ANNENİN VE ANNELİĞİN PSİKOLOJİSİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANNENİN VE ANNELİĞİN PSİKOLOJİSİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Başlarken

Geçmişin mirası, günümüzde her alanda müthiş bir biçimde yeniden irdeleniyor. Yüzyıllardır geçerli sayılan kalıplar, yüz yıl önce kutsal sayılan birçok kavram bugün sorgulanıyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna ilişkin bütün düşünceler tartışmaya açık bir durumda. Bu çağ bir yandan bütün sınırlamaları ve kısıtlamaları paramparça edip özgürleştirici bir etki oluşturuyor, diğer yandan da insanlığın geleceği açısından kalıcı olması gereken, geleneğin içindeki değerleri bozabiliyor. Elbette bu kaçınılmaz çünkü insanlık kültürü büyük bir dönüşümden geçiyor. Tarih boyunca bütün büyük dönüşümler sırasında kafalar karışmış, taşlar yerine oturana kadar dönüşümün bedelleri ödenmiştir.

Çağlar boyu gelen doğruların değişmesi ya da bilim ve teknolojideki ilerlemeler ne kadar kökten dönüşümlere yol açsa da, insan dediğimiz varlık için bu böyle değildir. Bundan binlerce yıl önceki insan yavrusunun özellikleriyle günümüzün bebeği arasında büyük bir fark yoktur. Her iki çağın bebeği de ancak duyarlı bir annenin verdiği emekle hayatta kalabilir ve toplumunun parçası olabilecek birisi haline gelebilir.

İnsanın bir kültür varlığı olabilmesi, aile dediğimiz sistemle mümkün olmuştur. Fakat insanlık kültürünün başlangıcındaki aile sistemi bugünün ailesine benzemiyordu. Klanın, yani topluluğun kendisi büyük bir aile gibiydi ama kuşkusuz insan yetiştiren ve insanlığın devamlılığını sağlayan kurum ailedir. Her kurumun ve kavramın sorgulandığı günümüzde “aile” ve bununla beraber “annelik” ve “babalık” da yeniden tanımlanmaktadır. İnsanların zihniyet dünyasındaki değişim; rolleri, ihtiyaçları, hayatı anlamlandırma biçimlerini, ruhsal yatırımları etkilemekte ve yeniden yapılandırmaktadır.

Televizyon, internet, facebook, twitter gibi sosyal ağlar eski çağlarda kültürler arasında yüzlerce yılda oluşan etkileşimi birkaç yıla sığdırmakla birlikte gerginliği, korkuları, kafa karışıklığını artırıyor, uyum sağlamayı zorlaştırıyor.

Biz kendi alanımızda -psikoterapi alanında- özellikle çocuk tedaviciliği uygulamasında, ailelerin kafalarının çok karışık olduğunu görüyoruz. Karıkocanın birbirinden, anne babaların çocuk karşısında kendilerinden beklentileri çoğu zaman sağlıklı bir çocuk yetiştirmeye uygun değil. Sağlıklı çocuk derken ebeveynini, kardeşlerini ve arkadaşlarını sevebilmeyi, öğrenmeye, yeterlilik artırmaya, çalışmaya ve yaşına uygun sorumluluk almaya uygun bir ruhsal malzemeye sahip olmayı kastediyoruz.

Günümüzde genç çiftlerin ilişkilerinin daha çok “iyi bir ortaklık” tanımına uyduğunu, kadın ve erkek farkının ortadan kalkmaya başladığını gözlüyoruz. Kadınlar kendilerinden beklediklerini kocalarından, aynı şekilde, erkekler de kendilerinden beklediklerini karılarından bekliyorlar. Birbirini tamamlamak yerine birbirlerine benzemeye başlıyorlar. Bu ilişki biçimi kadın erkek sevgisinden çok arkadaş, dost ilişkisi modelini oluşturur ve eşler arasındaki cinsel çekim azalır, ki bu da kadın erkek ilişkisinin temel vasfıdır. Diğer yandan, anne babalar çocuklarının ebeveyni değil, arkadaşı olmaya çalışıyorlar. İnsanın, hayatının çeşitli dönemlerinde pek çok arkadaşı olabilir ama sadece bir anne ve babamız vardır.

Daha trajik bir değişimse, annelik alanında görülüyor. Anneler, anneliğin ev işi yapmak gibi düşük kalitede bir emek gerektirdiğini düşünüyor, çocuk bakmayı küçümsüyorlar. Onlara göre eğitim isteyen işler daha yüksek bir statüyü ifade ediyor, eğitim istemeyen faaliyetlerse okuma yazması olmayanların da yapabileceği düşük kalitede bir emek anlamına geliyor. Öyle olunca, bebekleriyle üç dört aylık bir meşguliyetten sonra eğitimini aldıkları işlerine dönmeye ve bebeklerini bakıcılara bırakmaya eğilimli oluyorlar.

Halbuki annelik, bir hayvan yavrusundan farkı sadece genetik potansiyeli olan insan yavrusundan ruhsal bir varlık oluşturma işlevidir. Özellikle bebek anneliği dünyadaki en kalifiye emektir ve bu emeği ancak bebeği karnında büyüten kadın üretebilir. Bebek anneliğindeki ciddi aksamaların kişinin gelecekte çeşitli akıl hastalıklarına yatkın olmasına veya ağır korkuları olan bir insan oluşmasına neden olabileceğini de biliyoruz. Biz, kıymetli herhangi bir eşyalarını emanet etmeyecekleri insanlara bebeklerini, çocuklarını emanet eden annelere şaşkınlıkla bakıyoruz. Böylesi bir sağduyu eksikliğine ne tür etkenlerin sebep olabileceği önemli bir merak konusudur.

