VAKA 1
İlk hâkim duyguyu, “kendini kötü hissetmekten kaçınma” olarak adlandırmıştım. Aşağıdaki örnek, bu örgütlenmenin gelişmiş seviyelerine aittir, ilk basamakları ise şizofreniye kadar uzanır.
G., 40 yaşında, evli, erkek bir hasta. Karısıyla birlikte 14 yaşındaki oğullarının durumunu konuşmak için geldiler. Çocuk, evde her istediğini yaptırmak istiyor, istekleri yerine getirilmediğinde öfke krizleri içine giriyor, küfür ediyor, anne babasına saldırıyormuş. Anlatılanlardan, çocuğun dış dünyaya yönelemediği, daha çok evde oturma eğilimi gösterdiği, bu sebeple okul hayatını da sürdürmekte zorlandığı anlaşılıyordu. Okulda da arkadaşlık oluşturmakta, derslere katılmakla zorlanıyormuş. Daha çok evde olduğu ve annesi daha kural koyucu olduğu için annesiyle çok sık kavga ediyormuş ve bu kavgalar annesine küfürlü, sözel ve fiziksel saldırıya kadar varabiliyormuş.
Anne, çocuğun bu halde olmasının sorumlusu olarak babayı görüyor ve babanın küçüklüğünden beri çocuğun her istediğini yapmaya eğilimli olduğunu, çocuğa hiç kural koyamadığını, bütün kuralları kendisinin koymak zorunda kaldığını, bütün gün çocuğun isteklerine, sorumsuzluklarına kendisinin muhatap kaldığını ve “hayır” diyen kişi olarak çocuğun gözünde evdeki “kötüyü” temsil ettiğini anlatıyordu.
G., aile içinde otorite figürü olamadığını kabul ediyor, bu yüzden çocuğunun da zarar gördüğünü artık anladığını söylüyordu. Yine de çocuğu mutsuz gördüğünde buna katlanamadığını, çok üzüldüğünü ve dayanamayıp istediği şeyi yapmaktan kendisini alamadığını ekliyordu. Ayrıca gerek evde, gerek dış dünyada aksamalarını fark ettikçe canının içki istediğini, son zamanlarda içme eğiliminin arttığını, ancak içince gerginliğinin azaldığını ve dinlenebildiğini ifade ediyor ve yardıma ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Bütün bu anlatılanlarla ve çocuğun babasının açık yardım alma talebi dikkate alınarak, seansların erkek ile sürdürülmesine ve gerektiğinde çocukla ilgili olarak da, anne babanın işbirliğini temin etmek üzere bir araya gelinebileceğine karar verildi.
omnipotans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
omnipotans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kendini kötü hissetme deneyiminin yetişkinlik dönemindeki görünümleri ve fanteziler
Hiç kimse kendini kötü hissetmek istemez. Her ne kadar bu herkesin bildiği bir yaşantıysa da, nedenleri ve ölçüsü herkeste farklılık gösterir. Bazıları için, olağanüstü durumlar hariç, bir süreliğine keyfin kaçması ve can sıkıntısından ibarettir. Bazıları için ise her gün yaşanan, hafif durumlarda öfkeli bir rahatsızlık yaratan, ağır durumlarda ise insanı yerinde duramayacak, hiçbir şey düşünemeyecek hale getiren bir ruhsal durumdur.
İnsanların çok büyük bir kısmı kendini kötü hissetmekten kaçınmak için çeşitli yöntemler geliştirmiştir, öyle ki, bunlar bazen kişinin en önemli özellikleri arasındadır. Kendini kötü hissettiğinde alkol almaya yönelmek veya kumar oynamaya başlamak, alışverişe çıkmak gibi problemli davranışlar olabileceği gibi, kişinin kendisini geliştirmesine yardımcı olacak müzik dinlemek, kitap okumak, film seyretmek gibi hobiler geliştirmek de söz konusu olabilir. Daha yakından baktığımızda, birçok davranışın veya alışkanlığın altında, düşünmeden bulunmuş bir “kendini iyi hissetme çabası” yattığını görürüz. Kiminin onu sürekli onaylayan çok yakın arkadaşları vardır, kimi de başarılı olduğu işine büyük bir düşkünlük gösterir. Herkes elindeki imkânları ve yeteneklerini kullanarak en uygun yolu bulmaya çalışır.
