anksiyete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anksiyete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Üç hâkim duygu

Normal bir insanın hayatında hem kendi bütünlüğünü muhafaza etmek, hem dışındaki dünyaya uyum sağlamak, hem de sözgelimi çocuk büyütmek gibi değişik amaçları kapsayan ve değişik duyguları harekete geçiren yaşantılar vardır. Hayatımızı sadece tamamen yeterli ve hazır olduğumuz alanlarda yaşamıyoruz. Kimimiz iş hayatında, kimimiz karşı cinsle olan ilişkisinde, kimimiz de ebeveyn olarak zorlanıyoruz. İnsanlar, fazlasını yapabilmeyi çok isteseler bile, kişilik yapılanmalarının ve ruhsal malzemelerinin dayattığı sınırlar içerisinde var olmak zorundadır; bu sınırların dışında ise yeterli olamadıklarını ve yerlerini dolduramadıklarını görmek zorunda kalırlar. Bütün bu yaşantılar acı, sevinç, kendine güven, yetersizlik, suçluluk gibi birçok duygu oluşturur. Fakat bu duygular herkeste aynı içerikte değildir. Kimisi yaptığı bir yanlışı insani bir hata olarak değerlendirilirken, aynı durum başka birisi için büyük bir utanma konusu olacaktır. Bu farkı, büyük ölçüde “hâkim duygu” oluşturur.
İnsanın nasıl bir dünyada yaşadığını hâkim duygusu ve bununla beraber duygu dünyası belirler. Yaşadığımız dünya korku dolu bir yer midir, içinde sevgi var mıdır, bizi içine kabul etmekte midir, yoksa her an bizi dışlayacak bir yer midir? Böyle olunca, hâkim duygu insanın birçok tutumunu, dünyaya bakışını ve kişilik özelliklerini belirleyecektir. Örneğin korkuları fazla olan bir insanın çok temkinli olması ve hayatın tehlikelerini gözünde büyütmesi beklenir. Bu insanın ebeveyn olduğunda korkularını çocuğa yansıtmaması, çocuğun bu tutumdan etkilenmemesi ve korkak bir çocuk olmaması beklenemez çünkü çocuğunu fazlasıyla korumaya çalışacak ve kendi korkuları yüzünden çocuğun dünyayı olduğundan daha tehlikeli bir yer olarak algılamasına yol açacaktır. Bu kişi, çocuğun yaşam deneyimini fazlasıyla sınırlar ve ürkek olmasına yol açar. Ebeveyn, çocuğun dış dünyaya yönelmesini geciktirdiği için ebeveyn olarak en uygun büyütme koşullarını oluşturamayacaktır.