Bu kitap, bu büyük dönüşüm döneminde kadın erkek arasındaki sevginin, cinselliğin, anneliğin ve babalığın önemine tekrar dikkat çekme ihtiyacıyla yazılmıştır. 

BİR BEBEKTEN SEVEBİLEN BİR VARLIĞA DOĞRU...

İnsan doğduğu zaman canlı bir varlıktır, ancak onu insanlaştıran, bebeklik dönemi ve sonrasında ona verilebilenlerdir. Bebeğin bütün ilişki kurma kapasitesi, ilişki biçimi ve bunun için ihtiyacı olan ruhsal malzeme, anneyle ilişkisi içinde oluşur. Bebeğin kendi ihtiyaçlarını fark etmesi ve bunları benimsemesi bile, annesi onun ihtiyaçlarını algılayıp karşıladığı için mümkün olur. Böylece bir insan bütün hayatı boyunca kendisine annesinden öğrendiği anneliği uygular, dolayısıyla annemizle ilişkimiz, kendi ihtiyaçlarımızla olan temel ilişkimizi oluşturan modeldir. Kendimize gösterdiğimiz gerçek duyarlılıklar veya ihmaller, kendimize olan sevgimiz, öfkemiz büyük ölçüde anne kökenlidir.

Annemizden başka insanlarla kurduğumuz ilişkiler de, onunla olan ilişkimizin modelini takip eder; iç dünyamızın da, dış dünyayla kurduğumuz ilişkinin de temeli, annemizin bizimle kurduğu ilişkinin niteliği ölçüsündedir. Aynı şekilde, başkalarına baktırılan çocuklar ruhsal malzemelerini o kişilerden almış olurlar. Ancak yabancı kişiler çoğu zaman çocuğun sadece aç ve susuz kalmamasını, ağlamamasını sağlamaya çalışan bir bakım verdikleri için, bebekte/çocukta fazla bir ruhsal malzeme oluşturamazlar. Böyle büyüyen insanların iç dünyası fakirdir; duygularının çeşitliliği ve yoğunluğu düşüktür, can sıkıntısına yatkındırlar.

ANNELİK VE BABALIK TANIMLARI

Yeterli ve doğru bir annelik ve babalık tanımı yapabilmek için öncelikle “ruhsal yatırım” kavramını ve “sevgi duygusu”nu açmak yerinde olacaktır.


Ruhsal yatırım

Doğduğunda sadece canlı bir varlık olan insanı insanlaştıran etkenin doğumdan sonra annesinden aldıkları olduğunu söylemiştik. Annenin bebeğiyle kurduğu ilişki içinde, öncelikle bebeğin ruhsal malzemesi oluşur fakat aynı zamanda anne, bu ilişki üzerinden bebeğine kendi duygu dünyasından ruhsal malzeme de aktarır. Bebeğin ruhsal malzemesi dediğimiz içerikse, bir yanıyla onun canlılığını muhafaza edebilmesini, acıkmasını, beslenmesini sağlayan enerjidir. Diğer yandan da, bebeğin ruhsal gelişiminin kesintiye uğramaması halinde onun bağlanmasını, sevmesini, haz almasını mümkün kılan bir hale dönüşecek olan enerjidir. Acıkma gibi bedensel ihtiyaçlar dışında bebeğin ruhsal varlığını oluşturacak olan bu enerjiyi, ayrışmış enerji olarak ifade etmek mümkündür. Ayrışmış enerji bebeğin yakın çevresinin, özellikle annesinin sağladığı her türlü olumlu, duyarlı, şefkatli, sıcak, neşeli yaşantıyla, ruhsal yakınlıkla oluşur.

Bebek, annesinin onunla kurduğu ilişki sayesinde ilk aylardan itibaren bu olumlu yaşantıları “iyi” tanımı altında biriktirmeye ve bu alan üzerinden haz duyabilen, annesinden başlamak üzere başkalarıyla ve dünyayla ilişki kurabilen bir varlık haline gelmeye başlar. Bu sayede anne, bebeği için ne oranda iyi ve duyarlı bir anne olabiliyorsa, onun doğumla birlikte getirdiği ham malzemesini o oranda hayata, yaşamaya ve gelecekte sevebilen bir varlık olmaya uygun şekilde ayrıştırır. Anlaşılacağı gibi anne, bebeğin ve giderek çocuğun ruhsal malzemesinin hem niteliğini hem de miktarını oluşturur.

ANNELİĞİN KATMANLARI

Nasıl ki bir annesi ve babası olmuş herkesin içinde bir anne ve bir de baba olduğunu söylediysek, ortalama bir insanın yapısının da temelde üç katmandan oluştuğunu söyleyebiliriz. Hepimizin içinde bir bebek, bir çocuk ve nihayetinde de bir yetişkin vardır. Bu katmanlar bir tür mecaz değildir, bunları hayatımızın farklı aşamalarında, günümüzün çeşitli anlarında deneyimleriz. Aslında varlığının bu şekilde farkında olmak ciddi bir ruhsal gelişkinliğe işaret eder.