Rahat ilişki kurabilen, sosyal özellikleri gelişmiş bir kişinin bulduğu yollar farklıdır. Böyle insanların geniş bir sosyal şebekeleri vardır, cep telefonları susmaz. Yalnız olmayı seven, ilişki kurmakta zorlananların da kitap, sinema, bilgisayar oyunları gibi meşguliyetleri vardır. Çalışmakta ve ilişki oluşturmakta zorlananlar için de birçok eğlence yeri ve sosyal alan bu işlevi görür. Herkes için bir lokanta, gece kulübü, spor alanı vardır. Buralarda kimi kendini oyalayacak, kimi eğlendirecek yollar bulur.
İnsanların çok büyük bir kısmı kendini kötü hissetmekten kaçınmak için çeşitli yöntemler geliştirmiştir, öyle ki, bunlar bazen kişinin en önemli özellikleri arasındadır. Kendini kötü hissettiğinde alkol almaya yönelmek veya kumar oynamaya başlamak, alışverişe çıkmak gibi problemli davranışlar olabileceği gibi, kişinin kendisini geliştirmesine yardımcı olacak müzik dinlemek, kitap okumak, film seyretmek gibi hobiler geliştirmek de söz konusu olabilir. Daha yakından baktığımızda, birçok davranışın veya alışkanlığın altında, düşünmeden bulunmuş bir “kendini iyi hissetme çabası” yattığını görürüz. Kiminin onu sürekli onaylayan çok yakın arkadaşları vardır, kimi de başarılı olduğu işine büyük bir düşkünlük gösterir. Herkes elindeki imkânları ve yeteneklerini kullanarak en uygun yolu bulmaya çalışır.
Rahat ilişki kurabilen, sosyal özellikleri gelişmiş bir kişinin bulduğu yollar farklıdır. Böyle insanların geniş bir sosyal şebekeleri vardır, cep telefonları susmaz. Yalnız olmayı seven, ilişki kurmakta zorlananların da kitap, sinema, bilgisayar oyunları gibi meşguliyetleri vardır. Çalışmakta ve ilişki oluşturmakta zorlananlar için de birçok eğlence yeri ve sosyal alan bu işlevi görür. Herkes için bir lokanta, gece kulübü, spor alanı vardır. Buralarda kimi kendini oyalayacak, kimi eğlendirecek yollar bulur.
TEHLİKELER KARŞISINDA DUYULAN KORKUNUN KİŞİLİK ÖRGÜTLENMESİNİ DÖNÜŞTÜRMESİ
Omnipotans dönemi-12-18 ay
Yeni doğan bebeğin kendisini “her şey”, yani Allah zannettiğini ifade etmiştim; bebek, zaten bebekliği boyunca tam bir omnipotansın içerisindedir. Hatırlanacağı gibi, 9-12 ay arası dönemde bebek hem annesini fark ediyor hem de onun, kendi yapamadığı birçok şeyi yapabildiğini anlıyordu ve böylece anneye karşı büyük bir haset uyanıyordu. Bu dönemde açığa çıkan haset, bebeğin omnipotan fantezisinde büyük bir sarsılmaya neden olur. “Her şey olmak”, “her istediğini olabilmek” şeklinde ifade ettiğim erken bebeklik dönemi omnipotan fantezileri anne karşısında geçersiz hale gelir ve artık bebek kendisini Allah olarak tasavvur edemez. Anne, Allah tasavvuruna daha yakındır; “o besleyen, yaratan, canlandıran, her istediği yerde olabilen, her istediğini yapabilen, her istediği olandır”. 9-12 aylık bebeğin bu durumu, anneyi “omnipotan/kadir-i mutlak”, yani Allah olarak algılaması şeklinde tanımlanır.
