VAKA 1
İlk hâkim duyguyu, “kendini kötü hissetmekten kaçınma” olarak adlandırmıştım. Aşağıdaki örnek, bu örgütlenmenin gelişmiş seviyelerine aittir, ilk basamakları ise şizofreniye kadar uzanır.
G., 40 yaşında, evli, erkek bir hasta. Karısıyla birlikte 14 yaşındaki oğullarının durumunu konuşmak için geldiler. Çocuk, evde her istediğini yaptırmak istiyor, istekleri yerine getirilmediğinde öfke krizleri içine giriyor, küfür ediyor, anne babasına saldırıyormuş. Anlatılanlardan, çocuğun dış dünyaya yönelemediği, daha çok evde oturma eğilimi gösterdiği, bu sebeple okul hayatını da sürdürmekte zorlandığı anlaşılıyordu. Okulda da arkadaşlık oluşturmakta, derslere katılmakla zorlanıyormuş. Daha çok evde olduğu ve annesi daha kural koyucu olduğu için annesiyle çok sık kavga ediyormuş ve bu kavgalar annesine küfürlü, sözel ve fiziksel saldırıya kadar varabiliyormuş.
Anne, çocuğun bu halde olmasının sorumlusu olarak babayı görüyor ve babanın küçüklüğünden beri çocuğun her istediğini yapmaya eğilimli olduğunu, çocuğa hiç kural koyamadığını, bütün kuralları kendisinin koymak zorunda kaldığını, bütün gün çocuğun isteklerine, sorumsuzluklarına kendisinin muhatap kaldığını ve “hayır” diyen kişi olarak çocuğun gözünde evdeki “kötüyü” temsil ettiğini anlatıyordu.
G., aile içinde otorite figürü olamadığını kabul ediyor, bu yüzden çocuğunun da zarar gördüğünü artık anladığını söylüyordu. Yine de çocuğu mutsuz gördüğünde buna katlanamadığını, çok üzüldüğünü ve dayanamayıp istediği şeyi yapmaktan kendisini alamadığını ekliyordu. Ayrıca gerek evde, gerek dış dünyada aksamalarını fark ettikçe canının içki istediğini, son zamanlarda içme eğiliminin arttığını, ancak içince gerginliğinin azaldığını ve dinlenebildiğini ifade ediyor ve yardıma ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Bütün bu anlatılanlarla ve çocuğun babasının açık yardım alma talebi dikkate alınarak, seansların erkek ile sürdürülmesine ve gerektiğinde çocukla ilgili olarak da, anne babanın işbirliğini temin etmek üzere bir araya gelinebileceğine karar verildi.
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Baba
Bebek için başlangıçta sadece kendisi varken, bebeklik çağı içerisinde anne de bebeğin dünyasına katılır. 6 aylık bir bebek için, etrafında gördüğü bütün insanlar annesinin parçalarıdır, yani onlar da annesidir. Bebek diğer insanların annesi olmadığını fark ettiğinde, “yabancıya reaksiyon” denen bir tepki vermeye başlar. Annesi dışındaki insanlara gitmek istememeye, yabancıların kucağında ağlamaya başlar. Bu reaksiyon, 9 ay civarında oluşur. Bundan sonra bebek için kendisi, annesi ve “annesi olmayan”lardan oluşan üçlü bir ortam doğar. “Annesi olmayan”lar yabancıdır ve dışarıyı, dış gerçekliği oluşturur. Baba, aslında her insan için “anne olmayan”ın, dış gerçekliğin simgesidir.
Anne ve baba çocuklarını beraber oluşturdukları bir üretim olarak algılıyorlarsa ve baba, anneye bebeklik döneminde annelik yapabiliyorsa, zaten aile ortamı çocuğun çok kolay biçimde babasına yönelmesini sağlar. Bebek/çocuk, annenin sevdiğini sever. Baba, zaten annenin hayatında çok büyük bir yer tutmaktadır ve bebek bunu algılar fakat bu durumda bile baba, annenin bir parçasıdır ama önemli bir parçasıdır. Zaten böyle bir ortamda anne de bebeği sürekli babaya yönlendirir; babayı bebekle ilişkisinden dışlamaz. Ancak baba bebeğe annelik yapmak zorunda kalmıyorsa, bebeklik boyunca geri plandadır.
Anne ve baba çocuklarını beraber oluşturdukları bir üretim olarak algılıyorlarsa ve baba, anneye bebeklik döneminde annelik yapabiliyorsa, zaten aile ortamı çocuğun çok kolay biçimde babasına yönelmesini sağlar. Bebek/çocuk, annenin sevdiğini sever. Baba, zaten annenin hayatında çok büyük bir yer tutmaktadır ve bebek bunu algılar fakat bu durumda bile baba, annenin bir parçasıdır ama önemli bir parçasıdır. Zaten böyle bir ortamda anne de bebeği sürekli babaya yönlendirir; babayı bebekle ilişkisinden dışlamaz. Ancak baba bebeğe annelik yapmak zorunda kalmıyorsa, bebeklik boyunca geri plandadır.