Nefsimizin çekirdeği
Bebek katmanımız ruhumuza en yakın, en derin, en temel alanımız, çekirdeğimizdir. Nefsimizin çekirdeği de bu alandır. Etimizin acıması, acıkmamız, cinsel arzularımız, temel öfkelerimiz, temel iyilik duygumuz bu çekirdekten gelir ama aynı zamanda, bebeksi alanımız sezgilerimizin, hissedişlerimizin kaynağıdır. Bir insanın yeterli, hatta iyi bir annelik deneyiminden geldiğini söylerken bebeklik döneminde, özellikle dokuz ay öncesi dönemde annesinin onunla kuvvetli bir ruhsal ilişki kurduğunu söylemiş oluruz.

KADININ DOĞASI VE SEVME BİÇİMİ

Kadın ve erkek doğası birbirinden farklı ve birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Bu anlamda, aslında kadın erkek ilişkisi için “çok kapsamlı bir işbirliği” tanımlamasını yapabiliriz. Kadın, erkeğe göre çok daha fazla sevgi ilişkisi yönelimli bir varlıktır. İlişkiler oluşturmaya, bunların sürmesini sağlamak için çaba harcamaya yatkındır. Nitekim annelik de büyük ölçüde, ilişki kurma kapasitesi olmayan bir varlıkla -bebekle- ilişki kurmayı, bu ilişki içinde onu büyütmeyi kapsar. Erkek ise dış dünya yönelimlidir ve dış dünyayla baş etmeye çalışır. Kadınla erkek arasındaki bu yönelim farkını daha küçük birer çocukken bile gözleriz.

Erkek çocuk hareketlidir, atlayıp zıplar ama aynı zamanda dış dünyanın nesneleri üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışır. Yapıp bozar, parçalayıp tekrar bir araya getirir, mekanizmasını anlamaya çalışır ve bunları yaparken o şey üzerinde hâkimiyet oluşturmuş olur, nihayetinde de bir kenara bırakır. Kız çocuk ise yakın çevresindeki insanların kendisiyle meşgul olmasını sağlamaya çalışır ve bu meşguliyeti mümkün olduğu kadar devamlı kılmak ister; sahip olduğu nesnelere (oyuncak, kılık kıyafet) daha bağlıdır, paylaşmayı sevmez. Kız çocukları bebekliklerinden itibaren çevrelerinin sevgisine ve bu sevginin devamlı gösterilmesine daha çok ihtiyaç duyarlar.

NEDEN ÇOCUK SAHİBİ OLMAK İSTERİZ?

Doğal olarak, çocuk sahibi olmak isteğimizde bunu kendimiz için yapıyoruz; çocuk için yapmıyoruz ama bu dünyaya geldiğimize pişmansak, bu yüzden anne babamıza öfke duyuyorsak, çocuk sahibi olmak istemememiz beklenir. Elbette çocukların ucuz bir emek, satılacak bir nesne, savaşacak asker, yaşlılık dönemi için bakıcı olarak algılandığı bir dünyada “niye çocuk sahibi olmak istiyoruz?” sorusunun üstünde durmaya değer bir anlamı yoktur.

Hangi zamanda yaşadığımız, hangi ülkede, köyde mi, şehirde mi, ne ürettiğimiz, bunlar hayatımızın her unsuru için temel belirleyiciler elbette ve çocuk dünyaya getirme ihtiyacımızı, isteğimizi de belirliyor. Fakat bu kitabın okurunun içinde bulunduğu dünyaya ve zamana bakacak olursak; soyunu sürdürmek, ölümsüzlük ihtiyacı, kendi yapamadıklarını çocuklarının yapmasına çalışmak, toplumsal statüsünü artırmak, evliliğini kurtarmak gibi ana gerekçelerden söz edebiliriz. Bunların bazıları geçmiş için de geçerlidir. Bunun yanında, her bölgesinin eşit olarak gelişemediği, insanların ya hayatta kalmak ya da çalışmak için onlarca yıldır göç ettiği, her şeyin hızla ve kendine özgü bir biçimde değiştiği bir ülkede ve zamanda yaşıyoruz. Dolayısıyla eskiden olduğunu düşündüğümüz bir sistem yan kapımız ya da öteki mahalle için geçerli olabiliyor.

AİLE DUYGUSU

İnsanlar çok büyük ölçüde, ancak deneyimledikleri, yaşadıkları durumları tekrar edebilir. Eğer bir insandan sevebilen ve üretebilen birisi olmasını, çocuk yetiştirebilecek, anne baba olabilecek yapıda olmasını bekleyeceksek, bu insanın bir aile içinde büyümesi gerekir. Bu anlamda aile, en basit haliyle, birbirinin iyiliğini isteyen, bunun için çaba harcayan, en zayıf olanın en fazla korunduğu insan topluluğudur diyebiliriz; bu, ailenin hakikatine ilişkin bir ifadedir. Bunu yapabilen insanlar, ister dost olsunlar ister yoldaş, birbirleri için aile olurlar. Fakat aile öncelikle, anne, baba ve çocuklardan oluşan bir “kurum” olarak görülür.