Anneye haset duymaya neden olan durum, bebeğin kendisiyle ilgili omnipotan fantezilerini anneye aktarmış olması, dolayısıyla omnipotan olanın kendisi değil, annesi olduğuna inanmış olmasıdır. Bu durum bebeğin anneye benzemeye çalışmasına yol açar. Haset edilene benzemek hasedin azalmasını sağladığı için, bu dönemde bebek hareketlenir, yürümeyi öğrenir, konuşmaya başlar, hal ve hareketleri, mimikleri anneye benzer. Bu çaba, haset duygusunun ruhsal alana çıkardığı orijinal enerjinin “dönüştürülmesi” imkânını da verir. Fakat bebek yeniden omnipotan olma hayalini de sürdürmektedir. 1 yaş civarında yürümeye başlayan çocuk aslında bu hayali gerçekleştirmeye çalışmakta, yeniden her şey olabileceğini kendisine ispat etmek istemektedir. Bu süreç, “omnipotans dönemi”dir.
Yeni doğan bebeğin kendisini “her şey”, yani Allah zannettiğini ifade etmiştim; bebek, zaten bebekliği boyunca tam bir omnipotansın içerisindedir. Hatırlanacağı gibi, 9-12 ay arası dönemde bebek hem annesini fark ediyor hem de onun, kendi yapamadığı birçok şeyi yapabildiğini anlıyordu ve böylece anneye karşı büyük bir haset uyanıyordu. Bu dönemde açığa çıkan haset, bebeğin omnipotan fantezisinde büyük bir sarsılmaya neden olur. “Her şey olmak”, “her istediğini olabilmek” şeklinde ifade ettiğim erken bebeklik dönemi omnipotan fantezileri anne karşısında geçersiz hale gelir ve artık bebek kendisini Allah olarak tasavvur edemez. Anne, Allah tasavvuruna daha yakındır; “o besleyen, yaratan, canlandıran, her istediği yerde olabilen, her istediğini yapabilen, her istediği olandır”. 9-12 aylık bebeğin bu durumu, anneyi “omnipotan/kadir-i mutlak”, yani Allah olarak algılaması şeklinde tanımlanır.
Anneye haset duymaya neden olan durum, bebeğin kendisiyle ilgili omnipotan fantezilerini anneye aktarmış olması, dolayısıyla omnipotan olanın kendisi değil, annesi olduğuna inanmış olmasıdır. Bu durum bebeğin anneye benzemeye çalışmasına yol açar. Haset edilene benzemek hasedin azalmasını sağladığı için, bu dönemde bebek hareketlenir, yürümeyi öğrenir, konuşmaya başlar, hal ve hareketleri, mimikleri anneye benzer. Bu çaba, haset duygusunun ruhsal alana çıkardığı orijinal enerjinin “dönüştürülmesi” imkânını da verir. Fakat bebek yeniden omnipotan olma hayalini de sürdürmektedir. 1 yaş civarında yürümeye başlayan çocuk aslında bu hayali gerçekleştirmeye çalışmakta, yeniden her şey olabileceğini kendisine ispat etmek istemektedir. Bu süreç, “omnipotans dönemi”dir.
Omnipotansın anneye aktarılması-18-24 ay
18-24 ay döneminde çocuk yeniden “her şey” olmayı, omnipotan olmayı denemiş ve canını yakan deneyimler sonucunda olamayacağını kabullenmiştir ve bu dönemin sonunda annesini tekrar “her şey”, Allah olarak ilan eder. Elbette bu noktaya gelebilmesi için canının bayağı yanmış olması gerekir. “Tehlikeler karşısında duyulan korku” olarak adlandırdığım bu dönemin yeni korku türünün oluşmasına da bu can yakıcı deneyimler yol açar ve bu korku, artık çocuğun ruhsal alanının bir parçası haline gelir. Çocuğun tehlikelerle karşılaşması sonucunda anneye sığınması ve giderek ona yapışmasıyla görünür hale gelen, 18-24 ay arasını kapsayan bu süreci, “omnipotansın anneye aktarılması” dönemi olarak adlandırıyorum.