Kız çocuklar
Kız çocuklarının genel eğilimi, sevgi nesnesine olan bağlılıklarıdır. Sevgi nesneleriyle ilişkilerini koparmamaya özen gösterirler; sevgiye ve yakınlığa daha duyarlıdırlar. 2-3 yaş arasındaki kız çocuklarının erkek çocuklar kadar hareketli olmadığı, öfkelerini fantezi dünyasına çekilerek azalttıkları gözlenir. Erkek çocuk gibi öfkeyi deşarj etmek yerine, kendilerine iyi gelecek fanteziler kurmaya yönelirler. Sevgi nesneleriyle bütünleşmeye ve uyum içinde olmaya yatkındırlar. Dolayısıyla kız çocuklarının ruhsal yatırımları daha çok aile içindeki insanlara veya kendi fantezi dünyalarınadır. Bu özellikler kız çocukların hayalci olmasına yol açar. Psikanalitik literatür 2-3 yaş arasındaki kız çocuğunu “pasif” olarak ifade eder.
Ağır aile içi problemlerin olduğu veya kadının annelik kapasitesinin eksik olduğu durumlarda çocuk aile içindeki insanlara fazla bir yatırım yapamaz. Böyle bir durumda kız çocukları içlerindeki yok edici öfkeden kurtulmak için onu yansıtmaktan çok, kurdukları hayallere inanmayı seçerler. Bu hayallere inanabildikleri sürece öfkeleri yatışır. Bir kız çocuğu çok güzel olduğuna, etrafındaki herkesin ona âşık olduğuna, çok harika bir varlık olduğuna inanıyorsa öfkesiz olmayı başarmış olur. Elbette böyle bir durumda çocuk gerçek dünyaya yönelemez, fantezi dünyasında yaşar.
Kız çocukları temkinlidir. Bu dönemde öğrenme ve deneme ihtiyacı son derece belirgin olarak gözlenir, ancak anneyle ilişkilerini koparmadıklarını, hem anneyle ilişkilerini sürdürüp hem de dış dünyayı keşfetmeye çabaladıklarını görürüz. Erkek çocuklardan farklı olarak, annelerinin dikkatinin hep kendilerinin üzerinde olmasını isterler. Sonradan kız çocuğu karakterinin önemli bir parçası olacak olan “tek ve biricik” olma arzuları oluşmaya başlamıştır ve anneyle ilişkilerine yansımaktadır.
Aslında bu dönemin çocukları, özellikle dönemin başlangıcında, kız ya da erkek farkı olmadan her şeyin kendilerinin olmasını isterler. Erkek çocuklar ilgilerini çeken nesneleri kendilerine isterken, kızlar annelerini kendilerine ister. Kız çocukların bütün ruhsal yatırımlarının dış dünyaya kaymamış olması ve annede önemli miktarda ruhsal yatırımlarının kalmış olması anneyi kimseyle paylaşmak istememelerine ve kıskanmalarına yol açar. Annelerini kimseyle konuşturmayacak, devamlı kendileriyle meşgul edecek yollar bulurlar. Dönem içinde giderek kendini gösterme, bütün dikkatleri üzerlerinde tutma arzuları belirginleşecektir. Marifetlerini sergilemeye çok yatkındırlar. Çocuklar ihtiyaçları olan dikkati alamıyorlarsa, kız ya da erkek, sorun yaratarak, annelerini rahatsız edecek şeyler yaparak annelerinin dikkatini üzerinde tutma yoluna gidebilirler. Fakat bu durumda çocuğun karakterinin bozulmakta olduğunu düşünürüz.
Ağır aile içi problemlerin olduğu veya kadının annelik kapasitesinin eksik olduğu durumlarda çocuk aile içindeki insanlara fazla bir yatırım yapamaz. Böyle bir durumda kız çocukları içlerindeki yok edici öfkeden kurtulmak için onu yansıtmaktan çok, kurdukları hayallere inanmayı seçerler. Bu hayallere inanabildikleri sürece öfkeleri yatışır. Bir kız çocuğu çok güzel olduğuna, etrafındaki herkesin ona âşık olduğuna, çok harika bir varlık olduğuna inanıyorsa öfkesiz olmayı başarmış olur. Elbette böyle bir durumda çocuk gerçek dünyaya yönelemez, fantezi dünyasında yaşar.
Kız çocukları temkinlidir. Bu dönemde öğrenme ve deneme ihtiyacı son derece belirgin olarak gözlenir, ancak anneyle ilişkilerini koparmadıklarını, hem anneyle ilişkilerini sürdürüp hem de dış dünyayı keşfetmeye çabaladıklarını görürüz. Erkek çocuklardan farklı olarak, annelerinin dikkatinin hep kendilerinin üzerinde olmasını isterler. Sonradan kız çocuğu karakterinin önemli bir parçası olacak olan “tek ve biricik” olma arzuları oluşmaya başlamıştır ve anneyle ilişkilerine yansımaktadır.