Ailenin iki yüzü
İnsan yetiştiren ve anne baba olmayı öğreten en verimli sistem, kuşkusuz ailedir. Bu sebeple hem toplumun çekirdeği, hem de devamlılığının güvencesidir ama güçlülerin kendilerini arka plana çekmesini, önce zayıfların düşünülmesini gerektirir. Bu da yüksek bir sevgiyle mümkün olduğu için, kusursuzluktan uzak bir sistemdir. Her sistem gibi aile de çağının ruhundan etkilenir. Genel olarak, kadınla erkeğin birbirlerine ruhsal yatırımları arttığında çocuklar için daha sağlıklı bir ortam oluşurken, evlilik bir ortaklığa dönüştüğünde bu kez çocuklar için aile dışından destek beklentisi artar ve çocuklar bakıcılara bırakılır. O zaman “insan tarlası” mutsuz, acı, korku ve öfke dolu ürünler üretebilir. Dolayısıyla, evlilik defterine imza atmış her kadın ve erkeğin, çocukları bile olmuş olsa, oluşturduğu birlik her zaman “aile” vasfı taşımaz.

Her türlü yakınlık ve bağlanma ilişkisinin tarafların bütün problemlerini de kapsayan ilişkiler olduğunu düşünürsek, aile, insanın ömrünün sonuna kadar taşıyacağı, taşımak isteyeceği çok değerli bir duygu olabileceği gibi, ilk fırsatta kurtulmak isteyeceği bir duygu da olabilir. Bütün sevme ve öfke hallerimizi aile içinde deneyimler, bunları nasıl geliştireceğimizi ya da başa çıkacağımızı da ailemizde öğreniriz. En derin bağlarımız, yeri doldurulamayacak yakınlıklarımız, kopuşlarımız, kök saldığımız toprak, ailemizdir. Verimli bir bağdan gelenimiz de vardır, kimsenin uğramadığı çölden gelen de.

ANNENİN CİNSEL HAYATI

Gerçek bir sevgi ilişkisinde cinsel hayat, özellikle kadını besleyen bir sevgi enerjisi üretir, dolayısıyla cinsel hayatla sevgi ilişkisinin kalitesi arasında çok yakın bir bağlantı vardır. Bir ilişkide cinsel hayatın kalıcı bir biçimde yoğun olması, o ilişkinin bir “kadın erkek ilişkisi” olduğunu gösterir. Kadın erkek ilişkisi ifadesi anatomik özelliklere atıfta bulunan bir terim değildir. Kadının ruhsal olarak “kadın” olabildiğini, erkeğin de ruhen “adam” olduğunu ifade eder.

Kadın, penis seven bir varlıktır
“Kadın”, erkek sevebilen bir varlıktır. Aslında bunu söylediğimizde, cinsiyetinden ve cinsel rolünden memnun bir insanı tarif etmiş, en basit ve açık tanımıyla, “kadın, penis seven bir varlıktır” demiş oluyoruz. Anneyle iyi bir bütünleşme dönemi yaşamış, dolayısıyla hasedi azalmış, bu nedenle de daha az kıskançlık duyacak olan bir kız çocuğu, ona bu koşulları sağlayan anne babası arasındaki cinsel yakınlık yeterli sıcaklıktaysa, kadın erkek ilişkisini benimseyerek büyüyecektir. O da tıpkı annesi gibi erkeğin yakınlığından haz duyacak, beslenecektir. Dolayısıyla erkeklerle rekabet içinde olmak, erkek vasıflarına sahip olmak gibi penis hasedi kaynaklı eğilimleri olmayacaktır.

Bu altyapıya sahip bir kadın seçtiği erkekle beraber bir hayat kurmaya çalışacaktır. Cinsel hayatı, birlikte hayatın altından kalkmak, özellikle annelik gibi yüksek kalitede bir emeği verebilmek için kadının ihtiyaç duyduğu enerjiyi ona sağlayacak olan kaynak gibidir adeta. Bu durumda cinsel hayat canlılık, sevginin yeniden üretilmesi, bütünlüklü bir kendilik oluşturmak anlamına gelir.

ANNENİN ÖFKESİ

Sevebilen bir insan olmak için çaba harcamanın bir başka ifadesi, insanın öfkesini anlamaya çalışmasıdır. Öfkenin, kendimizle ve başkalarıyla olan ilişkimizi bozan, çarpıtan, bloke eden bir etkisi vardır her zaman. Fakat genellikle öfkemizin farkında olmamayı seçeriz. Önemli bir kısmını kendimizden uzak tutmaya çalışır ya da bastırırız. Bir kısmı da, hiç de öfke gibi görünmeyecek şekillerde ortaya çıkar.

Sözgelimi kayıtsızlık, ihmal, baştan savma, dikkatini verememe öfkeden kaynaklanır ya da bizim için yapılmış bir şeye anlamlı bir karşılık vermiyorsak, genellikle öfkeli olduğumuz içindir. Hakkından fazlasına göz koymak, değerli ve güzel olan bir şeyi bozmak, her türlü saygı eksikliği, küçümseme, kandırma, yalan, bir işin gereğini yerine getirmemek, bize ihtiyacı olan bir varlığa ya da bir değere sahip çıkmamak ve unutkanlıkların çoğu öfke kaynaklıdır. İhtiyaçlarımıza karşı duyarsızlaşmak ya da ihtiyaçlarımızı yok saymak, başımıza gelen çeşitli kazalar, iyi, huzurlu ve güzel şeylerden bir biçimde kaçınmak, bunları hak etmediğini düşünmek, umutsuzluk gibi haller de kendimize karşı duyduğumuz öfkedendir.