Gelinen bu noktada, tehlikeler karşısında duyduğu korku sayesinde çocuk ya annesini tekrar 9-12 ay arasında olduğu gibi “omnipotan” bir varlık olarak algılayacak ve ona sığınacak ya da eğer ruhsal ya da fiziksel olarak sığınabileceği bir anne bulamıyorsa, kendi fantezi dünyasına dönerek orada kendisini “omnipotan” olarak algılamayı sürdürecektir. Çocuk buna yönelirse, “omnipotansını anneye aktaramamış”tır; bunun anlamı, kişilik örgütlenmesinin “kendini kötü hissetmekten kaçınma” düzeyinde kalacak olmasıdır. Omnipotans anneye aktarılabildiyse, çocuk kendisini annesinin yanında tehlikelerden uzak ve güven içinde hissedecek ve ona yapışacaktır. Öte yandan, tehlikeler karşısında duyulan korku yeterliliğin artmasıyla ve tedbirler alınarak azaltılabildiği için çocuğu kendisini geliştirmeye mecbur edecek ve ruhsal örgütlenmesinin bu yeni düzeyde kalmasını sağlayacaktır; dolayısıyla herhangi bir tehlike halinde tekrar fantezilerine sarılmasını da engelleyecektir.
Gelinen bu noktada, tehlikeler karşısında duyduğu korku sayesinde çocuk ya annesini tekrar 9-12 ay arasında olduğu gibi “omnipotan” bir varlık olarak algılayacak ve ona sığınacak ya da eğer ruhsal ya da fiziksel olarak sığınabileceği bir anne bulamıyorsa, kendi fantezi dünyasına dönerek orada kendisini “omnipotan” olarak algılamayı sürdürecektir. Çocuk buna yönelirse, “omnipotansını anneye aktaramamış”tır; bunun anlamı, kişilik örgütlenmesinin “kendini kötü hissetmekten kaçınma” düzeyinde kalacak olmasıdır. Omnipotans anneye aktarılabildiyse, çocuk kendisini annesinin yanında tehlikelerden uzak ve güven içinde hissedecek ve ona yapışacaktır. Öte yandan, tehlikeler karşısında duyulan korku yeterliliğin artmasıyla ve tedbirler alınarak azaltılabildiği için çocuğu kendisini geliştirmeye mecbur edecek ve ruhsal örgütlenmesinin bu yeni düzeyde kalmasını sağlayacaktır; dolayısıyla herhangi bir tehlike halinde tekrar fantezilerine sarılmasını da engelleyecektir.
Omnipotansın anneye aktarılamaması
Kişilik organizasyonunun hayatta kalma becerilerinin artırılmasına yönelmesinin ön koşullarından biri, çocuğun 1-1,5 yaş arasında anneyi bırakıp onun yerine dış dünyayı kendisine yatırım nesnesi haline getirebilmiş olmasıdır. Bu sırada dünyayı keşfetme ve fethetme gayreti içerisinde canı fazlasıyla yanan çocuk becerileri arttıkça tehlikelerin de azaldığını fark eder. Daha önce bir çekmeceyi karıştırırken elini sıkıştıran çocuk, bu olmadan da çekmeceyi karıştırabileceğini öğrenir, düşmeden koşabileceğini anlar. Bu deneyimleri yaşamış bir çocukta yeni beceriler geliştirmek ve kendisini geleceğe hazırlamak veya daha önce öğrendiği bir şeyi tekrar ederek pekiştirmek temel amaç haline gelir. Ancak önce, bunu yapamayan çocukların durumuna değinmekte fayda var.
Çocuğun tehlikeleri, öğrenerek ve kendini geliştirerek azaltabileceğini anlayamaması veya bu anlayışı hayata tam olarak geçirememesi, onun dış dünyaya yönelmesini engeller. Bu durum kendisini çocuğun özelliklerinde gösterir. Ortaya çekingen, ürkek, denemekten kaçınan, bu yeni duruma uyum sağlamakta zorlanan, yabancı bir yere gidildiğinde annesinin yanından ayrılmayan bir çocuk çıkar. Bu çocuk dünyanın tehlikeli bir yer olduğunu algılamış ve dünyaya yönelmemeyi seçmiştir çünkü deneyip öğrenmeye, bu sırada canının yanmasını göze almaya cesareti yoktur. Bunun bir başka ifadesi, çocuğun onunla güçlü bir ruhsal bağ kurmuş bir annesinin ve yeterince ayrışmış ruhsal enerjisinin olmadığıdır.