Aslında bu dönemin çocukları, özellikle dönemin başlangıcında, kız ya da erkek farkı olmadan her şeyin kendilerinin olmasını isterler. Erkek çocuklar ilgilerini çeken nesneleri kendilerine isterken, kızlar annelerini kendilerine ister. Kız çocukların bütün ruhsal yatırımlarının dış dünyaya kaymamış olması ve annede önemli miktarda ruhsal yatırımlarının kalmış olması anneyi kimseyle paylaşmak istememelerine ve kıskanmalarına yol açar. Annelerini kimseyle konuşturmayacak, devamlı kendileriyle meşgul edecek yollar bulurlar. Dönem içinde giderek kendini gösterme, bütün dikkatleri üzerlerinde tutma arzuları belirginleşecektir. Marifetlerini sergilemeye çok yatkındırlar. Çocuklar ihtiyaçları olan dikkati alamıyorlarsa, kız ya da erkek, sorun yaratarak, annelerini rahatsız edecek şeyler yaparak annelerinin dikkatini üzerinde tutma yoluna gidebilirler. Fakat bu durumda çocuğun karakterinin bozulmakta olduğunu düşünürüz.
Çocuğun temel gerçeklik tanımının oluşması
Her iki çocuğun dünyasında da baba yeni fark edişler içerisinde, öncesine oranla daha önemli bir yere oturur, hatta çoğu zaman en önemli yerdedir. Dürtüsel seçimlerin ilk doğal yönelimi erkek çocukta anneye, kız çocukta babaya olurken, erkek çocuk baba engeline, kız çocuk anne engeline toslar. Aile içerisindeki koşullar uygunsa, her şey yolunda gidiyorsa, erkek çocuk anneden, kız çocuk babadan dürtülerini çekecek ve çocuk olduklarını, ileride anneye veya babaya benzeyen, aile dışından eşleri olacağını kabul edeceklerdir. Bu süreçte çocuğu çok fazla meşgul eden konuların başında, nasıl doğduğu gelir.
Anne ve babalarının da ayrı cinsiyetlerden olduğunu anlamış olan çocuklar kendilerinin anne baba arasında yaşanan, tam anlayamadıkları ama cinsel bölgelerin de işin içine karıştığı bir sebeple doğduklarını sezinlemeye başlarlar. Anne tarafından doğdurulduklarını, ama babanın da bunda bir rolü olduğunu fark etmişlerdir.
Kız ya da erkek, bu yaş çocuğu daha önce omnipotanslarını anneye aktarabilmişlerse, anne ve babanın büyük, kendilerininse çocuk olduğunu da kavrarlar. Onlar anne babalarının çocuğudur ama anne babaları onların çocuğu olamaz. Bunu anlamak, çocukta kuşak farkı kavramını oluşturur. Çocuk olduğunun kabulü, büyüyene kadar omnipotan olunamayacağının da kabulü anlamına gelir ve çocuğun 1,5 yaşından beri yaşadığı, bir yandan omnipotansını annesine aktarırken bir yandan da kendi omnipotansına hiç değilse fantezi düzeyinde inanma dönemini sona erdirir. Omnipotansa erişme isteği bu kez büyümeye bağlanır. Artık çocuk büyümek istemektedir.
Anne, baba ve çocuk arasındaki bütün dinamikler, normal gelişen bir çocukta dünyaya ilişkin yeni bir tanımın oluşmasına yol açar. Bu, daha önceki tanımlardan ciddi ölçüde farklıdır.
Anne ve babalarının da ayrı cinsiyetlerden olduğunu anlamış olan çocuklar kendilerinin anne baba arasında yaşanan, tam anlayamadıkları ama cinsel bölgelerin de işin içine karıştığı bir sebeple doğduklarını sezinlemeye başlarlar. Anne tarafından doğdurulduklarını, ama babanın da bunda bir rolü olduğunu fark etmişlerdir.
Kız ya da erkek, bu yaş çocuğu daha önce omnipotanslarını anneye aktarabilmişlerse, anne ve babanın büyük, kendilerininse çocuk olduğunu da kavrarlar. Onlar anne babalarının çocuğudur ama anne babaları onların çocuğu olamaz. Bunu anlamak, çocukta kuşak farkı kavramını oluşturur. Çocuk olduğunun kabulü, büyüyene kadar omnipotan olunamayacağının da kabulü anlamına gelir ve çocuğun 1,5 yaşından beri yaşadığı, bir yandan omnipotansını annesine aktarırken bir yandan da kendi omnipotansına hiç değilse fantezi düzeyinde inanma dönemini sona erdirir. Omnipotansa erişme isteği bu kez büyümeye bağlanır. Artık çocuk büyümek istemektedir.
Anne, baba ve çocuk arasındaki bütün dinamikler, normal gelişen bir çocukta dünyaya ilişkin yeni bir tanımın oluşmasına yol açar. Bu, daha önceki tanımlardan ciddi ölçüde farklıdır.