İnsan, sevmeye çalışan öfkeli bir varlıktır
Öfke hem bozucu bir etki yapar, ruhumuzu güçsüz düşürür, hem de yüzeyselleştirir. Bu nedenle, sevmek isteyen bir insanın ilk işi, her zaman için öfkesinin farkına varmak ve anlamaya çalışmak olmalıdır. Bu ise son derece zor bir şeydir fakat öfkeli bir insan olmadığını iddia etmekten daha gelişkin bir durumu ifade eder çünkü insanın en temel tanımlarından biri, sevmeye çalışan öfkeli bir varlık olduğudur.

İYİ ANNELİK KALIBI

Her kadının annelik deneyimi kendine özgüdür, dolayısıyla herkesin hamilelikte, doğum sırasında ya da bebeğini kucağına aldığında hissedecekleri farklı olacaktır. Fakat insan doğasının, içinden gelenlerle kendisinden beklenenleri yapmak arasındaki doğal çatışması kendisini elbette annelik alanında da gösterir. Anneler, hem beğenilme ve onaylanma arzuları hem de mükemmel olma istekleri nedeniyle “iyi anne” olmaya çalışırlar. “İyi annelik” tarifi aslında toplumdan topluma ve çağdan çağa değişir. Örneğin Afrika’daki birçok kabilede anneler, çocuk bırakana kadar, çoğu zaman 3-4 yaşına kadar emzirmeyi sürdürürler, onların iyi annelik anlayışı bu yöndedir.
Çağlar boyunca “iyi annelik” kalıbı giderek anneliğin önemsenmesini ve annelerin çocuklarına daha fazla ruhsal yatırım yapmasını sağlayacak şekilde dönüşmüştür. İlk çağların anneleri daha çok üretim faaliyeti içinde yer alırdı, çocuklara yaşlı kadınlar bakardı. Çocukların bakımı, çocuk ölümleri çok önemsenmezdi; bu koşullar içinde tarif edilmiş bir iyi annelik anlayışları vardı muhtemelen. Günümüzün anneleri de kendi toplumsal gerçeklerinin bir parçası olan “iyi annelik” kalıbından etkileniyor.

ANNELER VE KIZLARI

Kadının, ilk çocuğunun kız olmasını istemesi bir kadın olarak kendini sevme ihtiyacının öne çıktığı anlamına gelir. Bir kız çocuğu doğurmak ve onu çok sevmek, annenin benlik oluşumuna olumlu bir katkıda bulunacaktır. Bu bakımdan, annenin kendi cinsiyetini benimsemiş erkek sever bir kadın olması, kızını büyütme sürecinde belirleyici öneme sahiptir.

Kız çocuğunun özelliklerini anlattığımız bölümden hatırlanacağı gibi, 2,5 yaş civarında bedensel gelişime uygun olarak kız ve erkek çocuk karakteri de oluşmaya başlıyordu. Bu dönemde erkek çocuk dış dünyaya daha fazla yönelir, ancak kız çocuk daha içe dönüktür ve anneye, sevgi nesnelerine yakın olma eğilimi daha belirgindir. Normal gelişen, aile içinde büyüyen 3-7 yaş arasındaki her kız çocuğu, eğer kendisini seven bir babası varsa, ona çok düşkün olmaya başlar, babasının bütün ilgisinin ve dikkatinin kendisinin üzerinde olmasını ister. Bu dönem, erkek çocuklarda anneyle ilgili olarak yaşanır ve 3-5 yaş arasıdır.


Kız çocuğunun babadan feragati
Kız çocuğu başlarda babasına karşı çekingendir fakat önce babanın yaptığı ruhsal yatırımla o da babasına ruhsal yatırım yapabilmeye başlar. Sarılmak, kucağına oturmak, elinden tutmak gibi fiziksel yakınlık işaretleri, çocuğun babasına karşı yakınlık duygusunun oluştuğunu ve bebeksi dürtülerinin harekete geçtiğini gösterir. Çocuğun içindeki bebek uyanmış ve babaya bağlanmaya başlamıştır. Aslında normal gelişen bir kız çocuğunda baba çok ilgisiz değilse zaten bu olur. Çocuk, babaya karşı büyük bir yakınlık hisseder ve babasına da bu yakınlığı yaşatır. Ancak kız çocuğunun bu ilişkiyi oluşturabilmesi için, babanın, çocuğuna olan ruhsal yatırımından beslenen desteğine ve sabrına ihtiyacı vardır.

ANNELER VE OĞULLARI

Öncelikle, erkek çocuğun gelişme sürecine kısaca bir göz atıp uygun bir perspektif oluşturmaya çalışalım. Kız ya da erkek, bebeğin anneyle azami ruhsal ilişkiye ihtiyaç duyduğu ilk dokuz ay, bebeklik dönemidir. Bu dönemde bebek anneyle bir bütündür. Normal gelişen bir bebek dokuzuncu aydan sonra annesiyle kendisinin ayrı varlıklar olduğunu kavrar ve bu, bebekte anneye karşı haset duygusunu açığa çıkarır. Bununla beraber bebeğin iç dünyasında anneyle çatışma başlar. Bu aynı zamanda, bebekte anneye bağımlılıkla beraber ondan kurtulma arzularının da oluştuğu dönemdir. Yürümeyle birlikte bebek/çocuk anneden uzaklaşma imkânı bulur ve çocukluk çağı başlar.

