Kendini kötü hissetmek olarak adlandırdığım ruhsal durumun oluşmasına yol açan duygu karışımının insanlık kültürü içinde tek bir tanımı yoktur. Belki de bu tanımsızlığın nedeni, bu duygunun taşınamaz nitelikte olmasıdır; bu yüzden travmatiktir ve insanlık kültürünün tam içinde değildir, kıyısındadır. Bebeklikteki ruhsal enerjinin niteliği bir kültür oluşturmaya yeterli olamayacak kadar öfke doludur ve yok edicilik gücü çok yüksektir. Bunun yanında, bebek her an yok olma korkusu içindedir ve ancak dış koşullar durumuna uygun hale getirilebildiğinde öfkesiz olabilir. Bebeğin öfkesinin içeriği yangın gibi, yiyip yutmak gibidir. Bebeğin bu yok edici öfkesi, insanın doğuştan bir kültür varlığı olmadığını, başlangıçta yok edici bir varlık olduğunu gösterir. İnsan yavrusu, çocukluğu boyunca önce annesi, sonra da babası tarafından, onlardan aldığı sevgiyle bir kültür varlığına dönüşecektir.
Kendini kötü hissetme halinin duygusal içeriğinin öfke, korku, gerginlik ve sıkıntı duygularının bir karışımı olduğunu anlatmıştım. Bu duygu karışımı ilkin ve en yoğun olarak doğum sırasında ortaya çıkar. Doğumla beraber insan yavrusu yok olmayı ve hiç olmayı, korku ve öfkeyle dolmayı deneyimler. Bu yaşantı muazzam bir altüst oluşa yol açar ve doğum, her insan için hayat boyunca yaşanabilecek en büyük travmayı oluşturur. Bebeklik boyunca bu duygunun doğuma oranla daha hafif şekilleri bebeğin ihtiyaçlarına duyarlılık gösterilmeyen veya onda gerginliğe yol açan her durumda ortaya çıkar. Doğumu sadece hatırlatacak şiddette ortaya çıkması bile bebekte travmatik bir etki oluşturur. Daha hafif durumlar bebeğin huzursuzlanmasına ve ağlamasına yol açar.
korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
II HAYATTA KALMA DÜRTÜSÜ
Var oluşunu güvence altına alma ihtiyacı
“Kendini kötü hissetmekten kaçınma” üzerine kurulmuş kişilik örgütlenmesi, çocukta onu dış gerçekliğe yönelten uygun bir gelişme ortamı ve bu yönelimin sürmesini sağlayacak anne desteği varsa, bir üst kişilik örgütlenmesine dönüşür. Bu daha üst düzeyin kişilik örgütlenmesinin hâkim duygusunu, “tehlikeler karşısında duyulan korku” ve bunun harekete geçirdiği “hayatta kalma dürtüsü” oluşturur.
Hayatta kalma dürtüsü, tüm canlıların ruhsal enerjisinin dolaysız tezahürüdür; canlı kalmasını sağlayacak enerjisi olmayan varlık ölür. Ruhsal enerjinin olduğu her yerde hayatta kalma, kendini sürdürme ihtiyacı da olacaktır. Yeni doğan bebekte bu dürtünün her şeyi içine alma, kendine katma isteği olarak başlangıçta yeme, emme arzusu ve eliyle dokunduğu her şeye sarılma ve bırakmama -avuç içinin dokunma refleksi- şeklinde gözlemlendiğini ifade etmiştim. Anlaşılıyor ki, doğumla birlikte açığa çıkan orijinal ruhsal enerji hayatta kalmaya hizmet edecek niteliktedir. Hayatta kalma dürtüsünün başlangıçta bilinci yoktur. Bu bilincin ve hayatta kalma arzusunun ruhsal/duygusal tezahürü olan korku duygusunun oluşabilmesi için tehlikelerin algılanmış ve hayatta kalmanın bir çaba gerektirdiğinin anlaşılmış olması koşulu vardır. Oysa hatırlanacağı gibi, bebeğin korkusu doğum travması sırasında oluşan, hiç olma deneyimine bağlı “yok olma” korkusudur.
“Kendini kötü hissetmekten kaçınma” üzerine kurulmuş kişilik örgütlenmesi, çocukta onu dış gerçekliğe yönelten uygun bir gelişme ortamı ve bu yönelimin sürmesini sağlayacak anne desteği varsa, bir üst kişilik örgütlenmesine dönüşür. Bu daha üst düzeyin kişilik örgütlenmesinin hâkim duygusunu, “tehlikeler karşısında duyulan korku” ve bunun harekete geçirdiği “hayatta kalma dürtüsü” oluşturur.
Hayatta kalma dürtüsü, tüm canlıların ruhsal enerjisinin dolaysız tezahürüdür; canlı kalmasını sağlayacak enerjisi olmayan varlık ölür. Ruhsal enerjinin olduğu her yerde hayatta kalma, kendini sürdürme ihtiyacı da olacaktır. Yeni doğan bebekte bu dürtünün her şeyi içine alma, kendine katma isteği olarak başlangıçta yeme, emme arzusu ve eliyle dokunduğu her şeye sarılma ve bırakmama -avuç içinin dokunma refleksi- şeklinde gözlemlendiğini ifade etmiştim. Anlaşılıyor ki, doğumla birlikte açığa çıkan orijinal ruhsal enerji hayatta kalmaya hizmet edecek niteliktedir. Hayatta kalma dürtüsünün başlangıçta bilinci yoktur. Bu bilincin ve hayatta kalma arzusunun ruhsal/duygusal tezahürü olan korku duygusunun oluşabilmesi için tehlikelerin algılanmış ve hayatta kalmanın bir çaba gerektirdiğinin anlaşılmış olması koşulu vardır. Oysa hatırlanacağı gibi, bebeğin korkusu doğum travması sırasında oluşan, hiç olma deneyimine bağlı “yok olma” korkusudur.
Omnipotansın anneye aktarılamaması
Kişilik organizasyonunun hayatta kalma becerilerinin artırılmasına yönelmesinin ön koşullarından biri, çocuğun 1-1,5 yaş arasında anneyi bırakıp onun yerine dış dünyayı kendisine yatırım nesnesi haline getirebilmiş olmasıdır. Bu sırada dünyayı keşfetme ve fethetme gayreti içerisinde canı fazlasıyla yanan çocuk becerileri arttıkça tehlikelerin de azaldığını fark eder. Daha önce bir çekmeceyi karıştırırken elini sıkıştıran çocuk, bu olmadan da çekmeceyi karıştırabileceğini öğrenir, düşmeden koşabileceğini anlar. Bu deneyimleri yaşamış bir çocukta yeni beceriler geliştirmek ve kendisini geleceğe hazırlamak veya daha önce öğrendiği bir şeyi tekrar ederek pekiştirmek temel amaç haline gelir. Ancak önce, bunu yapamayan çocukların durumuna değinmekte fayda var.