Kız çocuğunun çözümü
Kız çocuk, hatırlanacağı gibi, annesinin kendisini eksik doğurduğuna inanmaktaydı ve zaten annenin de eksik olduğunu varsaydığı için yüzünü babasına dönmüş, dürtülerini babasına yöneltmişti. Çocuk o zamana kadar öğrendiği bütün sevimlilikleri yaparak babasının dikkatini çekmeye çalışır. Bu arada, pipi eksikliğini güzel olmaya, vücudunu göstermeye çalışarak telafi etmek ister. Sanki, “pipim yok ama ben de çok güzelim, benim de vücudum var, bacaklarım var,” demek ister gibidir. Baba yorgun geliyorsa ve dinlenme ihtiyacı büyükse ona terlik getirerek, istediklerini yaparak onun ilgi ve dikkat alanının içerisinde olmaya çalışır. Fakat aile ortamı, yukarıda ifade ettiğim gibi, anne babanın cinsellik içeren bir sevgi ve yakınlığı yaşadıkları, birbirlerine karşı büyük bir ruhsal yatırım yapabildikleri vasıflardaysa, çocuk babasının annesine duyduğu sevgiyle kendisine duyulan sevgi arasındaki farkı algılar; babasına yönelmiş dürtülerinin bir karşılığı olmadığını fark eder.
Sağlıklı bir anne, esas olarak hayatını ailesi üzerine kurabildiyse, çocuğun kendisini bırakıp babaya yönelmesinden rahatsızlık duymaz, hatta bu ona kendi çocukluğunu hatırlattığı için sevimli gelir. Fakat kendi babasıyla ilişkisinden beslenemediyse, çocuğa karşı bir kırgınlık yaşayacaktır. Bu durumu çocuğa, “beni mi daha çok seviyorsun babanı mı/anneni mi,” gibi soruların sık sorulduğu aileler de görürüz. Bu yaş dönemi çocuğu, annesinin sevgisine ve bakımına alabildiğine ihtiyaç duyduğu için babasını annesine bırakır ama bu bırakış dürtülerin babadan çekildiği anlamına gelmez çünkü kız çocuğun koşulları erkek çocuğunki kadar zorlayıcı değildir. Erkek çocuk babasının pipisini kesmesinden korkar, ama dış dünyaya daha fazla yöneldiği için, dışarıda babası tarafından korunmaya da yaşamsal bir ihtiyaç duyar. Kız çocuk bu zorlayıcı şartlara sahip değildir; hatta annenin sevme biçiminin babaya göre daha koşulsuz olduğunu, kendisini hiçbir zaman bırakmayacağını hissetmekte ve annesinden o kadar da korkmamaktadır.
Sağlıklı bir anne, esas olarak hayatını ailesi üzerine kurabildiyse, çocuğun kendisini bırakıp babaya yönelmesinden rahatsızlık duymaz, hatta bu ona kendi çocukluğunu hatırlattığı için sevimli gelir. Fakat kendi babasıyla ilişkisinden beslenemediyse, çocuğa karşı bir kırgınlık yaşayacaktır. Bu durumu çocuğa, “beni mi daha çok seviyorsun babanı mı/anneni mi,” gibi soruların sık sorulduğu aileler de görürüz. Bu yaş dönemi çocuğu, annesinin sevgisine ve bakımına alabildiğine ihtiyaç duyduğu için babasını annesine bırakır ama bu bırakış dürtülerin babadan çekildiği anlamına gelmez çünkü kız çocuğun koşulları erkek çocuğunki kadar zorlayıcı değildir. Erkek çocuk babasının pipisini kesmesinden korkar, ama dış dünyaya daha fazla yöneldiği için, dışarıda babası tarafından korunmaya da yaşamsal bir ihtiyaç duyar. Kız çocuk bu zorlayıcı şartlara sahip değildir; hatta annenin sevme biçiminin babaya göre daha koşulsuz olduğunu, kendisini hiçbir zaman bırakmayacağını hissetmekte ve annesinden o kadar da korkmamaktadır.
Üçlü ilişki ve vasıfları
Ödipal dönemin bir insanın oluşumuna en büyük katkısı, ilk kez gerçek anlamda bir üçlü ilişkiye girme deneyimi olmasıdır. Çocuğun üçlü ilişkiye geçebilmesi için, öncelikle anne baba arasında birbirlerine yüksek bir ruhsal yapabilmiş bir sevgi ve işbirliği ilişkisinin olması gerekir. Bu dönem öncesinde çocuk annesiyle ikili bir ilişki içinde var olmuştur. İkili ilişki, anne çocuk ilişkisinin karakteristiğidir; ben-sen ilişkisidir, üçüncü bir kişiyi kapsamaz. Üçüncü kişi devamlı fazlalık, ikili ilişkiyi tehdit eden ve kıskançlık uyandıran bir unsurdur.