Bebeklik dönemine ilişkin bilgi kaynakları

Bebeklerin neler yaşadığını onlardan öğrenmek mümkün olmasa da, bu konuda bir şeyler söyleyebilmenin birkaç yolu vardır. Biri, tabii ki doğrudan bebeklerle ve anne bebek ilişkisiyle ilgili gözlemlerdir. Diğeri, bunama gibi, organik kökenli, beynin korteks kısmında ağır bir yıkımının neden olduğu tablolarla ilgili gözlemlerdir. Yıkımın ilerlemesiyle adeta basamak iniyormuş gibi hastanın tekrar çocukluğa, erken çocukluğa ve bebekliğe indiğini görürüz. Bu tablolarda beynin zihinsel faaliyeti gerçekleştiren kısmı tamamen ortadan kalkmakta ve hastalığın ilerleyen dönemlerinde, hasta kendi bebekliğine tam bir geri dönüş yaşamaktadır. Böyle bir hastada fantezi dünyasının içeriğinin nasıl değiştiğini, kavramların ve soyutlama kabiliyetinin nasıl yok olduğunu, geriye gidildikçe dürtülerin nasıl sapkın özellikler göstermeye başladığını, nesne ilişkilerinin giderek parçalı hale geldiğini, hem nesnelerin hem de benliğin bütünlüğünün nasıl bozulduğunu çok acı verici bir biçimde gözlemek mümkündür.
Gerçekten de, çok büyük bir emekle ve disiplinle oluşmuş bir insanın tekrar küçük bir çocuğa ve bebeğe dönüşmesi dışarıdan gözleyenler için, hele de bu insanın yakınları için çok sarsıcı ve acılı bir deneyimdir. Belki burada bize avuntu verebilecek tek şey, hastanın durumu bu kadar farkında olmadan yaşamakta olduğudur. Hastalığın başlangıç dönemlerinde kişi durumunu değerlendirebilecek haldedir ve buna uygun bir ruh hali oluşur. Korkmakta, acı çekmektedir, başkalarına muhtaç hale gelmek onu mutsuz, kuşkucu ve huysuz yapar. Fakat bir süre sonra, hastanın gerçeklikle ilişkisi zayıfladıkça -ki bu da çocuksulaşmanın bir parçasıdır- durumunu değerlendirme yeteneğini kaybeder. Giderek, kendi dünyasında yaşayan küçük bir çocuğa dönüşür. Hastalık ilerledikçe, hastalığın neden olduğu ruhsal acı da ortadan kalkar.

BEBEĞİN İNSANLAŞMA SÜRECİ

Kendini kötü hissetmek olarak adlandırdığım ruhsal durumun oluşmasına yol açan duygu karışımının insanlık kültürü içinde tek bir tanımı yoktur. Belki de bu tanımsızlığın nedeni, bu duygunun taşınamaz nitelikte olmasıdır; bu yüzden travmatiktir ve insanlık kültürünün tam içinde değildir, kıyısındadır. Bebeklikteki ruhsal enerjinin niteliği bir kültür oluşturmaya yeterli olamayacak kadar öfke doludur ve yok edicilik gücü çok yüksektir. Bunun yanında, bebek her an yok olma korkusu içindedir ve ancak dış koşullar durumuna uygun hale getirilebildiğinde öfkesiz olabilir. Bebeğin öfkesinin içeriği yangın gibi, yiyip yutmak gibidir. Bebeğin bu yok edici öfkesi, insanın doğuştan bir kültür varlığı olmadığını, başlangıçta yok edici bir varlık olduğunu gösterir. İnsan yavrusu, çocukluğu boyunca önce annesi, sonra da babası tarafından, onlardan aldığı sevgiyle bir kültür varlığına dönüşecektir.
Kendini kötü hissetme halinin duygusal içeriğinin öfke, korku, gerginlik ve sıkıntı duygularının bir karışımı olduğunu anlatmıştım. Bu duygu karışımı ilkin ve en yoğun olarak doğum sırasında ortaya çıkar. Doğumla beraber insan yavrusu yok olmayı ve hiç olmayı, korku ve öfkeyle dolmayı deneyimler. Bu yaşantı muazzam bir altüst oluşa yol açar ve doğum, her insan için hayat boyunca yaşanabilecek en büyük travmayı oluşturur. Bebeklik boyunca bu duygunun doğuma oranla daha hafif şekilleri bebeğin ihtiyaçlarına duyarlılık gösterilmeyen veya onda gerginliğe yol açan her durumda ortaya çıkar. Doğumu sadece hatırlatacak şiddette ortaya çıkması bile bebekte travmatik bir etki oluşturur. Daha hafif durumlar bebeğin huzursuzlanmasına ve ağlamasına yol açar.