Çocuğun tehlikeleri, öğrenerek ve kendini geliştirerek azaltabileceğini anlayamaması veya bu anlayışı hayata tam olarak geçirememesi, onun dış dünyaya yönelmesini engeller. Bu durum kendisini çocuğun özelliklerinde gösterir. Ortaya çekingen, ürkek, denemekten kaçınan, bu yeni duruma uyum sağlamakta zorlanan, yabancı bir yere gidildiğinde annesinin yanından ayrılmayan bir çocuk çıkar. Bu çocuk dünyanın tehlikeli bir yer olduğunu algılamış ve dünyaya yönelmemeyi seçmiştir çünkü deneyip öğrenmeye, bu sırada canının yanmasını göze almaya cesareti yoktur. Bunun bir başka ifadesi, çocuğun onunla güçlü bir ruhsal bağ kurmuş bir annesinin ve yeterince ayrışmış ruhsal enerjisinin olmadığıdır.
Bu durumda çocuk büyük bir olasılıkla bebeksi omnipotan fantezilerini muhafaza etmek zorunda kalır, kendini devamlı kötü hissetmekten ancak bu fantezilere olan inancını sürdürerek kaçınabilir. Gerçeğe yeterince yönelemez ve “kendini kötü hissetmekten kaçınma” üzerine oturan kişilik örgütlenmesi sürer. Kendisini olduğundan daha yeterli ve mükemmel, hatta insanüstü olarak addetmeyi sürdürmek zorunda kalır.
Çocuğun tehlikeleri, öğrenerek ve kendini geliştirerek azaltabileceğini anlayamaması veya bu anlayışı hayata tam olarak geçirememesi, onun dış dünyaya yönelmesini engeller. Bu durum kendisini çocuğun özelliklerinde gösterir. Ortaya çekingen, ürkek, denemekten kaçınan, bu yeni duruma uyum sağlamakta zorlanan, yabancı bir yere gidildiğinde annesinin yanından ayrılmayan bir çocuk çıkar. Bu çocuk dünyanın tehlikeli bir yer olduğunu algılamış ve dünyaya yönelmemeyi seçmiştir çünkü deneyip öğrenmeye, bu sırada canının yanmasını göze almaya cesareti yoktur. Bunun bir başka ifadesi, çocuğun onunla güçlü bir ruhsal bağ kurmuş bir annesinin ve yeterince ayrışmış ruhsal enerjisinin olmadığıdır.
Bu durumda çocuk büyük bir olasılıkla bebeksi omnipotan fantezilerini muhafaza etmek zorunda kalır, kendini devamlı kötü hissetmekten ancak bu fantezilere olan inancını sürdürerek kaçınabilir. Gerçeğe yeterince yönelemez ve “kendini kötü hissetmekten kaçınma” üzerine oturan kişilik örgütlenmesi sürer. Kendisini olduğundan daha yeterli ve mükemmel, hatta insanüstü olarak addetmeyi sürdürmek zorunda kalır.
KİŞİLİK ÖRGÜTLENMESİNİN DÖNÜŞEMEMESİNİN SONUÇLARI-2-3 YAŞ
Yansıtılmış korkunun izleri bütün erken çocukluk ve çocukluk çağı boyunca görülür. Çocuk karanlıkta kalamaz, korku filmlerinden çok fazla etkilenir. Canavar, cadı, kötü ruh, uzaylı gibi, öfkesini yansıttığı çeşitli kötülük imgeleri yaratmıştır. Çocukluk çağı boyunca bu korku azalarak devam eder ve azaldıkça, tekinsiz bir dünya algısına ilişkin korkuların ya da masalsı korkuların yerini daha somut korkular alır. Çocuğun bu aşamaya kadar gelebilmesi, en uygun koşullarda 3 yaşını bulur. Düşmanlara karşı en büyük güvenceyi baba sağlayacağı için, giderek çocuk babayı yüceltir. Bununla beraber, özellikle dış dünyaya yönelmiş olan ve burayı tehlikeli bir yer olarak algılayan erkek çocuğun babaya olan ruhsal yatırımı hızla artar. Çocukların, onları ayakta tutan bir sevgi enerjisine büyük ihtiyaç duyduklarını ve bu enerjiyi alabildikleri ebeveyne yöneleceklerini hatırlatmakta yarar var. Çocukların anneye ya da babaya yöneliminde bu enerji ihtiyacının büyük bir payı vardır.
Çocuklar bu kadar büyük bir korku içindeyken bir yandan da kendilerine masallar anlatılmasından, çizgi filmler seyretmekten fazlasıyla hoşlanırlar. Masallar hem korkutucu imgeler, hem de çok güçlü kahramanlar barındırır ve hep, iyi olanlar kazanır, sonunda mutlu olurlar. Bu yönüyle masallar rahatlatıcıdır. Öte yandan, masallar ve çizgi filmler çocuğun savunma mekanizmalarını kullanarak yaygın ve çok rahatsız edici olabilecek korkularını belli imgelere bağlayabilmesini kolaylaştırır. Çocuğun yok edici öfkesini yansıtmak için kullanacağı imgeler değiştiği için, severek dinlediği masallar ve seyrettiği filmler de zaman içinde değişir. Böylece çocuk yok edici öfkesini bu öfkenin içeriğine uygun imgelere yansıtarak büyümesini sürdürür.
Çocuklar bu kadar büyük bir korku içindeyken bir yandan da kendilerine masallar anlatılmasından, çizgi filmler seyretmekten fazlasıyla hoşlanırlar. Masallar hem korkutucu imgeler, hem de çok güçlü kahramanlar barındırır ve hep, iyi olanlar kazanır, sonunda mutlu olurlar. Bu yönüyle masallar rahatlatıcıdır. Öte yandan, masallar ve çizgi filmler çocuğun savunma mekanizmalarını kullanarak yaygın ve çok rahatsız edici olabilecek korkularını belli imgelere bağlayabilmesini kolaylaştırır. Çocuğun yok edici öfkesini yansıtmak için kullanacağı imgeler değiştiği için, severek dinlediği masallar ve seyrettiği filmler de zaman içinde değişir. Böylece çocuk yok edici öfkesini bu öfkenin içeriğine uygun imgelere yansıtarak büyümesini sürdürür.
KORKULAR
Çocukluk korkuları içerisinde, yansıtılan öfkeden kaynaklanan korkular çok büyük bir yer tutar. Çocuğun korkusu, onun anne babasına duyduğu ihtiyacı kabullenmesini zorunlu hale getirir. Aile ortamının bir çocuğun hayatında bu kadar belirleyici bir yeri olması, yansıtılan korku sayesindedir. Sokak çocukları da hep grup halinde yaşar ve tiner alma ihtiyaçlarını, “korkum geçiyor,” diye tanımlarlar. İnsanlık tarihine baktığımızda, toplumsal bir sisteme duyulan ihtiyacın çok büyük bir kısmını yansıtılmış öfkenin neden olduğu korkuların oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Korkuların büyük bir kısmının insanın kendisini doğru idare etmesine ve geliştirmesine hizmet ettiğini de söylemeliyim. Asıl sorun, korkuları yanlış yollardan gidermeye çalışmanın sonucunda oluşur. Örneğin hayatın çok zor olduğunu anlamış bir çocuk para sahibi olmanın her sorununu çözeceğine inanmışsa, burada çok fazla sorun oluşmaya başlar. Birçok ailede en fazla konuşulan konu paradır, her şey gelir sonunda paraya dayanır. Bu tip bir ailede büyütülmüş bir çocuk kendisinden para kazanmayı bilmekten başka bir yeterlilik beklemeyebilir. Dünyayı ve hayatı böyle algılayan bir insan için her şey bir araca, mala dönüşür ve her şeyin bir fiyatı vardır. Ortaya hayatın birçok alanında son derece yetersiz, dostluk ve arkadaşlık yapamayan, insan sevemeyen, bir ilişki götüremeyecek nitelikte ağır kişilik bozukluğu olan bir insan çıkar. Böyle bir insan, parası varsa kimseye muhtaç olmayacağını zanneder. Halbuki çoğu kez para ile tuttuğu insanlara muhtaç olur ve onların oyuncağı haline gelir.