İkili ilişki karakteristiğinin değiştirilemediği durumlarda üçüncü kişiyle kurulan ilişki bu sefer de diğerini dışarıda bırakır ve yine ikili olarak devam eder. Örneğin çocuk babaya yöneldiğinde bu sefer de anne ilişkinin dışında tutulur. İkili ilişki biçimi insanın karşısındaki varlıkla ya bütünleşmek ve onunla birbirinin parçası olmak ya da birbirinin biriciği olmak ereği üzerinedir. İkili ilişki, içinde hep bir yok edicilik potansiyeli barındırır; hasedin uyanması veya birbirinin içinde eriyip kaybolma tehdidi taşır. Bu sıkıntılarına rağmen ikili ilişki ayrılabilirlik içermez. Ayrılma, et ve tırnağın ayrılması gibi olur. Birbirine karşı nefrete dönüşse bile ikili ilişkide ayrılmak son derece zordur. Ayrılma çoğu zaman ikili üçlenerek, yani bir üçüncü kişiye tutunarak sağlanır.
Çocuk 3 yaşına gelene kadar anneyle ikili ilişki biçimi üzerinden yaşarken, ister kız çocuğu olsun ister erkek, babanın da katılmasıyla ilişki, üçlü ilişkiye dönüşür; “anne-çocuk-baba” ilişkisi veya dış dünyada “sen-ben-o” ilişkisi haline gelir. Üçlü ilişkinin nihai biçimi ben-sen-birlikte ürettiğimiz şeklindedir. Üretim ise, işbirliği içinde gerçekleştirilen, emek verilen herhangi bir iş, çalışma vs olabileceği gibi, nihai biçimi, çocuktur.
İkili ilişki karakteristiğinin değiştirilemediği durumlarda üçüncü kişiyle kurulan ilişki bu sefer de diğerini dışarıda bırakır ve yine ikili olarak devam eder. Örneğin çocuk babaya yöneldiğinde bu sefer de anne ilişkinin dışında tutulur. İkili ilişki biçimi insanın karşısındaki varlıkla ya bütünleşmek ve onunla birbirinin parçası olmak ya da birbirinin biriciği olmak ereği üzerinedir. İkili ilişki, içinde hep bir yok edicilik potansiyeli barındırır; hasedin uyanması veya birbirinin içinde eriyip kaybolma tehdidi taşır. Bu sıkıntılarına rağmen ikili ilişki ayrılabilirlik içermez. Ayrılma, et ve tırnağın ayrılması gibi olur. Birbirine karşı nefrete dönüşse bile ikili ilişkide ayrılmak son derece zordur. Ayrılma çoğu zaman ikili üçlenerek, yani bir üçüncü kişiye tutunarak sağlanır.
Çocuk 3 yaşına gelene kadar anneyle ikili ilişki biçimi üzerinden yaşarken, ister kız çocuğu olsun ister erkek, babanın da katılmasıyla ilişki, üçlü ilişkiye dönüşür; “anne-çocuk-baba” ilişkisi veya dış dünyada “sen-ben-o” ilişkisi haline gelir. Üçlü ilişkinin nihai biçimi ben-sen-birlikte ürettiğimiz şeklindedir. Üretim ise, işbirliği içinde gerçekleştirilen, emek verilen herhangi bir iş, çalışma vs olabileceği gibi, nihai biçimi, çocuktur.
Bastırma savunma mekanizması
Ödipal dönemin sağlıklı çözümünde, erkek çocuk, annesinin anne olarak kalmasına razı oluyor ve onun babasının cinsel eşi, kendisinin de anne ve babasının çocuğu olduğunu gönlü ile kabul ediyordu. Kız çocuk ise babasını cinsel eş olarak istemekten vazgeçiyor, onu annesine bırakıyor, annesine benzemeye ve ilerde babasına benzeyen bir koca bulmaya karar veriyordu. Baba anneyle birlikte yaşıyorsa çocuk bu gerçekliği benimser. Bu durumda her iki cinsten çocuk da anne ve babasının çocuğu olduğu için kendisini şanslı olarak niteler, ikisini de öfkesiz bir sevgiyle sevebilir. Baba, anneden başka bir kadına yönelirse kız çocuk hoşnutsuz olur, durumu kabullenemez.
Çocuklar anne babalarının çocuğu olmayı gönüllü olarak kabul edemiyor ama kabul etmek zorunda olduklarını da anlıyorlarsa, o zaman anneye ya da babaya yönelen dürtü, Freud’un bastırma ismini verdiği savunma üzerinden hissedilmez hale getirilir. Bu duruma “dürtünün bilinçaltına atılması”, “bilinçaltına bastırılması” denir.
Ebeveyne yönelmiş dürtü çocuk için tehlike oluşturur; bu tehlike ya kız çocuğun durumunda olduğu gibi sevilmeme, annesiz kalma korkusu ya da erkek çocukta olduğu gibi ensest tabusu çiğnendiği için aile dışına atılma veya pipisinin kesilmesi gibi bir ceza görme korkusudur. Babası olmayan, babasız büyümek zorunda kalmış erkek çocuklarda bu korkunun dışlanma, insanlık bütünlüğünün dışına atılma korkusu olduğunu net olarak görmek mümkündür. Bu durumdaki erkek çocuklarda ensest içerikli arzuların ya karakterin bir parçası haline geldiğini ya da bastırmaya uğradığını görürüz.