Bu dönemden itibaren, biyolojik gelişmeye de paralel olarak kız ve oğlan çocuk yapıları arasındaki farklar belirginleşir. Yürümeye başlayan çocuk için annesinin yerini dış dünya almaya başlamıştır. Yürüme çabası ve sonrasında epey bir canı yanan çocuk nihayet dış dünyanın tehlikeli bir yer olduğunu, annesi gibi şefkatli olmadığını anlar. Böylece, kendisine hiçbir şey olmayacağını sanan, tehlike duygusunu, yanmayı, çarpmayı, yaralanmayı tanımayan, ilk başlarda canı yansa da bunu inkâr eden çocuk nihayet aciz olduğunu, bakıma ve korunmaya ihtiyacı olduğunu kabullenir. Bu aşama bütün bebeksi, yüksek narsisistik içerikli (her şey olmak, her istediği olmak, her istediğini yapabilmek, her istediğinin olması, her şeyi kontrol edebilmek… gibi) fantezilerin geride bırakılması ve sağlıklı bir insan olmanın yolunun açılması demektir. Bu döneme, “erken çocukluk” denir ve 1 yaş ile 2,5 yaşına kadar olan süreyi kapsar.

Çocuk ruhsal olarak yeterince güçlenemediyse, yeterli annelik alamadıysa, bu dönemde dış dünyayla sağlıklı bir ilişki yapılandıramaz. Özellikle dış dünyaya yönelik olma vasfı ağır basan erkek çocuk böyle bir durumda fiziki gerçeklik karşısında ürkek, çekingen, denemek istemeyen bir yapı geliştirir. Her yeni durum büyük bir korku sebebidir, dolayısıyla bir türlü dış dünyaya yönelemez, yönelmek de istemez. Yaşıtlarıyla arasındaki mesafe giderek büyür. Örneğin bu durumdaki bir çocuk, yaşı ilerlediği halde bir türlü yuvaya veya okula gitmek istemez ya da çok zor gider.

MÜKEMMELİYETÇİ ANNE

“Ben sıradan olanı sevemem, ancak mükemmel olanı sevebilirim,” demek, aslında bir sevme eksikliğidir ve iyi anne kalıbını anlattığımız bölümde sözünü ettiğimiz yeni değer yargılarının çok desteklediği bir durumdur. Patronunuz mükemmeliyetçiyse çalışma hayatınız cehenneme dönebilir ama imkânınız varsa, başka bir iş bulursunuz. Annesi mükemmeliyetçi olan bir çocuğu ise zor bir hayat beklemektedir. Böyle bir çocuğun sevilebilir bir varlık olduğuna dair inancı zayıftır, hatta buna inanmaz. Oysa bu, ruhun en temel ihtiyacıdır, aksi halde insan hiçbir zaman tam olarak bu dünyanın bir parçası olamaz. Hatta daha ileri gidip şunu söyleyebiliriz: Sevilebilir bir varlık olduğuna inanmamanın en ağır biçimi, bir tür lanetlenmiş olma duygusudur.

Dolayısıyla mükemmeliyetçi bir annenin çocuğu bu duygu zemini üzerinde, sevilebilir olmak için sürekli mükemmel olmaya çalışır. Eğer anneyi dengeleyen, sevme kapasitesi daha yüksek olan bir babası yoksa, çocuk da mükemmeliyetçi olur. Genel olarak annenin mükemmeliyetçiliği çocuğun hayatını çok zorlaştırır. Onun kendisi olmasına, yaşını yaşamasına engel olan, devamlı başarı ve kusursuzluk talep eden bir tutum çocuğa büyük zarar verir. Ancak gerçek mükemmeliyetçilikle ergenlik çağındaki biricik olma ihtiyacının oluşturduğu mükemmel olma arzusunu da karıştırmamak gerekir. Bunun yanında, mükemmeliyetçi annelerin çocukları bazen annelerine tepki olarak fazlasıyla dağınık olabilir. Erişkinlikte de sürüyorsa, mükemmeliyetçilikten söz edebiliriz.

AŞIRI FEDAKÂR ANNE

Büyümenin tanımlarından biri de ihtiyaçlarımızı taşıyabilmek ve sorumluluklarımıza uygun olarak gerektiğinde erteleyebilmektir. Bu bakımdan, ihtiyaçlarımıza ve sorumluluklarımıza uygun davranmaya çalışırken, ister istemez çeşitli fedakârlıklar yapmak durumunda kalırız; bu, insanlığımızın bir gereğidir. Ancak bunu yaparken diğer insana karşı sorumlu olduğumuz gibi, kendimize karşı da sorumluluğumuz vardır. Hayatının her döneminde, insanın kendisine karşı duyarlı ve doğru bir çizgide annelik yapması, kendisini taşıması, başkalarına karşı da aynı tutumu benimsemesini getirecektir. Bu da, ihtiyaçta ve sorumlulukta karşılıklılık olmasını gözetmek anlamına gelir.