Çocuğun yürümeye başladıktan sonraki koşulları bu hayat döneminin geride bırakılıp bir üst aşamaya geçilmesine olanak sağlayacak şekilde oluşmamışsa, korku tarafından yönetilen bir insan olur. Hayatı tedbirler alarak, bütün aksilikleri kontrol altında tutmaya, acı verici olaylardan kaçınmaya çalışarak geçer; aşırı kontrolcü bir yapı geliştirir. İnsanın yeterliliği ve becerileri, çalışkanlık, disiplin, sabır, metanet gibi özellikleri hayatta kalmasını temin edecek ölçüye varamıyorsa veya duygusal olarak yakınlarını kaybetmek, hastalık gibi durumların altından kalkabilecek hale gelemiyorsa, ister istemez korkuları da fazla olacaktır. Ayrıca küçük düşme, statü kaybetme, beğenilmeme, başarısız olma gibi narsisistik içerikli korkuların da insanların hayatında çok büyük bir yer tuttuğunu ve korkulardan kurtulmanın büyük ölçüde sadeleşme ve mütevazılaşma ile ilgili olduğunu belirtmeliyim.
Genel anlamda, maddi veya manevi varlığımız dış koşulların etkisine çok açıksa, korkularımız da fazla olur. Korkunun yönetimine girmiş erişkin bir insanda bu duygu kendini farklı biçimlerde gösterir.
Korkuların büyük bir kısmının insanın kendisini doğru idare etmesine ve geliştirmesine hizmet ettiğini de söylemeliyim. Asıl sorun, korkuları yanlış yollardan gidermeye çalışmanın sonucunda oluşur. Örneğin hayatın çok zor olduğunu anlamış bir çocuk para sahibi olmanın her sorununu çözeceğine inanmışsa, burada çok fazla sorun oluşmaya başlar. Birçok ailede en fazla konuşulan konu paradır, her şey gelir sonunda paraya dayanır. Bu tip bir ailede büyütülmüş bir çocuk kendisinden para kazanmayı bilmekten başka bir yeterlilik beklemeyebilir. Dünyayı ve hayatı böyle algılayan bir insan için her şey bir araca, mala dönüşür ve her şeyin bir fiyatı vardır. Ortaya hayatın birçok alanında son derece yetersiz, dostluk ve arkadaşlık yapamayan, insan sevemeyen, bir ilişki götüremeyecek nitelikte ağır kişilik bozukluğu olan bir insan çıkar. Böyle bir insan, parası varsa kimseye muhtaç olmayacağını zanneder. Halbuki çoğu kez para ile tuttuğu insanlara muhtaç olur ve onların oyuncağı haline gelir.
Çocuğun yürümeye başladıktan sonraki koşulları bu hayat döneminin geride bırakılıp bir üst aşamaya geçilmesine olanak sağlayacak şekilde oluşmamışsa, korku tarafından yönetilen bir insan olur. Hayatı tedbirler alarak, bütün aksilikleri kontrol altında tutmaya, acı verici olaylardan kaçınmaya çalışarak geçer; aşırı kontrolcü bir yapı geliştirir. İnsanın yeterliliği ve becerileri, çalışkanlık, disiplin, sabır, metanet gibi özellikleri hayatta kalmasını temin edecek ölçüye varamıyorsa veya duygusal olarak yakınlarını kaybetmek, hastalık gibi durumların altından kalkabilecek hale gelemiyorsa, ister istemez korkuları da fazla olacaktır. Ayrıca küçük düşme, statü kaybetme, beğenilmeme, başarısız olma gibi narsisistik içerikli korkuların da insanların hayatında çok büyük bir yer tuttuğunu ve korkulardan kurtulmanın büyük ölçüde sadeleşme ve mütevazılaşma ile ilgili olduğunu belirtmeliyim.
Genel anlamda, maddi veya manevi varlığımız dış koşulların etkisine çok açıksa, korkularımız da fazla olur. Korkunun yönetimine girmiş erişkin bir insanda bu duygu kendini farklı biçimlerde gösterir.
Ölüm korkusu
Ölüm korkusu, doğum travmasıyla birlikte yok oluşu ve hiçlik deneyimini yaşamış olan insanın duygu dünyasının bir parçasıdır. “Ölüm”, insan olma kaderinin hoşa gitmeyen ama kaçınılmayacak sonu olarak algılanır ve kabul edilmesi en zor gerçekliktir denebilir. Birçok insan için lafta kabul edilebilen ama duygusal düzeyde inkâr edilen bir olgudur. Özellikle “kendini kötü hissetmekten kaçınma” kişilik örgütlenme düzeyinde olan kişiler ölümü gerçek anlamıyla kabul edemezler. Bu düzeyde, insanın inanç sistemi ne olursa olsun, duygu düzeyinde ölüm, yok oluş olarak algılanır. Yok oluş hiçbir canlının kabul edebileceği bir gerçeklik değildir; canlılığın doğasına terstir. Ölüm, ancak sevme kapasitesinin arttığı ve yok olma korkularının ortadan kalktığı üst kişilik örgütlenme seviyelerinde duygu düzeyinde de kabul edilebilir hale gelir.
Bütün canlılarda gözlediğimiz, varlığını ve bedenini koruma duygusu, canlılığın korunmasına hizmet eder. Aslında bu korunma ihtiyacı sadece canlılarda değil, organize olmuş bütün sistemlerde görülür. Maddenin moleküler yapısından mineral kristallerine, devletlere, toplumlara, bakterilere kadar, canlı ya da cansız, her sistemde kendi varlığını sürdürme refleksi vardır. İnorganik, organik dünyada ve daha belirgin olarak hayvan dünyasında neredeyse bir refleks gibi etkin olan bu duygu, insanda daha karmaşıktır çünkü insan, yok oluşu deneyimlemiş bir varlıktır. Yok olma duygusunun en derin biçimini gerçekten yok olarak, bir hiçe dönüşerek doğumda, daha sonra da daha hafif dozlarda bebekliğindeki öfkeli yaşantılar içinde tanımıştır.
Yeni doğan bir bebek ilk üç ayda, yok edici öfkesinin içinde yavaşça oluşan iyi anne imgesini defalarca yok ettiğini, onunla beraber kendisinin de yok olmaya başladığını deneyimlemiştir. Bu durumun “kıyamet” olduğunu bilir. Kronik şizofrenide bu durum tekrar eder; hasta, dünyasını kaybeder ve tamamen fantezi dünyasına çekilir.