Kişilik örgütlenme düzeyi bebeksi kalmış, “kendini kötü hissetmekten kaçınma” hâkim duygusu üzerine yapılanmış erkek çocuklarda dürtülerin annede kalmış olmasının sonuçları iki biçimde görülür. İlkinde, çocuk her an başına kötü bir şey gelecekmiş gibi bir korku ve suçluluk duygusu içindedir, çekingendir ve hayata katılmakta zorlanır. İkincisinde ise annesinin kocası olabilirmiş ve her istediğini yapabilirmiş gibi bir kendini önemseme ve iddia hali gösterir. Narsisistik sitemleri küçülmemiş iddialı çocuklar evde bu tutumlarını sürdürürken, bir süre sonra dış dünyanın onların isteklerini yerine getirmeyeceğini anlarlar ve evden dışarı çıkmak istemeyen çocuklara dönüşürler. Bu bebeksi kişilik örgütlenmesinde cinsel dürtü zaten düşük bir haz kapasitesi içerir, dönüşmüş enerji niteliğindedir. Ayrıca çocuğun dış dünyaya yönelimi çok az olduğu için, dürtülerinin aile içinde kalması kaçınılmazdır.
Çocuklar anne babalarının çocuğu olmayı gönüllü olarak kabul edemiyor ama kabul etmek zorunda olduklarını da anlıyorlarsa, o zaman anneye ya da babaya yönelen dürtü, Freud’un bastırma ismini verdiği savunma üzerinden hissedilmez hale getirilir. Bu duruma “dürtünün bilinçaltına atılması”, “bilinçaltına bastırılması” denir.
Ebeveyne yönelmiş dürtü çocuk için tehlike oluşturur; bu tehlike ya kız çocuğun durumunda olduğu gibi sevilmeme, annesiz kalma korkusu ya da erkek çocukta olduğu gibi ensest tabusu çiğnendiği için aile dışına atılma veya pipisinin kesilmesi gibi bir ceza görme korkusudur. Babası olmayan, babasız büyümek zorunda kalmış erkek çocuklarda bu korkunun dışlanma, insanlık bütünlüğünün dışına atılma korkusu olduğunu net olarak görmek mümkündür. Bu durumdaki erkek çocuklarda ensest içerikli arzuların ya karakterin bir parçası haline geldiğini ya da bastırmaya uğradığını görürüz.
Kişilik örgütlenme düzeyi bebeksi kalmış, “kendini kötü hissetmekten kaçınma” hâkim duygusu üzerine yapılanmış erkek çocuklarda dürtülerin annede kalmış olmasının sonuçları iki biçimde görülür. İlkinde, çocuk her an başına kötü bir şey gelecekmiş gibi bir korku ve suçluluk duygusu içindedir, çekingendir ve hayata katılmakta zorlanır. İkincisinde ise annesinin kocası olabilirmiş ve her istediğini yapabilirmiş gibi bir kendini önemseme ve iddia hali gösterir. Narsisistik sitemleri küçülmemiş iddialı çocuklar evde bu tutumlarını sürdürürken, bir süre sonra dış dünyanın onların isteklerini yerine getirmeyeceğini anlarlar ve evden dışarı çıkmak istemeyen çocuklara dönüşürler. Bu bebeksi kişilik örgütlenmesinde cinsel dürtü zaten düşük bir haz kapasitesi içerir, dönüşmüş enerji niteliğindedir. Ayrıca çocuğun dış dünyaya yönelimi çok az olduğu için, dürtülerinin aile içinde kalması kaçınılmazdır.
Başlarken
Geçmişin mirası, günümüzde her alanda müthiş bir biçimde yeniden irdeleniyor. Yüzyıllardır geçerli sayılan kalıplar, yüz yıl önce kutsal sayılan birçok kavram bugün sorgulanıyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna ilişkin bütün düşünceler tartışmaya açık bir durumda. Bu çağ bir yandan bütün sınırlamaları ve kısıtlamaları paramparça edip özgürleştirici bir etki oluşturuyor, diğer yandan da insanlığın geleceği açısından kalıcı olması gereken, geleneğin içindeki değerleri bozabiliyor. Elbette bu kaçınılmaz çünkü insanlık kültürü büyük bir dönüşümden geçiyor. Tarih boyunca bütün büyük dönüşümler sırasında kafalar karışmış, taşlar yerine oturana kadar dönüşümün bedelleri ödenmiştir.
Çağlar boyu gelen doğruların değişmesi ya da bilim ve teknolojideki ilerlemeler ne kadar kökten dönüşümlere yol açsa da, insan dediğimiz varlık için bu böyle değildir. Bundan binlerce yıl önceki insan yavrusunun özellikleriyle günümüzün bebeği arasında büyük bir fark yoktur. Her iki çağın bebeği de ancak duyarlı bir annenin verdiği emekle hayatta kalabilir ve toplumunun parçası olabilecek birisi haline gelebilir.