Özellikle büyütme ilişkisinde, anne ve baba ihtiyaçlarını giderme peşinde değilse, bunları taşıyabiliyorsa, çocuklarına doğru bir model oluşturmuş olurlar. Taşıyabildikleri bu ihtiyaçlarını sevgilerinin hizmetinde tutmaları gerekir. Bunun anlamı, ihtiyaçlarını sevdikleri varlıklar için erteleyebilmeleri ama bunu yaparken de kendilerini ve ihtiyaçlarını yok sayacak bir çizgiye savrulmamalarıdır. Bu durumda çocuklar, gerçek anlamda fedakârlığın ne olduğunu yaşayarak öğrenmiş olurlar, bu aynı zamanda, elinden geleni yapmanın en anlamlı biçimidir. Bu şekilde büyümüş çocuklar kendileri için ve başkaları için elinden geleni yapmanın ne anlama geldiğini akılla değil, ruhlarıyla kavramış olurlar.

MUTSUZLUĞUNUN NEDENİ OLARAK ÇOCUKLARINI GÖREN ANNE

Başına gelenlerin sorumluluğunu üstlenememek, o insanın çocuksuluğunun ifadesidir. Erişkin insan, kimsenin kimse tarafından mutlu edilmediğini bilir. Mutluluk, insanın kendi eseridir; insan ne oluşturabiliyorsa onu yaşar. Birisi bizi sürekli mutlu edebilseydi, herhalde ona müthiş bir biçimde bağımlı olurduk; eroin bağımlılığı bunun yanında hafif kalırdı. Kendi mutsuzluğunun nedeni olarak çocuklarını görmek, aslında bu dünyada anlamlı hiçbir şey oluşturamamış olmanın itirafıdır. İnsan ancak ekmediğini biçmeye çalışıyorsa çocuklarını mutsuzluğunun nedeni olarak görebilir.
Mutlu olmanın koşullarından en önemlisi, insanın bir özel hayatının olmasıdır. Yani bir annenin aynı zamanda kadın da olabilmesi, kocasıyla bu iki vasfıyla birden ilişki halinde olabilmesi gerekir. Kadının ve annenin aynı bünyede ve çatışmadan bir arada olabildiği durumlarda, kadın zaten mutludur. Fakat evliliği bir sevgi ilişkisi olamamış ama yine de sürdürmek zorunda kalmış kadınlar, çocuklarına, “sizin yüzünüzden ayrılamadım,” demek ister. Bu durumda, mutsuzluklarını çocuklarına fatura ederler. Çocuklar adeta, sebep oldukları düşünülen durumu tamire memur edilirler.

Aslında çoğu insan yalnız kalmaya cesaret edemediği, bozacağı hayatın yerine yeni bir hayat kuramayacağı için, mutsuz da olsa ilişkiyi sürdürür. Geleneksel sistem içinde yaşayan insanlar için ayrılmak daha da zordur çünkü ayrılığa da aile büyüklerinin karar vermesi gerekir. Bu da ancak çok mecbur kalındığında verilen bir karardır çünkü iki aile arasında düşmanlığı göze almak gerekecektir.

"MIŞ" GİBİ YAPAN ANNE

İnsanın kendi hakikatinden, öfkesinden, sevgisinden, ihtiyaçlarından kopuk olması, ağır bir ruhsal durumdur. Kendi hakikatiyle ilişkisi kesilmiş, mış gibi yapan insan dışarıdan sözgelimi çok neşeli, şakacı gibi görünebilir ama aslında çok yalnızdır, muhtemelen çok depresiftir ve bunun bile farkında değildir. Bu anlamda, aslında mış gibi yapmaktan kastedilen, seviyormuş gibi yapmaktır. Genel olarak bu insanlar sahte ve abartılıdır. Ağır narsisistik sorunları vardır. Dış dünyaya belli etmeseler de kendilerini boş ve sıkıcı olarak algılarlar. Sevme kapasiteleri yoktur; onlar da farkında olmadan, seviyormuş gibi yaparak yaşarlar.

Sahte benlik
Bu nitelikteki kadınların en önemli sorunları ilişki kuramamak ya da yüzeysel ilişki kurmaktır. Böyle bir kadının bebek anneliği çok yetersiz olacaktır çünkü bebeğin ihtiyaç duyduğu ruhsal ilişkiyi oluşturacak kapasitesi yoktur, bu da bebeğin benlik oluşumunu olumsuz etkiler. Bu durumda çocuk kendisini değersiz hissetmeye yatkın olacaktır. Başka bir ifadeyle, kendisini çok harika birisi olarak tanımlayacaktır; bunlar aynı sorunlu yapının iki farklı görünümüdür. Bazı önemli psikanalistlere göre bu annelerin çocuklarında “sahte benlik” denilen bir benlik hasarı oluşur. Bu kadınlar bilerek mış gibi yapmazlar, onlar da kendi annelerinden böyle görmüştür.

İKTİDAR DÜŞKÜNÜ ANNE

İktidar, anlam itibariyle gücü elinde tutmak ve kullanabilmek demektir. Erkek ruhu, daha küçük bir çocukken bile içinde iktidar arzusunu barındırır; atlayıp zıplayarak, eşyaları karıştırarak, içini açarak fiziki çevresi üzerinde hâkimiyet oluşturmaya çalışır. Erkek ruhu, hayatı boyunca güçlü olmaya çalışır. Bu anlamda, bizim bakış açımıza göre, iktidar sahibi kadın hayli sorunlu bir konudur. Diğer yandan, erkek için de iktidar sahibi olmak hem kolay değildir hem de kendini doğru bir çizgide tutabilmek, alçakgönüllüğünü koruyabilmek, yolunu kaybetmemek, dahası, zalimleşmemek sanıldığından çok daha zor bir meseledir. İktidarlarını rüşvet dağıtarak, etrafı memnun ederek sürdürmeye çalışan erkekler, iktidarın ancak taklidini becerebilmektedir. İktidarını, tabanını sevgi, tavanını adalet oluşturacak şekilde kurabilmek ve sürdürebilmekse ileri derecede ruhsal tekâmülü gerektiren bir durumdur.