Kıyamet deneyimini tanıyan bir varlık olarak insan için ölüm korkusu iki ana unsurdan oluşur. Birincisi, canlı bir varlık olmanın tabiatından kaynaklanan, canlılığın son bulmasından duyulan korkudur; bu, hayatta kalma dürtüsünü harekete geçirir. İkincisiyse, ruhsal olarak “yok olma”, yeniden “hiç olma” korkusudur; aslında ruhsal organizasyonun çökmesi korkusudur. Bu ikinci korku insana özgüdür ve insanlar bunu “delirme”, “çıldırma” korkusu olarak nitelerler. Delirme korkusu aslında ruhsal olarak yok olma korkusudur. Ölüm korkusunun bu ikinci unsuru, yok olma korkusu insanın kişilik organizasyonu ne kadar bebeksiyse, yani ruhsal enerjisindeki öfke oranı ne kadar yüksekse, o kadar fazladır ve bu da ölüm korkusunun büyük olmasına yol açar.
Kişinin ruhsal organizasyon düzeyi yükseldikçe ve ruhsal enerjisindeki yok edici öfke oranı azalıp sevme kapasitesi arttıkça yok olma korkusu da azalır, hatta tamamen ortadan kalkabilir. “Gerçeklik sevgisi” olarak adlandırdığım kişilik örgütlenmesi düzeyine çıkabilen insanlar zaten omnipotanslarını geride bıraktıkları ve hayatı ölüm gerçeğiyle beraber sevebilecek hale geldikleri için, onlardaki ölüm korkusu büyük ölçüde canlılığın korunması içeriğinden ibaret hale gelir. Az sayıda insanın eriştiği bu düzeyde zaten psişik organizasyonun çökme tehlikesi geride bırakılmıştır. Sevme kapasitesi artmış bir insan için ölüm yok oluş olmaktan çıkar. Bunu hissetmek için, herhangi bir dinin sadık bir uygulayıcısı olmak anlamında dindarlığa, klasik anlamda cennet, cehennem ve öteki dünya tasavvurlarına ihtiyaç yoktur. Canlılığını kaybetme korkusu anlamında ise ölüm korkusu elbette her insan için sürer.
Bütün canlılarda gözlediğimiz, varlığını ve bedenini koruma duygusu, canlılığın korunmasına hizmet eder. Aslında bu korunma ihtiyacı sadece canlılarda değil, organize olmuş bütün sistemlerde görülür. Maddenin moleküler yapısından mineral kristallerine, devletlere, toplumlara, bakterilere kadar, canlı ya da cansız, her sistemde kendi varlığını sürdürme refleksi vardır. İnorganik, organik dünyada ve daha belirgin olarak hayvan dünyasında neredeyse bir refleks gibi etkin olan bu duygu, insanda daha karmaşıktır çünkü insan, yok oluşu deneyimlemiş bir varlıktır. Yok olma duygusunun en derin biçimini gerçekten yok olarak, bir hiçe dönüşerek doğumda, daha sonra da daha hafif dozlarda bebekliğindeki öfkeli yaşantılar içinde tanımıştır.
Yeni doğan bir bebek ilk üç ayda, yok edici öfkesinin içinde yavaşça oluşan iyi anne imgesini defalarca yok ettiğini, onunla beraber kendisinin de yok olmaya başladığını deneyimlemiştir. Bu durumun “kıyamet” olduğunu bilir. Kronik şizofrenide bu durum tekrar eder; hasta, dünyasını kaybeder ve tamamen fantezi dünyasına çekilir.
Kıyamet deneyimini tanıyan bir varlık olarak insan için ölüm korkusu iki ana unsurdan oluşur. Birincisi, canlı bir varlık olmanın tabiatından kaynaklanan, canlılığın son bulmasından duyulan korkudur; bu, hayatta kalma dürtüsünü harekete geçirir. İkincisiyse, ruhsal olarak “yok olma”, yeniden “hiç olma” korkusudur; aslında ruhsal organizasyonun çökmesi korkusudur. Bu ikinci korku insana özgüdür ve insanlar bunu “delirme”, “çıldırma” korkusu olarak nitelerler. Delirme korkusu aslında ruhsal olarak yok olma korkusudur. Ölüm korkusunun bu ikinci unsuru, yok olma korkusu insanın kişilik organizasyonu ne kadar bebeksiyse, yani ruhsal enerjisindeki öfke oranı ne kadar yüksekse, o kadar fazladır ve bu da ölüm korkusunun büyük olmasına yol açar.
Kişinin ruhsal organizasyon düzeyi yükseldikçe ve ruhsal enerjisindeki yok edici öfke oranı azalıp sevme kapasitesi arttıkça yok olma korkusu da azalır, hatta tamamen ortadan kalkabilir. “Gerçeklik sevgisi” olarak adlandırdığım kişilik örgütlenmesi düzeyine çıkabilen insanlar zaten omnipotanslarını geride bıraktıkları ve hayatı ölüm gerçeğiyle beraber sevebilecek hale geldikleri için, onlardaki ölüm korkusu büyük ölçüde canlılığın korunması içeriğinden ibaret hale gelir. Az sayıda insanın eriştiği bu düzeyde zaten psişik organizasyonun çökme tehlikesi geride bırakılmıştır. Sevme kapasitesi artmış bir insan için ölüm yok oluş olmaktan çıkar. Bunu hissetmek için, herhangi bir dinin sadık bir uygulayıcısı olmak anlamında dindarlığa, klasik anlamda cennet, cehennem ve öteki dünya tasavvurlarına ihtiyaç yoktur. Canlılığını kaybetme korkusu anlamında ise ölüm korkusu elbette her insan için sürer.
Belirsizlik korkusu
Belirsizlik, en önemli korkulardan biridir, aslında öngörülemeyen ve denetlenemeyen bir durumun oluştuğu anlamına gelir. Tehlike karşısında tedbirsiz yakalanmak bu sonucu doğuracağı için, tehlikeler karşısında duyulan korku duygusunu uyarması doğaldır. Bu korku türünü sağlıklı bulduğumuza göre, belirsizliğin korku doğurması da doğal kabul edilebilir, ancak katlanılamaz bir rahatsızlık oluşturduğu durumlarda, belirsizliğin kişinin omnipotansını kaybetmesine yol açtığını düşünürüz.
Belirsizlik, korkuya ve kendini kötü hissetmeye karşı oluşturulmuş birçok omnipotan savunmanın kullanılamamasına yol açar. İnsanlar kendilerini korkutan bir duruma önceden düşünerek, ihtimallere uygun planlar yaparak hazırlanırlar; bu süreç korkunun azalmasına ve denetim altına alınmasına yarar. Belirsizlikse bunun oluşmasına izin vermez; planlar yaparak durumu kontrol altında tutma imkânı kalmaz. Belirsizliğe katlanamayan insanlarda korku hızla panik duygusuna ve kendini kötü hissetmeye dönüşür. Bu insanların ayrışmamış öfkeli dürtüleri fazladır ve dehşet duygusuna düşmekten çok korkarlar.
