinden bütün hayatlarının firma haline gelmesi, en büyük önceliğin firma olması, hiçbir ahlaki kaygının firma çıkarlarının önüne geçmemesi açıkça beklenmektedir. İnsanların özel hayatlarına, çocuklarına düşkünlükleri giderek firmanın kendisini ikinci planda kalmış olarak algılamasına yol açmakta ve firmayı rahatsız etmektedir. İnsanlar bütün bu beklentilere başarı kaygısıyla uyum sağlamaya çalışmaktadır.
Böyle bir uygulama tarihte yeniçerilik, lejyonerlik, samuraylık gibi devşirmeci sistemlerde görülmüştür. Bu devşirme sistemlerinde kişilerin evlenmesi ve bir özel hayat kurması istenmezdi. Gidişat, bir dur diyen olmazsa yeni bir devşirme sisteminin oluşması doğrultusunda. Buradaki zayıf halka, başarıya güdülenmiş olmaktan kaynaklanıyor. Çocuklarınızı, başarılı olsunlar derken birilerine köle yapmayın!

Kendiniz bakabilecekseniz çocuk sahibi olun!
Anneleri tarafından büyütülmeyen bebekler gelecekte ağır sorunları olan insanlar olacaklardır. Bu gerçeği gecikmeden, acilen görmemiz gerekir. Bebeklikte eksik annelik almış olmak insanın haset duygusunun çok yüksek olmasına ve ruhsal enerjinin de öfkeli bir içerik taşımasına yol açar. Bu insan bütün hayatı boyunca bu ruhsal enerji ile ve kendisini yakan bir haset duygusuyla yaşamak zorunda kalacaktır. Kendisi de dahil, yatırım yaptığı, sevdiği her varlığa bir yandan da öfke duyacaktır. Sevdiklerine ve kendisine karşı evhamlı olacak, her an onlara kötü bir şey olacakmış korkusu ile yaşayacaktır, bunun nedeni, ruhsal enerjisinde sevgi kadar öfkenin de ağırlıkta olmasıdır. Hasedi yüzünden yakın ilişki sürdüremeyecek, insanların iyiliğini isteyemediği için dostluk yapamayacaktır. Hasedi olan insanlar, belli etmeseler de hayatın içine giremezler, dışarıdan seyrederler.
Bir insanın ilerde nasıl birisi olacağının belirlendiği en önemli dönem, bebekliktir. Bebeklerin nasıl olsa hiçbir şeyin farkında olmadıklarına ve ona kimin baktığının bir önemi olmadığına inanmak ya bebeklerinden sıkılan annelerin işine gelen tam bir kendini kandırmadır ya da büyük cehalettir. Halbuki doğum sırasında anne karnındaki cennetten ayrılmış ve müthiş bir altüst yaşamış bebeğin annesinin kendisiyle ilişki kurmasına büyük bir ihtiyacı vardır. Bebeğin ihtiyacı olan bütünleşme ilişkisini en iyi, onu doğuran anne kurar çünkü bebeği kendi parçası olarak algılamaya ve bebekle bütünleşmeye en uygun kişi, bebeği karnında taşımış olan kişidir. Doğal olarak ve kendiliğinden, biyolojik anne, bebeği ile ilişki kurar; başka bir insan onun yerini tutamaz.