İnsanın bir kültür varlığı olabilmesi, aile dediğimiz sistemle mümkün olmuştur. Fakat insanlık kültürünün başlangıcındaki aile sistemi bugünün ailesine benzemiyordu. Klanın, yani topluluğun kendisi büyük bir aile gibiydi ama kuşkusuz insan yetiştiren ve insanlığın devamlılığını sağlayan kurum ailedir. Her kurumun ve kavramın sorgulandığı günümüzde “aile” ve bununla beraber “annelik” ve “babalık” da yeniden tanımlanmaktadır. İnsanların zihniyet dünyasındaki değişim; rolleri, ihtiyaçları, hayatı anlamlandırma biçimlerini, ruhsal yatırımları etkilemekte ve yeniden yapılandırmaktadır.
Televizyon, internet, facebook, twitter gibi sosyal ağlar eski çağlarda kültürler arasında yüzlerce yılda oluşan etkileşimi birkaç yıla sığdırmakla birlikte gerginliği, korkuları, kafa karışıklığını artırıyor, uyum sağlamayı zorlaştırıyor.
Biz kendi alanımızda -psikoterapi alanında- özellikle çocuk tedaviciliği uygulamasında, ailelerin kafalarının çok karışık olduğunu görüyoruz. Karıkocanın birbirinden, anne babaların çocuk karşısında kendilerinden beklentileri çoğu zaman sağlıklı bir çocuk yetiştirmeye uygun değil. Sağlıklı çocuk derken ebeveynini, kardeşlerini ve arkadaşlarını sevebilmeyi, öğrenmeye, yeterlilik artırmaya, çalışmaya ve yaşına uygun sorumluluk almaya uygun bir ruhsal malzemeye sahip olmayı kastediyoruz.
Günümüzde genç çiftlerin ilişkilerinin daha çok “iyi bir ortaklık” tanımına uyduğunu, kadın ve erkek farkının ortadan kalkmaya başladığını gözlüyoruz. Kadınlar kendilerinden beklediklerini kocalarından, aynı şekilde, erkekler de kendilerinden beklediklerini karılarından bekliyorlar. Birbirini tamamlamak yerine birbirlerine benzemeye başlıyorlar. Bu ilişki biçimi kadın erkek sevgisinden çok arkadaş, dost ilişkisi modelini oluşturur ve eşler arasındaki cinsel çekim azalır, ki bu da kadın erkek ilişkisinin temel vasfıdır. Diğer yandan, anne babalar çocuklarının ebeveyni değil, arkadaşı olmaya çalışıyorlar. İnsanın, hayatının çeşitli dönemlerinde pek çok arkadaşı olabilir ama sadece bir anne ve babamız vardır.
Daha trajik bir değişimse, annelik alanında görülüyor. Anneler, anneliğin ev işi yapmak gibi düşük kalitede bir emek gerektirdiğini düşünüyor, çocuk bakmayı küçümsüyorlar. Onlara göre eğitim isteyen işler daha yüksek bir statüyü ifade ediyor, eğitim istemeyen faaliyetlerse okuma yazması olmayanların da yapabileceği düşük kalitede bir emek anlamına geliyor. Öyle olunca, bebekleriyle üç dört aylık bir meşguliyetten sonra eğitimini aldıkları işlerine dönmeye ve bebeklerini bakıcılara bırakmaya eğilimli oluyorlar.
Halbuki annelik, bir hayvan yavrusundan farkı sadece genetik potansiyeli olan insan yavrusundan ruhsal bir varlık oluşturma işlevidir. Özellikle bebek anneliği dünyadaki en kalifiye emektir ve bu emeği ancak bebeği karnında büyüten kadın üretebilir. Bebek anneliğindeki ciddi aksamaların kişinin gelecekte çeşitli akıl hastalıklarına yatkın olmasına veya ağır korkuları olan bir insan oluşmasına neden olabileceğini de biliyoruz. Biz, kıymetli herhangi bir eşyalarını emanet etmeyecekleri insanlara bebeklerini, çocuklarını emanet eden annelere şaşkınlıkla bakıyoruz. Böylesi bir sağduyu eksikliğine ne tür etkenlerin sebep olabileceği önemli bir merak konusudur.
Bu kitap, bu büyük dönüşüm döneminde kadın erkek arasındaki sevginin, cinselliğin, anneliğin ve babalığın önemine tekrar dikkat çekme ihtiyacıyla yazılmıştır.
ANNELİK VE BABALIK TANIMLARI
Yeterli ve doğru bir annelik ve babalık tanımı yapabilmek için öncelikle “ruhsal yatırım” kavramını ve “sevgi duygusu”nu açmak yerinde olacaktır.
Ruhsal yatırım
Doğduğunda sadece canlı bir varlık olan insanı insanlaştıran etkenin doğumdan sonra annesinden aldıkları olduğunu söylemiştik. Annenin bebeğiyle kurduğu ilişki içinde, öncelikle bebeğin ruhsal malzemesi oluşur fakat aynı zamanda anne, bu ilişki üzerinden bebeğine kendi duygu dünyasından ruhsal malzeme de aktarır. Bebeğin ruhsal malzemesi dediğimiz içerikse, bir yanıyla onun canlılığını muhafaza edebilmesini, acıkmasını, beslenmesini sağlayan enerjidir. Diğer yandan da, bebeğin ruhsal gelişiminin kesintiye uğramaması halinde onun bağlanmasını, sevmesini, haz almasını mümkün kılan bir hale dönüşecek olan enerjidir. Acıkma gibi bedensel ihtiyaçlar dışında bebeğin ruhsal varlığını oluşturacak olan bu enerjiyi, ayrışmış enerji olarak ifade etmek mümkündür. Ayrışmış enerji bebeğin yakın çevresinin, özellikle annesinin sağladığı her türlü olumlu, duyarlı, şefkatli, sıcak, neşeli yaşantıyla, ruhsal yakınlıkla oluşur.