Belirsizlik, korkuya ve kendini kötü hissetmeye karşı oluşturulmuş birçok omnipotan savunmanın kullanılamamasına yol açar. İnsanlar kendilerini korkutan bir duruma önceden düşünerek, ihtimallere uygun planlar yaparak hazırlanırlar; bu süreç korkunun azalmasına ve denetim altına alınmasına yarar. Belirsizlikse bunun oluşmasına izin vermez; planlar yaparak durumu kontrol altında tutma imkânı kalmaz. Belirsizliğe katlanamayan insanlarda korku hızla panik duygusuna ve kendini kötü hissetmeye dönüşür. Bu insanların ayrışmamış öfkeli dürtüleri fazladır ve dehşet duygusuna düşmekten çok korkarlar.
Sevdiklerini kaybetme korkusu
Omnipotans döneminde çocuk kendisini ve annesini yerli yerine oturttuğunda, çaresizliğini, insan olduğunu kabul ettiğinde, sevdiklerini kaybetme korkusunu da hissetmeye başlar. İçinde yaşadığımız dünya, aslında yatırımlandırdığımız insanlardan oluşur; gerçek dünyamız, seçtiğimiz ve bağlandığımız insanlardır. Onları kaybetmek dünyamızı kaybetmek, yok olmaktır. Bu yüzden, bu dünyanın bir parçası olmaya, buradaki insanlara ruhsal yatırım yapmaya, onlara bağlanmaya başlamamızdan itibaren en büyük korkularımızdan biri, sevdiklerimizi kaybetme korkusudur.
Genel olarak, aile içinde büyümüş bir insan, seçtiği insanlarla oluşan dünyasını sevgi üzerine kurmaya çalışır; dış dünya ise bir keşif, deneyim veya kendini gerçekleştirme alanıdır. Bir çocuk için oyun oynadığı arkadaşları, gittiği park veya oyun sahası neyse, bir erişkin için de dış dünya odur. Bir çocuk için akşam eve döndüğünde içine girdiği aile nasıl ki onun gerçek dünyasını oluşturuyorsa, bir erişkinin dünyası da seçtiği ve yatırımlandırdığı insanlardan oluşur.
İnsanın dünyasını sevgi üzerine kurma şansı yoksa, kimseyi o kadar sevemiyorsa, o zaman hayatın anlamı dış dünyada oluşturulacak başarılar ve maceralar olmaya başlar. Çoğu zaman böyle bir insan için en rahatsız edici duygu, can sıkıntısıdır; o da bütün hayatını çeşitli oyalanmalar üzerine kurar. Kimi devamlı mal veya para biriktirerek, kimi önemli bir insan olmaya çalışarak, kimi de sürekli birilerini yenmeye çalışarak yaşamak zorunda kalır. Eğer hayatımızı sadece oyalanma üzerine kurmuyorsak, kaçınılmaz olarak, var oluşumuz gereği sevdiklerimizi kaybetmekten korkarız. Ancak bazı insanlarda bu korkunun bütün hayatı kapsadığını ve neredeyse yönetici duygu haline geldiğini görülür.
Genel olarak, aile içinde büyümüş bir insan, seçtiği insanlarla oluşan dünyasını sevgi üzerine kurmaya çalışır; dış dünya ise bir keşif, deneyim veya kendini gerçekleştirme alanıdır. Bir çocuk için oyun oynadığı arkadaşları, gittiği park veya oyun sahası neyse, bir erişkin için de dış dünya odur. Bir çocuk için akşam eve döndüğünde içine girdiği aile nasıl ki onun gerçek dünyasını oluşturuyorsa, bir erişkinin dünyası da seçtiği ve yatırımlandırdığı insanlardan oluşur.
İnsanın dünyasını sevgi üzerine kurma şansı yoksa, kimseyi o kadar sevemiyorsa, o zaman hayatın anlamı dış dünyada oluşturulacak başarılar ve maceralar olmaya başlar. Çoğu zaman böyle bir insan için en rahatsız edici duygu, can sıkıntısıdır; o da bütün hayatını çeşitli oyalanmalar üzerine kurar. Kimi devamlı mal veya para biriktirerek, kimi önemli bir insan olmaya çalışarak, kimi de sürekli birilerini yenmeye çalışarak yaşamak zorunda kalır. Eğer hayatımızı sadece oyalanma üzerine kurmuyorsak, kaçınılmaz olarak, var oluşumuz gereği sevdiklerimizi kaybetmekten korkarız. Ancak bazı insanlarda bu korkunun bütün hayatı kapsadığını ve neredeyse yönetici duygu haline geldiğini görülür.
Çekingenlik
Çekingenlik, bir korku biçimidir. Çekingen insan tehlikelerden uzak durmaya çalışarak korunma yolunu seçmiştir. Kişi hayatın dışında kalacak kadar çekingense, bu, korkusunun sadece tehlikeler karşısında duyulan korkudan ibaret olmadığını, bir aksilik oluşma ihtimalini göze alamadığını gösterir. Bu durumda kişi aslında kendisini kötü hissetmeyi göze alamamaktadır; kişilik örgütlenmesi kendini kötü hissetmekten kaçınma düzeyindedir. Bu ölçüdeki çekingenlik, “tek ve biricik olmak”, “yenilmez olmak” gibi fantezilerin sarsılmasından duyulan korku sonucu oluşur.
Ağır çekingenlik dış dünyaya hiç katılamamak, hiç arkadaşı olmamak, çalışamamak gibi sonuçlar doğurur. Böyle bir çekingenlik kişiliğin “kendini kötü hissetmekten kaçınma” olarak örgütlendiği insanlarda gözlenir ve nedeni hasedin çok fazla olmasıdır. Deneyim ve yakınlık karşılaştırmalara neden olacak, bu da kişinin hasedinin artmasıyla sonuçlanacaktır. Hasedin fazlalığı kişiyi diğer insanlarla yakınlık oluşturamayacak, onlarla işbirliği yapamayacak hale getirir. Bu durum dışarıdan çekingenlik gibi görülür.
Hayatta kalma dürtüsünün hâkim olduğu kişilik örgütlenme düzeyinde çekingenliğe yol açan korkularsa reddedilme, beğenilmeme, küçük düşme gibi narsisistik içeriklerden veya tehlikeler karşısında yetersiz kalmak, kaçınamamak gibi gerçek nedenlerden dolayı oluşur. Ergenlik çağındaki karşı cinse yönelik çekingenlik çoğu zaman reddedilme korkusundan kaynaklanır. Mücadeleci özellikleri olmayan, gücüne güvenemeyen insanlar ise tehlikeler karşısındaki yetersizlikleri yüzünden çekingen kalırlar. Genel olarak, narsisistik kırılganlığı yüksek olan insanların daha çekingen olduğunu söyleyebiliriz. Korku aşırı olduğunda, kişinin hayatın dışında kalmasına ve hayatı dışarıdan seyretmesine yol açar. Hayatın dışında kalmaksa insana kendisini çok kötü hissettiren, acı verici bir duyguya yol açar.