Bu durumda çocuk büyük bir olasılıkla bebeksi omnipotan fantezilerini muhafaza etmek zorunda kalır, kendini devamlı kötü hissetmekten ancak bu fantezilere olan inancını sürdürerek kaçınabilir. Gerçeğe yeterince yönelemez ve “kendini kötü hissetmekten kaçınma” üzerine oturan kişilik örgütlenmesi sürer. Kendisini olduğundan daha yeterli ve mükemmel, hatta insanüstü olarak addetmeyi sürdürmek zorunda kalır.
Çocuğun tehlikeleri, öğrenerek ve kendini geliştirerek azaltabileceğini anlayamaması veya bu anlayışı hayata tam olarak geçirememesi, onun dış dünyaya yönelmesini engeller. Bu durum kendisini çocuğun özelliklerinde gösterir. Ortaya çekingen, ürkek, denemekten kaçınan, bu yeni duruma uyum sağlamakta zorlanan, yabancı bir yere gidildiğinde annesinin yanından ayrılmayan bir çocuk çıkar. Bu çocuk dünyanın tehlikeli bir yer olduğunu algılamış ve dünyaya yönelmemeyi seçmiştir çünkü deneyip öğrenmeye, bu sırada canının yanmasını göze almaya cesareti yoktur. Bunun bir başka ifadesi, çocuğun onunla güçlü bir ruhsal bağ kurmuş bir annesinin ve yeterince ayrışmış ruhsal enerjisinin olmadığıdır.
Bu durumda çocuk büyük bir olasılıkla bebeksi omnipotan fantezilerini muhafaza etmek zorunda kalır, kendini devamlı kötü hissetmekten ancak bu fantezilere olan inancını sürdürerek kaçınabilir. Gerçeğe yeterince yönelemez ve “kendini kötü hissetmekten kaçınma” üzerine oturan kişilik örgütlenmesi sürer. Kendisini olduğundan daha yeterli ve mükemmel, hatta insanüstü olarak addetmeyi sürdürmek zorunda kalır.
Omnipotansın aktarımının önündeki engeller
Bir üst kişilik örgütlenme düzeyine geçilebilmesi için mutlaka “tehlikeler karşısında duyulan korku” duygusunun oluşmasının ve omnipotansın anneye aktarılmasının gerektiğini belirtmiştim. Omnipotansın anneye aktarılması ya da aktarılamaması, tam olarak ya da kısmen aktarılması, ak-kara karşıtlığında olduğu gibi kesin bir durum oluşturmaz. Oranı azımsanamayacak bir bölüm çocuk, omnipotanslarının bir kısmını annelerine aktarır, bir kısmını kendilerinde tutarlar. Bu çocukların anneleri çeşitli derecede aksamalar gösterir. Bu aşamada, bu gelişmeyi hangi sebeplerin bozabileceğini gözden geçirelim.
Çocuk, normal bir gelişme içinde omnipotansına inanarak, bu inancını gerçekleştirmeye çalışarak, sonra da omnipotan olmadığını deneyim içinde görerek annesine aktarıyordu. İşte bu süreci bozan her şey, çocuğun ruhsal gelişimine zarar verir. Öncelikle anlaşılması gereken, çocuğun omnipotansını deneyimlemesine izin verilmediğinde buna inanmayı fantezi dünyasında sürdüreceğidir.
Çocuk, normal bir gelişme içinde omnipotansına inanarak, bu inancını gerçekleştirmeye çalışarak, sonra da omnipotan olmadığını deneyim içinde görerek annesine aktarıyordu. İşte bu süreci bozan her şey, çocuğun ruhsal gelişimine zarar verir. Öncelikle anlaşılması gereken, çocuğun omnipotansını deneyimlemesine izin verilmediğinde buna inanmayı fantezi dünyasında sürdüreceğidir.