ÇOCUKLARI ARASINDA AYRIM YAPAN ANNE

İster aile içinde olsun ister toplumsal planda, ayrımcılık sevgisizliktir. Ancak bir insanın ya da topluluğun varlığını sürdürebilmesi, gelişip güçlenebilmesi, büyümesi, kendini gerçekleştirebilmesi için ona ihtiyacı olan koşulları sağlamak, alan yaratmak da ayrımcılıktır ve kaynağını sevgiden alır.


Annenin sevgisi eşitlikçi değildir
Bu anlamda, özellikle anne ve çocuklar arasındaki ilişkinin temelinde eşitlikçi bir anlayışın yatmadığını da söylemiş oluyoruz çünkü her birimizin yapısı, karakteri, yaşı, içinde bulunduğu dönem ve ihtiyaçları farklıdır. Anne, çocukları “daha fazla ihtiyaçlı olan” (bebeğin durumunda olduğu gibi), “hasta olan”, “güç ve dayanıklılık farkı olan”, “yaş farkı olan” gibi gerçeklik ölçütleri üzerinden değil de kişisel tercihleri açısından farklı yerlere oturtuyorsa, ayrımcılık yaptığından bahsedebiliriz.

En fazla pozitif ayrımcılık, yani tercih edilme sebepleri arasında cinsiyet, daha güzel, yakışıklı, daha akıllı, daha başarılı olmak sayılabilir. Negatif ayrımcılık, yani tercih edilmeme sebepleri ise başarısızlık, güzel ve akıllı olmamak, anne açısından babaya veya baba tarafına yakın olmak veya benzemek gibi sebepler üzerine oturur.

ÇALIŞAN ANNE

Üç yaşına gelene kadar çocuklar anneye fazlasıyla ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden İsveç, Danimarka gibi, halklarının sağlığını ve iyiliği ön planda tutan, toplumun neredeyse büyük bir aileye dönüştüğü ülkelerde devlet çocuklu annelere, çocuklar üç yaşına gelene kadar maaşlarını öder. “Çocuğunuza siz bakın, maaşınızı ben öderim” der. Böylece toplumun insan malzemesinin giderek daha fazla sevgi içermesine, öfke fazlalığıyla bozulmasına engel olmaya çalışılmaktadır. Zaten sorunlu bir insanın, oluşturduğu sorunlar ve öfke nedeniyle toplumuna maliyeti de çok fazladır. Kişilerin kendi üzerlerindeki kontrolünün az olduğu bizimki gibi ülkelerde sorunlu insan yapısı kendini genel bir keşmekeş, trafik kazaları, her alanda kural tanımazlık ve şiddete eğilim olarak gösterirken, daha kontrolcü toplumlarda alkolizm, depresyon ve uyuşturucu bağımlılığı olarak gözlenir.


Çocuğun anne ihtiyacı
Elbette kimse bir bebeğe onu doğuran annesi kadar bakamaz, onun kadar duyarlı olamaz. Bebeklik döneminde annenin çalışması ve bebeğinin bakımını başkalarına bırakması çocuğun gelecekte öfkesi ve korkuları fazla olan birisi olmasına yol açacaktır. Bir başka deyişle, bu dönemde annenin, bebeği uzun süreli olarak, akşamları da dahil başka birisine bırakmak gibi ağır ihmali, akıl hastalıkları kategorisine giren ciddi ruhsal sorunlara neden olabilir. Anne çalışmak zorunda bile olsa, akşamları mutlaka bebekle beraber olmalıdır.

BOŞANMIŞ ANNE

Çocuklu bir ailede boşanma kararı veriliyorsa, her iki taraf da ilişki içinde çok yıpranmış demektir. Çift, birlikte bir aile oluşturamadıklarını, defalarca tartışmış olmalarına rağmen sorunları çözemediklerini veya birbirlerini görmek istemeyecek kadar öfkeli olduklarını deneyimlemeden, çoğunlukla ayrılık kararı verilemez. Bazı ayrılıklar ise eşler birbirlerine ilgilerini kaybettikleri ve birbirlerinden sıkıldıkları için söner gibi biter. Ama her iki durumda da, ayrılmak isteyen tarafta veya taraflarda, artık birbirleriyle işbirliği yapamayacakları, birbirlerini sevemeyecekleri, aynı çatı altında olamayacakları kanaati oluşmuştur. Ayrılmak, insan hayatındaki en zor deneyimlerden biridir çünkü ruhsal yatırımın bir insandan, bir çevreden, bir sürü alışkanlıktan çekilmesi demektir ve acı verir; ölüm gibi yas tutturur. Ayrılmak, ardından yeniden bir hayat kurma gailesini de getirecektir. Bütün bunlar göze alınıyorsa, yapacak başka bir şey kalmamıştır.