Ağır çekingenlik dış dünyaya hiç katılamamak, hiç arkadaşı olmamak, çalışamamak gibi sonuçlar doğurur. Böyle bir çekingenlik kişiliğin “kendini kötü hissetmekten kaçınma” olarak örgütlendiği insanlarda gözlenir ve nedeni hasedin çok fazla olmasıdır. Deneyim ve yakınlık karşılaştırmalara neden olacak, bu da kişinin hasedinin artmasıyla sonuçlanacaktır. Hasedin fazlalığı kişiyi diğer insanlarla yakınlık oluşturamayacak, onlarla işbirliği yapamayacak hale getirir. Bu durum dışarıdan çekingenlik gibi görülür.
Hayatta kalma dürtüsünün hâkim olduğu kişilik örgütlenme düzeyinde çekingenliğe yol açan korkularsa reddedilme, beğenilmeme, küçük düşme gibi narsisistik içeriklerden veya tehlikeler karşısında yetersiz kalmak, kaçınamamak gibi gerçek nedenlerden dolayı oluşur. Ergenlik çağındaki karşı cinse yönelik çekingenlik çoğu zaman reddedilme korkusundan kaynaklanır. Mücadeleci özellikleri olmayan, gücüne güvenemeyen insanlar ise tehlikeler karşısındaki yetersizlikleri yüzünden çekingen kalırlar. Genel olarak, narsisistik kırılganlığı yüksek olan insanların daha çekingen olduğunu söyleyebiliriz. Korku aşırı olduğunda, kişinin hayatın dışında kalmasına ve hayatı dışarıdan seyretmesine yol açar. Hayatın dışında kalmaksa insana kendisini çok kötü hissettiren, acı verici bir duyguya yol açar.
Küçük düşme korkusu
Küçük düşme korkusu narsisistik kişilik özellikleri belirgin insanlarda sık görülür. Bu, bir yanıyla insanın narsisistik sistemini toplumsal yaşam içinde ayakta tutamamaktan duyduğu korkudur. Bir başka açıdan da benliğin tam oluşamadığını gösterir; kişinin kendisini bir hiçmiş gibi hissetme eğilimi sürmektedir. Küçük düşme durumunda narsisistik sistemin sürdürülmesi bir süre için sağlanamamış olur ve benlik yeniden hiç olma korkularıyla dolar.
Benlik oluşumu hasarlı kişiler kendilerini bir hiç olarak hissetme eğiliminden kurtulmak için harika birisi oldukları fantezisine sığınırlar. “Hiç olma”, “çok değersiz olma” korkularını dengeleyen narsisistik fanteziler en mükemmel, en başarılı, en bilgili olmak gibi içerikler taşır. Küçük düşme duygusu, kişinin bu narsisistik fantezilere uygun davranamamış, çok değerli olduğu iddiasını gerçekleştirememiş olmasının utancıdır. Narsisistik kişilik yapısının bütün amacı fantezi dünyasını ayakta tutmak olduğu için, fantezilerin gereğini yerine getirememenin narsisistik sistemin çökmesine neden olmasından korkulmaktadır. Böyle bir durumda yaşanan utanç duygusu, gerçek utanç duygusundan farklıdır. Kişi aslında değersiz olduğunun herkes tarafından anlaşılacağından korkmaktadır. Gerçek utanç duygusu ise dürtüsel bir içerik taşır; ödipal dönemde ensest yasağının çiğnenme arzusunun ortaya çıkmasına verilen duygusal bir cevaptır. Sözgelimi bir kız çocuğunun dürtüsel olarak ilgi duyduğu babası karşısındaki çıplaklığı gerçek bir utanma duygusu oluşturur. Küçük düşme korkusunun ise dürtüsel bir içeriği yoktur.
Ergenlik çağı gibi, insanın kendisini ve diğer insanları yeniden tanımlamaya çalıştığı, acemisi olarak hayatın içerisinde bir yer bulmaya uğraştığı dönemlerde küçük düşme, gerçekçi bir korkudur. Henüz yol yordam bilmemek, çocuk yerine konmaktan, ciddiye alınmamaktan korkmak küçük düşme endişesini haklı olarak uyandırır. Ayrıca elbette, ergenlik çağının ruhsal yatırımının içerisinde çok fazla narsisistik enerji vardır ve bu durum da genci normal olarak narsistleştirir.
Benlik oluşumu hasarlı kişiler kendilerini bir hiç olarak hissetme eğiliminden kurtulmak için harika birisi oldukları fantezisine sığınırlar. “Hiç olma”, “çok değersiz olma” korkularını dengeleyen narsisistik fanteziler en mükemmel, en başarılı, en bilgili olmak gibi içerikler taşır. Küçük düşme duygusu, kişinin bu narsisistik fantezilere uygun davranamamış, çok değerli olduğu iddiasını gerçekleştirememiş olmasının utancıdır. Narsisistik kişilik yapısının bütün amacı fantezi dünyasını ayakta tutmak olduğu için, fantezilerin gereğini yerine getirememenin narsisistik sistemin çökmesine neden olmasından korkulmaktadır. Böyle bir durumda yaşanan utanç duygusu, gerçek utanç duygusundan farklıdır. Kişi aslında değersiz olduğunun herkes tarafından anlaşılacağından korkmaktadır. Gerçek utanç duygusu ise dürtüsel bir içerik taşır; ödipal dönemde ensest yasağının çiğnenme arzusunun ortaya çıkmasına verilen duygusal bir cevaptır. Sözgelimi bir kız çocuğunun dürtüsel olarak ilgi duyduğu babası karşısındaki çıplaklığı gerçek bir utanma duygusu oluşturur. Küçük düşme korkusunun ise dürtüsel bir içeriği yoktur.
Ergenlik çağı gibi, insanın kendisini ve diğer insanları yeniden tanımlamaya çalıştığı, acemisi olarak hayatın içerisinde bir yer bulmaya uğraştığı dönemlerde küçük düşme, gerçekçi bir korkudur. Henüz yol yordam bilmemek, çocuk yerine konmaktan, ciddiye alınmamaktan korkmak küçük düşme endişesini haklı olarak uyandırır. Ayrıca elbette, ergenlik çağının ruhsal yatırımının içerisinde çok fazla narsisistik enerji vardır ve bu durum da genci normal olarak narsistleştirir.
Hastalanma korkusu
Hastalanma korkusu da yine narsisistik kişilik özellikleri gösteren insanlarda görülür. Bazen o kadar şiddetli olur ki, bütün hayat olası hastalıklardan kaçınmak üzerine kurulur. Bu korkunun şiddeti kişiyi başka hiçbir şeye yoğunlaşamayacak, çalışamayacak düzeye vardırabilir. Bu kişilerin ruhsal enerjilerinde büyük miktarda ayrışmamış öfke vardır ve ruhsal yatırım yaptıkları her nesneye, doğal olarak bu öfkeli malzeme de yatırılmış olur. Sadece kendileriyle ilgili değil, çocukları ve eşleriyle ilgili olarak da endişelidirler. Elbette kendilerinde tuttukları ruhsal yatırım büyük olduğu için, en büyük endişeleri kendi benlikleri ve vücutlarıyla ilgilidir. Sanki bu kadar öfkeli oldukları ve “iyi” olmadıkları için “kötü” olanı, yani hastalığı hak ediyorlarmış gibi bir hissediş içindedirler. Çok ağır narsisistik sorunları olan bazı hastalarda “hastalık korkusu” bir savunma olarak kullanılır. Bu kişiler genel bir gerginlik, korku ve öfke içinde olmak yerine adı konmuş bir korku sayesinde sorunlarını sınırlandırmış olurlar. Böylece çok şiddetli bir “kendini kötü hissetme” durumu yaşayacaklarına, somut bir hastalık korkusu yaşarlar.