Otonomi ihtiyacı
Çocuğun kaybettiği ve çok özlediği omnipotansını yeni nitelikler kazanarak, annesine muhtaçlıktan kurtularak yeniden oluşturmaya çalışması, otonomi ihtiyacı olarak kendini gösterir. Bu dönemde çocukta annesi için sevilebilir olma ihtiyacı ile otonom olma çabası iç içe geçmiştir. Çocuk, bir yandan sevilebilir olmak için annesine uygun bir karakter geliştirirken ve bununla beraber insanlaşırken, bir yandan da annesine muhtaçlıktan kurtulmak için yeterli olmayı öğrenmeye çalışmaktadır. Çocuğu kendisini geliştirmeye bu kadar açık hale getiren en önemli sebep, korkusudur; bütün bu çabasını yöneten hâkim duygu ise hayatta kalma dürtüsüdür. Anne için sevilebilir olmak kısa vadeli güvenliği oluştururken, yeterli olma çabası uzun vadeli hedefi temsil eder.
Bütün ikili ilişkilerde olduğu gibi, bu dönemde de anneyle çocuğun ilişkisi çocuk açısından bir yandan annenin bir tanesi olma ama bir yandan da anneden kurtulma, bir yandan anneye hayran olma ama bir yandan da ondan üstün olma gibi arzular arasında bocalamayı içerir. İkili ilişkiler, doğası gereği bunaltıcı ve tehlikeli olma potansiyeline sahiptir. Kaçınılmaz bir biçimde anneyle bütünleşerek onun içinde kaybolmakla anneye haset edip onu yok etme korkuları arasında gidip gelen çocuk için otonomi anneden kaçabilme becerisinde olmak, özgür olabilmek demektir ve annenin ya da çocuğun zarar görmeden var olabilmesinin yoludur. Aslında otonomi ilişkiyi tekrar “anne-çocuk-dış dünya” üçlemesine döndürebilmenin tek yoludur.
Bütün ikili ilişkilerde olduğu gibi, bu dönemde de anneyle çocuğun ilişkisi çocuk açısından bir yandan annenin bir tanesi olma ama bir yandan da anneden kurtulma, bir yandan anneye hayran olma ama bir yandan da ondan üstün olma gibi arzular arasında bocalamayı içerir. İkili ilişkiler, doğası gereği bunaltıcı ve tehlikeli olma potansiyeline sahiptir. Kaçınılmaz bir biçimde anneyle bütünleşerek onun içinde kaybolmakla anneye haset edip onu yok etme korkuları arasında gidip gelen çocuk için otonomi anneden kaçabilme becerisinde olmak, özgür olabilmek demektir ve annenin ya da çocuğun zarar görmeden var olabilmesinin yoludur. Aslında otonomi ilişkiyi tekrar “anne-çocuk-dış dünya” üçlemesine döndürebilmenin tek yoludur.
İnatçılık
İnatçılık dediğimiz özellik, en sağlıklı biçimiyle, anne çocuğun otonom olma ve becerilerini geliştirme arzularına engel olduğunda oluşur fakat bunun dışında pek çok görünümü ve sebebi vardır. Çocuk, istediği bir şey olmadığında ortaya çıkan kendini kötü hissetme duygusu yüzünden uzun süre ağlıyorsa, bunun anlamı bebeksi bir yapısının olduğu ve annenin böyle bir çocuktan daha büyük bir çocukmuş gibi davranmasını beklemekte olduğudur. Bu durumda, çevrenin beklentisinin çocuğun gerçeğine uygun olmadığını söyleyebiliriz. Çevrenin, özellikle de annenin, çocuğu, onun gerçeğini kabul ederek büyütmeye çalışması gerekir.