Bebeklik dönemi ve psikosomatik bozukluklar

Bebeğin kişilik organizasyonu, başlangıçtan itibaren yok edici öfkeden kaçınmak üzerine oluşur. Kişilik organizasyonunun bu doğrultuda başvurduğu en temel yol, bebeksi fantezi dünyasını bırakmamak olarak adlandırılabilecek olan, anne karnındaki algı biçimini elde tutmaya çalışmaktır. Bunun yanında uyku, fizyolojik olarak anne karnına dönüşü sağlayarak, öfke sonucu bozulan dengenin tekrar oluşturulması için çok kıymetli bir imkân yaratır. Yok edici öfkeden kaçınmak için bulunmuş olan bir diğer yol ise, gerginlik veren şeyi dışarı atmaktır. Genel olarak iyiyi içeri almak, kötüyü dışarı atmak gibi bir prensip, bir refleks gibi çalışır (introjeksiyon-projeksiyon sistemi).
Bebekliğin ilk aylarında öfke, bağırsaklar yoluyla dışarı atılmaya çalışılır. Bir süre sonra bebek, deneyimleri sonucu, meme emmenin kendisini rahatlattığını öğrenir. Böylece, “rahatlatıcı olanı içine almak-gerginlik vereni dışarı atmak” olarak tanımlanabilecek bir tutum geliştirir. Bu tutum, bebeğin ilk savunma mekanizmasını oluşturur. Bebek, memenin veya besinin iyi gelmesinin, bağırsaklardaki gerginlik veren gazın veya dışkının dışarı atılmasının rahatlatıcı etkisini içselleştirir ve iyiyi içeri alan, kötüyü dışarı atan bir “emme basma tulumba” gibi çalışır.

Anksiyete ve panik atak (nörotik anksiyete)

Anksiyete terimi ile anlatılan duygu durumu geniş bir duygu spektrumunu kapsar. Anksiyetenin en büyüğü, doğum travmasıdır; doğum travmasından daha hafif ve daha küçük bir hiçleşme deneyimi yaşatan ve kendilikte mutlaka bir parçalanma oluşturan biçimlerine ise psikotik anksiyete diyoruz. Psikotik anksiyete söz konusu olduğunda kişi yıllarca normal bir hayat yaşayamayacak kadar sarsılır, çoğu kişi de hiçbir zaman eski haline dönemez.
Anksiyete sırasında ortaya çıkan korkular, derinliği konusunda bilgi verir. Büyük anksiyetelerde yok olma, parçalanma, hiçleşme, çıldırma korkuları oluşurken, hafif anksiyetelerde kalp krizi, ölüm, hava yetmediği için boğulma gibi korkular oluşur. Ağır anksiyeteler kişide bir çeşit travma durumu oluştururken, hafif olanların tesiri daha kısa zamanda geçer. Ağır anksiyeteler, kişilik örgütlenmesi bebeksi olan insanlarda, hafif olanlar ise daha üst kişilik örgütlenme düzeylerinde görülür.
Bundan da anlaşılıyor ki, “kendini kötü hissetme” olarak ifade ettiğim ruhsal durum sadece bebeklerde veya kişilik örgütlenme düzeyi “kendini kötü hissetmekten kaçınma” üzerine oluşmuş kişilerde görülmez. Bu duyguyla daha üst örgütlenme düzeylerinde de sıklıkla karşılaşırız, ancak şu farkla ki, kişilik örgütlenme düzeyinin yükseldiği durumda öfke içeriği azalmıştır. Ayrıca, daha üst örgütlenme düzeylerinde bastırma savunma mekanizması kullanabildiği için, öfkenin bir kısmının bastırılması da söz konusudur. Bu durumda sıkıntı ve korku öne çıkar. Bu anlamdaki kendini kötü hissetme biçimine, “anksiyete nöbeti-panik atak” diyoruz. Çoğu zaman nedeni, kişilik yapılanmasının dengede tutulabilmesi için gereken önceliklerin kişinin içinde bulunduğu hayat koşulları içinde gerçekleştirilememesi ve öfke miktarının rahatsız edecek boyutlara gelmesidir. Buradaki öfke, daha alt kişilik örgütlenmesinde olduğu kadar yok edici değildir. Öfkenin artmaması veya denetim altında tutulabilmesi için çeşitli yollar bulunmuştur.