Bu kişilerde hastalanma korkusunu tetikleyen en önemli sebep, hasetlerinin uyanmasıdır. Kişinin hasedinin uyanması hem kendini kötü hissetme durumuna yol açar hem de ortaya öfke çıkmış olur. Bu öfke kişinin kendisine yönelir ve bu durum, kendine bir hastalık yakıştırmak şeklinde görünür hale gelir. Bu anlamda hastalık hastalığı çok kısa süren sınırlı bir hastalanma anıdır.
Bu kişilerde hastalanma korkusunu tetikleyen en önemli sebep, hasetlerinin uyanmasıdır. Kişinin hasedinin uyanması hem kendini kötü hissetme durumuna yol açar hem de ortaya öfke çıkmış olur. Bu öfke kişinin kendisine yönelir ve bu durum, kendine bir hastalık yakıştırmak şeklinde görünür hale gelir. Bu anlamda hastalık hastalığı çok kısa süren sınırlı bir hastalanma anıdır.
3 yaş civarının nesne ilişkileri
Kız çocuk, annesinin kendisini eksik doğurmuş olduğuna karar verdiğinde ona karşı öfkesi artmıştı ve kendisini eksik bulması onda narsisistik bir yaralanma oluşturuyordu. Kız çocuk bu durumu annesi tarafından pipi sahibi olmaya uygun ve layık bulunmamış, değer verilmemiş olmak şeklinde değerlendirir. Bu yeni durum kız çocuğunu daha öfkeli, daha hassas, daha kıskanç ve kırılgan yapar. Üstelik annesine duyduğu öfkeyi belli etmesi de çok tehlikelidir çünkü anne çocuğun gözünde çok güçlüdür, kadiri mutlak/omnipotandır ve çocuk ona muhtaç olduğunun farkındadır.
Kız çocuk, annesine karşı öfke ve kırgınlık içerisindeyken, aslında onun da pipisi olmadığını, pipisi olanın baba olduğunu değerlendirmeye başlar ve anne, giderek kız çocuğuna eksik ve yetersiz görünür. Bu durumda, çocuk zaten çekmeye başladığı omnipotansını annesinde tutamaz. Normal gelişen bir çocuk, bu dönemde etrafındaki diğer çocuklara ilgi duymaya da başlamıştır. Bir yandan dış dünyaya yönelmesi, diğer yandan annesinin de pipisinin olmadığını anlaması ve ona duyduğu öfke ile kız çocuk omnipotansını, bu koşullarda tam ve eksiksiz olarak algıladığı babasına aktarır.
Böylece kız çocuk babasına, bir yandan onunla tamamlanmak istediği için dürtüsel ilgisini kaydırmış, diğer yandan da korunma ihtiyacını yönlendirmiş olur. Bunun sonucunda, kız çocuğunda daha güçlü ve daha tam olanı sevmek gibi bir yapı oluşur. Babaya bu yönelim, o sırada dürtülerin cinsel bölgelerde yoğunlaşmış olmasına bağlı olarak dürtüsel bir aşkın ilk taslağı olacaktır. Böylece kız çocuk için dürtü nesnesi, aynı zamanda omnipotansını aktaracağı kişi de olmaktadır. Bu yüzden, kadınlar hayatlarındaki erkeğin güçsüz olduğunu anladıklarında dürtüleri onlardan çekilmeye başlar. Onları sevseler bile, bu dürtüsel bir sevgi olamaz. Nitekim kadınlar güçlü olana daha fazla ruhsal yatırım yaparlar çünkü güçlü bir erkeğe yapılan ruhsal yatırımın içinde dürtüsel bir yatırım da vardır.
Kız çocukların anneyle ilgili yaşadıkları hayal kırıklığı ve öfke, onların daha tam ve daha güçlü olanı daha çok sevmek gibi bir özellik oluşturmalarına sebep olmakla birlikte, çocuk günlük hayatında annesinin sevgisine ve bakımına ihtiyacı olduğunu da algılar. Dolayısıyla bir yandan öfke ve kırgınlık, bir yandan da duyduğu ihtiyaç çocuğu zorlar ve annesiyle ilişkisini çatışmalı bir hale sokar. Bu nedenle kadınların kendi cinsleriyle ilişkileri çatışmalıdır. Birbirlerine olan sevgileri ya bütünleşme ve birbirinin bir tanesi olma biçimindedir ya da rekabet ağır basar.
Kız çocuk, annesine karşı öfke ve kırgınlık içerisindeyken, aslında onun da pipisi olmadığını, pipisi olanın baba olduğunu değerlendirmeye başlar ve anne, giderek kız çocuğuna eksik ve yetersiz görünür. Bu durumda, çocuk zaten çekmeye başladığı omnipotansını annesinde tutamaz. Normal gelişen bir çocuk, bu dönemde etrafındaki diğer çocuklara ilgi duymaya da başlamıştır. Bir yandan dış dünyaya yönelmesi, diğer yandan annesinin de pipisinin olmadığını anlaması ve ona duyduğu öfke ile kız çocuk omnipotansını, bu koşullarda tam ve eksiksiz olarak algıladığı babasına aktarır.
Böylece kız çocuk babasına, bir yandan onunla tamamlanmak istediği için dürtüsel ilgisini kaydırmış, diğer yandan da korunma ihtiyacını yönlendirmiş olur. Bunun sonucunda, kız çocuğunda daha güçlü ve daha tam olanı sevmek gibi bir yapı oluşur. Babaya bu yönelim, o sırada dürtülerin cinsel bölgelerde yoğunlaşmış olmasına bağlı olarak dürtüsel bir aşkın ilk taslağı olacaktır. Böylece kız çocuk için dürtü nesnesi, aynı zamanda omnipotansını aktaracağı kişi de olmaktadır. Bu yüzden, kadınlar hayatlarındaki erkeğin güçsüz olduğunu anladıklarında dürtüleri onlardan çekilmeye başlar. Onları sevseler bile, bu dürtüsel bir sevgi olamaz. Nitekim kadınlar güçlü olana daha fazla ruhsal yatırım yaparlar çünkü güçlü bir erkeğe yapılan ruhsal yatırımın içinde dürtüsel bir yatırım da vardır.
Kız çocukların anneyle ilgili yaşadıkları hayal kırıklığı ve öfke, onların daha tam ve daha güçlü olanı daha çok sevmek gibi bir özellik oluşturmalarına sebep olmakla birlikte, çocuk günlük hayatında annesinin sevgisine ve bakımına ihtiyacı olduğunu da algılar. Dolayısıyla bir yandan öfke ve kırgınlık, bir yandan da duyduğu ihtiyaç çocuğu zorlar ve annesiyle ilişkisini çatışmalı bir hale sokar. Bu nedenle kadınların kendi cinsleriyle ilişkileri çatışmalıdır. Birbirlerine olan sevgileri ya bütünleşme ve birbirinin bir tanesi olma biçimindedir ya da rekabet ağır basar.