İnatçılık, çocuğun kendi omnipotansına inandığı ve bu inancını denediği dönemde annenin kısıtlamalarına gösterdiği direnç şeklinde olduğunda son derece sağlıklı bir tepkidir çünkü çocuk ancak kendi omnipotansını deneyip hayat karşısındaki zayıflığını anladıktan ve bu fark edişle omnipotansını annesine aktardıktan sonra büyüyecektir. Annenin çocuğun omnipotansını deneyimlemesine izin vermemesi, çocuğun kişilik örgütlenmesinin bir ileri aşamaya geçmesini engeller. Çocuk, bebeklikten getirdiği altyapı sağlamsa, annesinin kısıtlayıcılığıyla şiddetli bir savaşa girecektir. Dışarıdan bakıldığında inatçılık olarak görülen bu davranış, çocuğun bu dönemden, annenin kısıtlayıcı eğilimlerinden dolayı çekingen ve ürkek bir çocuk olarak çıkmaktansa inatçı bir insan olarak çıkmasını sağlar.
İnatçılık, çocuğun kendi omnipotansına inandığı ve bu inancını denediği dönemde annenin kısıtlamalarına gösterdiği direnç şeklinde olduğunda son derece sağlıklı bir tepkidir çünkü çocuk ancak kendi omnipotansını deneyip hayat karşısındaki zayıflığını anladıktan ve bu fark edişle omnipotansını annesine aktardıktan sonra büyüyecektir. Annenin çocuğun omnipotansını deneyimlemesine izin vermemesi, çocuğun kişilik örgütlenmesinin bir ileri aşamaya geçmesini engeller. Çocuk, bebeklikten getirdiği altyapı sağlamsa, annesinin kısıtlayıcılığıyla şiddetli bir savaşa girecektir. Dışarıdan bakıldığında inatçılık olarak görülen bu davranış, çocuğun bu dönemden, annenin kısıtlayıcı eğilimlerinden dolayı çekingen ve ürkek bir çocuk olarak çıkmaktansa inatçı bir insan olarak çıkmasını sağlar.
Erkek çocuklar
Erkek çocukların genel olarak öfkelerini hareketle boşaltma, sevgi nesnesinden uzaklaşma, dış dünya ile ilgili olma, dış dünya üzerinde hâkimiyet oluşturma ve fetihçi bir tutumla etkinlik alanlarını geliştirme eğilimleri vardır. Erkek çocuğun ruhsal yatırımının büyük ölçüde dış dünyaya yönelmesi sayesinde dünyanın bir yansıtma alanı olması kolaylaşır. Erkek çocuklar ya ilişkide iktidar olmaya ya da olamıyorlarsa dış dünya üzerinde iktidar oluşturmaya çalışırlar. Bu özellikler somut olarak, fazla öfkeli olan erkek çocukların hiperaktif olmasına yol açar. Bütün bunlar daha sonra erkek cinselliğinin çokeşliliğine ve dünyayı bilerek, anlayarak ele geçirmeye çalışan entelektüel ilgilere yol açacaktır.
Erkek çocukların dış dünyaya olan ilgileri onları daha aktif yapar. Bu durum kendisini öfkenin kullanımında da gösterir; genel olarak erkek çocuğun öfkesi ortadadır. Öfke, nedenine uygun olarak deşarj edilmeye çalışılır veya nedensizse -yok edici bebeksi öfke niteliğindeyse- aşırı hareketle boşaltılır. Bu özellikler 1 yaş civarında, çocuğun yürümeye başlamasıyla görünür hale gelir. Aynı yaştaki kız çocuklarıyla erkek çocukları arasındaki karakter farkı bu dönemde son derece belirgin olarak ayırt edilir. Psikanalitik literatür 2-3 yaş arası erkek çocuğunu “aktif” terimiyle ifade eder.
Erkek çocuğun fetihçi ve iktidar meraklısı özellikleri yürümeye başladığında her istediğini yapabileceğine, ona hiçbir şey olmayacağına kesinlikle inandığı dönemde baş edilmesi son derece zor bir durum oluşturur. Erkek çocuğun dış dünyaya yönelimi daha kesin ve tamdır. Anneden tam bir kopuş yaşayarak dış dünyayı “fethetmeye” çalışır. Bu dönemin erkek çocukları annelerini kısıtlayıcı ve sınırlayıcı olarak algılarlar ve onlara hiç ihtiyaçları kalmadığına emindirler. Annelerini dinlemezler, ona karşı öfkelidirler. Başlangıçta dış dünya ile ilgili olarak hiçbir tehlike algıları yoktur ve annelerinin yapabildiği her şeyi yapmak isterler.