Bebek, annesinin onunla kurduğu ilişki sayesinde ilk aylardan itibaren bu olumlu yaşantıları “iyi” tanımı altında biriktirmeye ve bu alan üzerinden haz duyabilen, annesinden başlamak üzere başkalarıyla ve dünyayla ilişki kurabilen bir varlık haline gelmeye başlar. Bu sayede anne, bebeği için ne oranda iyi ve duyarlı bir anne olabiliyorsa, onun doğumla birlikte getirdiği ham malzemesini o oranda hayata, yaşamaya ve gelecekte sevebilen bir varlık olmaya uygun şekilde ayrıştırır. Anlaşılacağı gibi anne, bebeğin ve giderek çocuğun ruhsal malzemesinin hem niteliğini hem de miktarını oluşturur.
ANNELER VE OĞULLARI
Öncelikle, erkek çocuğun gelişme sürecine kısaca bir göz atıp uygun bir perspektif oluşturmaya çalışalım. Kız ya da erkek, bebeğin anneyle azami ruhsal ilişkiye ihtiyaç duyduğu ilk dokuz ay, bebeklik dönemidir. Bu dönemde bebek anneyle bir bütündür. Normal gelişen bir bebek dokuzuncu aydan sonra annesiyle kendisinin ayrı varlıklar olduğunu kavrar ve bu, bebekte anneye karşı haset duygusunu açığa çıkarır. Bununla beraber bebeğin iç dünyasında anneyle çatışma başlar. Bu aynı zamanda, bebekte anneye bağımlılıkla beraber ondan kurtulma arzularının da oluştuğu dönemdir. Yürümeyle birlikte bebek/çocuk anneden uzaklaşma imkânı bulur ve çocukluk çağı başlar.
Bu dönemden itibaren, biyolojik gelişmeye de paralel olarak kız ve oğlan çocuk yapıları arasındaki farklar belirginleşir. Yürümeye başlayan çocuk için annesinin yerini dış dünya almaya başlamıştır. Yürüme çabası ve sonrasında epey bir canı yanan çocuk nihayet dış dünyanın tehlikeli bir yer olduğunu, annesi gibi şefkatli olmadığını anlar. Böylece, kendisine hiçbir şey olmayacağını sanan, tehlike duygusunu, yanmayı, çarpmayı, yaralanmayı tanımayan, ilk başlarda canı yansa da bunu inkâr eden çocuk nihayet aciz olduğunu, bakıma ve korunmaya ihtiyacı olduğunu kabullenir. Bu aşama bütün bebeksi, yüksek narsisistik içerikli (her şey olmak, her istediği olmak, her istediğini yapabilmek, her istediğinin olması, her şeyi kontrol edebilmek… gibi) fantezilerin geride bırakılması ve sağlıklı bir insan olmanın yolunun açılması demektir. Bu döneme, “erken çocukluk” denir ve 1 yaş ile 2,5 yaşına kadar olan süreyi kapsar.
Çocuk ruhsal olarak yeterince güçlenemediyse, yeterli annelik alamadıysa, bu dönemde dış dünyayla sağlıklı bir ilişki yapılandıramaz. Özellikle dış dünyaya yönelik olma vasfı ağır basan erkek çocuk böyle bir durumda fiziki gerçeklik karşısında ürkek, çekingen, denemek istemeyen bir yapı geliştirir. Her yeni durum büyük bir korku sebebidir, dolayısıyla bir türlü dış dünyaya yönelemez, yönelmek de istemez. Yaşıtlarıyla arasındaki mesafe giderek büyür. Örneğin bu durumdaki bir çocuk, yaşı ilerlediği halde bir türlü yuvaya veya okula gitmek istemez ya da çok zor gider.
Çocuk ruhsal olarak yeterince güçlenemediyse, yeterli annelik alamadıysa, bu dönemde dış dünyayla sağlıklı bir ilişki yapılandıramaz. Özellikle dış dünyaya yönelik olma vasfı ağır basan erkek çocuk böyle bir durumda fiziki gerçeklik karşısında ürkek, çekingen, denemek istemeyen bir yapı geliştirir. Her yeni durum büyük bir korku sebebidir, dolayısıyla bir türlü dış dünyaya yönelemez, yönelmek de istemez. Yaşıtlarıyla arasındaki mesafe giderek büyür. Örneğin bu durumdaki bir çocuk, yaşı ilerlediği halde bir türlü yuvaya veya okula gitmek istemez ya da çok zor gider.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)