Ergenlik çağı
Çocukluk dönemi, ergenlik çağında sona erer. Çocuğun bedensel olarak hızlı bir gelişme dönemine girmesi, özellikle cinsel organları geliştiren ve cinsel dürtünün ruhsal alana girmesine neden olan hormon düzeylerindeki yükselme, ergenlik çağının biyolojik zeminini oluşturur. Hormon artışı, cinsel dürtünün deşarjının bedensel bir ihtiyaca dönüşmesine yol açar. Ruhsal planda ise, bir yandan bebeklik ve çocukluk döneminde ayrışmış ve haz kapasitesi içeren dürtü bedenin hizmetine girer, bir yandan da ruhsal alana, daha önce bu alanın dışında kalmış olan ve kullanılmayan, ayrışmamış bir kısım dürtü daha girer. Bu, öfke ve dürtü karışımı olan ayrışmamış orijinal enerjidir ve narsisistik içeriktedir.
Ruhsal alana dahil olan bu yeni enerji iki temel etki oluşturur. İlkin, artık genç olmaya yönelen çocuğun ruhsal enerjisi artmıştır. İkinci olarak da, bir anlamda bebeklik dönemine özgü olan öfke içeriği yüksek enerjinin gencin ruhsal alanını kaplaması sonucunda gençte, bebeklik ve çocukluk dönemlerine ait bütün problemler yeniden görülür. Bütün gençlerde, ne kadar problemsiz bir bebeklik ve çocukluk yaşamış da olsalar, daha öfkeli ve daha narsist yönde bir değişim olur. Bu yüzden, ergenlik çağı insanın en fazla zorlandığı hayat dönemlerinden biridir ve başını derde sokmanın neredeyse kural olduğu, akıl hastalıklarının, özellikle şizofreninin en sık açığa çıktığı dönemdir.
Çocuk, ergenlik çağına girmesiyle birlikte daha önce neredeyse idealize ettiği ebeveynlerinde kusurlar bulmaya ve onları beğenmemeye başlar. Bu durum, aslında ergenin aileden kopma çabasının bir sonucudur. Çocuk farkında olmadan, dürtülerinin aile içerisine yönelmesinden korkmaktadır ve “uzanmaması gereken ciğere mundar demektedir”. Bu korku ve bunu gidermek için bulduğu çözüm ergenin ailesinden uzaklaşmasına ve kendisine arkadaşlarından oluşan bir dünya kurmasına yol açar. Gencin aileden uzaklaşacak ve kendisine yeni bir dünya kuracak gücü ve donanımı yoksa, dürtüleri aile içinde kalır ve depresyondan hastalığa kadar uzanan bir skalada birçok tehlikeye açık hale gelir.
Dış dünyaya açılmaya gücü olmayan genç, zaten artmış olan dürtülerinin aile içine yönelmesinden dolayı kendisini büyük bir baskı altında hisseder ve ebeveynlerine, özellikle karşı cinsten ebeveynine büyük bir öfke duymaya başlar. Aslında bu öfkenin nedenlerinden biri, gencin, bütünleşme ihtiyacı oluşturan, ebeveynine yönelik dürtüsel çekime direnmeye çalışmasıdır. Dolayısıyla uzaklaştırıcı ve bütünleşmeyi bozan bir duygu olan öfkeyi harekete geçirerek bu dürtüsel çekimden kaçınmaya çalışır. Diğer bir sebep de gencin, kendisinde dürtüsel çekim oluşturan ebeveynini dış dünyaya yönelememesinin sebebi olarak görmesidir.
Gencin dış dünyaya yöneliminin ilk içeriğini, o zamana kadar uygulamaya sokamadığı fantezilerini gerçekleştirme çabası oluşturur. Kızlar bütün dünyanın onlara hayran olacağını sanır; erkekler dünyayı kurtarmak ister, çok özel ve ilgi çekici olma fantezileri kurarlar. Ergenler dış dünyanın tehlikelerini küçümser, kendilerini birçok durumun altından kalkabilecek güçte insanlar olarak tahayyül ederler.
Ruhsal alana dahil olan bu yeni enerji iki temel etki oluşturur. İlkin, artık genç olmaya yönelen çocuğun ruhsal enerjisi artmıştır. İkinci olarak da, bir anlamda bebeklik dönemine özgü olan öfke içeriği yüksek enerjinin gencin ruhsal alanını kaplaması sonucunda gençte, bebeklik ve çocukluk dönemlerine ait bütün problemler yeniden görülür. Bütün gençlerde, ne kadar problemsiz bir bebeklik ve çocukluk yaşamış da olsalar, daha öfkeli ve daha narsist yönde bir değişim olur. Bu yüzden, ergenlik çağı insanın en fazla zorlandığı hayat dönemlerinden biridir ve başını derde sokmanın neredeyse kural olduğu, akıl hastalıklarının, özellikle şizofreninin en sık açığa çıktığı dönemdir.
Çocuk, ergenlik çağına girmesiyle birlikte daha önce neredeyse idealize ettiği ebeveynlerinde kusurlar bulmaya ve onları beğenmemeye başlar. Bu durum, aslında ergenin aileden kopma çabasının bir sonucudur. Çocuk farkında olmadan, dürtülerinin aile içerisine yönelmesinden korkmaktadır ve “uzanmaması gereken ciğere mundar demektedir”. Bu korku ve bunu gidermek için bulduğu çözüm ergenin ailesinden uzaklaşmasına ve kendisine arkadaşlarından oluşan bir dünya kurmasına yol açar. Gencin aileden uzaklaşacak ve kendisine yeni bir dünya kuracak gücü ve donanımı yoksa, dürtüleri aile içinde kalır ve depresyondan hastalığa kadar uzanan bir skalada birçok tehlikeye açık hale gelir.
Dış dünyaya açılmaya gücü olmayan genç, zaten artmış olan dürtülerinin aile içine yönelmesinden dolayı kendisini büyük bir baskı altında hisseder ve ebeveynlerine, özellikle karşı cinsten ebeveynine büyük bir öfke duymaya başlar. Aslında bu öfkenin nedenlerinden biri, gencin, bütünleşme ihtiyacı oluşturan, ebeveynine yönelik dürtüsel çekime direnmeye çalışmasıdır. Dolayısıyla uzaklaştırıcı ve bütünleşmeyi bozan bir duygu olan öfkeyi harekete geçirerek bu dürtüsel çekimden kaçınmaya çalışır. Diğer bir sebep de gencin, kendisinde dürtüsel çekim oluşturan ebeveynini dış dünyaya yönelememesinin sebebi olarak görmesidir.
Gencin dış dünyaya yöneliminin ilk içeriğini, o zamana kadar uygulamaya sokamadığı fantezilerini gerçekleştirme çabası oluşturur. Kızlar bütün dünyanın onlara hayran olacağını sanır; erkekler dünyayı kurtarmak ister, çok özel ve ilgi çekici olma fantezileri kurarlar. Ergenler dış dünyanın tehlikelerini küçümser, kendilerini birçok durumun altından kalkabilecek güçte insanlar olarak tahayyül ederler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)