Aşk evliliği isteyin. Ruhsal olarak yatırım yapamayacağınız, bir süre sonra sıkılacağınız insanla evlenmeyin!
Günümüz dünyasının en büyük kaybı, aşk ve sevgi döneminin bitmiş olmasıdır. İnsanlar eskiden birbirlerine büyük bir ruhsal yatırım yapar ve beraber bir hayat oluşturmaya, bu hayatı anlamlandırmaya ve beraber mutlu olmaya çalışırlardı. İnsanlar, mutluluğun ancak özel hayat alanında bulunabileceğini, bir sevgi ilişkisi oluşturmadan mutlu olunamayacağını bilirlerdi ve çocuklarını da ilerde bir sevgi ilişkisi oluşturabilecek ve sürdürebilecek şekilde yetiştirirlerdi; ağırlık, çocuğun başarılı olmasına verilmezdi. Bugünün ailesi aşktan çok, iyi bir ortaklık olmaya çalışıyor. Her iki tarafın da asıl amacı beraberce sosyal statülerini yükseltmek ve “başarı”. Sevgi, yakınlık, cinsellik, beraber bir sevgi ortamı oluşturma, büyük bir bütünlüğün parçası olabilme gibi var oluşumuzun şekillendiği bebeklik ve çocukluk dönemlerinden getirdiğimiz bütün gerçek ihtiyaçlarımız özel hayat içerisinde karşılanır. Bu ihtiyaçlar bizi hakiki bir insan yapar. Günümüzde bunların yerine başkalarından üstün olmak, en iyi fotoğraf olmak, statü atlamak gibi narsisistik ihtiyaçları koyduk.
Karıkoca olamamış, daha çok para kazanma ve kariyer peşinde koşan insanların çocuk sahibi olmaya kalkıştıklarını sıklıkla görmeye başladık. Bu çiftler daha baştan, doğumdan 2-3 ay sonra işe dönmeyi ve bebeği bir bakıcıya bırakmayı planlayarak çocuk istiyorlar. Bu insanların çocuğu, oluşturdukları fotoğrafın kusursuz olması için istedikleri, böylece eksiksiz olmayı hedefledikleri, aslında ilerde çocuğu olanlara özenmekten ve haset etmekten korunmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Çocuğa, sanki fotoğrafa eklenecek kıymetli bir tabloymuş, değerli bir aksesuarmış, portföyde bulunması gereken statü simgesi bir değermiş gibi yaklaşıldığını görmek insanı şaşırtıyor. Bu insanlar her şeyi, birbirlerini, mutlaka en başta da kendilerini eşya ve oyuncak yerine koyuyorlar. Bir insanın anneyle babayla nasıl bir süreçten geçerek insan olduğunu bilen birisi için, insanları çocuk sahibi olmaya güdüleyen en önemli sebebin eksiksiz bir fotoğraf oluşturma arzusu haline gelmesi, insanlık nereye gidiyor dedirten çok endişe verici bir gelişmedir.


KÜRESEL SİSTEMDE İNSAN KALMAK
Erdoğan Çalak
Hayykitap 2015



ANNELİK VE BABALIK TANIMLARI

Yeterli ve doğru bir annelik ve babalık tanımı yapabilmek için öncelikle “ruhsal yatırım” kavramını ve “sevgi duygusu”nu açmak yerinde olacaktır.


Ruhsal yatırım

Doğduğunda sadece canlı bir varlık olan insanı insanlaştıran etkenin doğumdan sonra annesinden aldıkları olduğunu söylemiştik. Annenin bebeğiyle kurduğu ilişki içinde, öncelikle bebeğin ruhsal malzemesi oluşur fakat aynı zamanda anne, bu ilişki üzerinden bebeğine kendi duygu dünyasından ruhsal malzeme de aktarır. Bebeğin ruhsal malzemesi dediğimiz içerikse, bir yanıyla onun canlılığını muhafaza edebilmesini, acıkmasını, beslenmesini sağlayan enerjidir. Diğer yandan da, bebeğin ruhsal gelişiminin kesintiye uğramaması halinde onun bağlanmasını, sevmesini, haz almasını mümkün kılan bir hale dönüşecek olan enerjidir. Acıkma gibi bedensel ihtiyaçlar dışında bebeğin ruhsal varlığını oluşturacak olan bu enerjiyi, ayrışmış enerji olarak ifade etmek mümkündür. Ayrışmış enerji bebeğin yakın çevresinin, özellikle annesinin sağladığı her türlü olumlu, duyarlı, şefkatli, sıcak, neşeli yaşantıyla, ruhsal yakınlıkla oluşur.

Bebek, annesinin onunla kurduğu ilişki sayesinde ilk aylardan itibaren bu olumlu yaşantıları “iyi” tanımı altında biriktirmeye ve bu alan üzerinden haz duyabilen, annesinden başlamak üzere başkalarıyla ve dünyayla ilişki kurabilen bir varlık haline gelmeye başlar. Bu sayede anne, bebeği için ne oranda iyi ve duyarlı bir anne olabiliyorsa, onun doğumla birlikte getirdiği ham malzemesini o oranda hayata, yaşamaya ve gelecekte sevebilen bir varlık olmaya uygun şekilde ayrıştırır. Anlaşılacağı gibi anne, bebeğin ve giderek çocuğun ruhsal malzemesinin hem niteliğini hem de miktarını oluşturur.