Erkek çocukların dış dünyaya olan ilgileri onları daha aktif yapar. Bu durum kendisini öfkenin kullanımında da gösterir; genel olarak erkek çocuğun öfkesi ortadadır. Öfke, nedenine uygun olarak deşarj edilmeye çalışılır veya nedensizse -yok edici bebeksi öfke niteliğindeyse- aşırı hareketle boşaltılır. Bu özellikler 1 yaş civarında, çocuğun yürümeye başlamasıyla görünür hale gelir. Aynı yaştaki kız çocuklarıyla erkek çocukları arasındaki karakter farkı bu dönemde son derece belirgin olarak ayırt edilir. Psikanalitik literatür 2-3 yaş arası erkek çocuğunu “aktif” terimiyle ifade eder.
Erkek çocuğun fetihçi ve iktidar meraklısı özellikleri yürümeye başladığında her istediğini yapabileceğine, ona hiçbir şey olmayacağına kesinlikle inandığı dönemde baş edilmesi son derece zor bir durum oluşturur. Erkek çocuğun dış dünyaya yönelimi daha kesin ve tamdır. Anneden tam bir kopuş yaşayarak dış dünyayı “fethetmeye” çalışır. Bu dönemin erkek çocukları annelerini kısıtlayıcı ve sınırlayıcı olarak algılarlar ve onlara hiç ihtiyaçları kalmadığına emindirler. Annelerini dinlemezler, ona karşı öfkelidirler. Başlangıçta dış dünya ile ilgili olarak hiçbir tehlike algıları yoktur ve annelerinin yapabildiği her şeyi yapmak isterler.
Sevdiklerini kaybetme korkusu
Omnipotans döneminde çocuk kendisini ve annesini yerli yerine oturttuğunda, çaresizliğini, insan olduğunu kabul ettiğinde, sevdiklerini kaybetme korkusunu da hissetmeye başlar. İçinde yaşadığımız dünya, aslında yatırımlandırdığımız insanlardan oluşur; gerçek dünyamız, seçtiğimiz ve bağlandığımız insanlardır. Onları kaybetmek dünyamızı kaybetmek, yok olmaktır. Bu yüzden, bu dünyanın bir parçası olmaya, buradaki insanlara ruhsal yatırım yapmaya, onlara bağlanmaya başlamamızdan itibaren en büyük korkularımızdan biri, sevdiklerimizi kaybetme korkusudur.
Genel olarak, aile içinde büyümüş bir insan, seçtiği insanlarla oluşan dünyasını sevgi üzerine kurmaya çalışır; dış dünya ise bir keşif, deneyim veya kendini gerçekleştirme alanıdır. Bir çocuk için oyun oynadığı arkadaşları, gittiği park veya oyun sahası neyse, bir erişkin için de dış dünya odur. Bir çocuk için akşam eve döndüğünde içine girdiği aile nasıl ki onun gerçek dünyasını oluşturuyorsa, bir erişkinin dünyası da seçtiği ve yatırımlandırdığı insanlardan oluşur.
İnsanın dünyasını sevgi üzerine kurma şansı yoksa, kimseyi o kadar sevemiyorsa, o zaman hayatın anlamı dış dünyada oluşturulacak başarılar ve maceralar olmaya başlar. Çoğu zaman böyle bir insan için en rahatsız edici duygu, can sıkıntısıdır; o da bütün hayatını çeşitli oyalanmalar üzerine kurar. Kimi devamlı mal veya para biriktirerek, kimi önemli bir insan olmaya çalışarak, kimi de sürekli birilerini yenmeye çalışarak yaşamak zorunda kalır. Eğer hayatımızı sadece oyalanma üzerine kurmuyorsak, kaçınılmaz olarak, var oluşumuz gereği sevdiklerimizi kaybetmekten korkarız. Ancak bazı insanlarda bu korkunun bütün hayatı kapsadığını ve neredeyse yönetici duygu haline geldiğini görülür.
Genel olarak, aile içinde büyümüş bir insan, seçtiği insanlarla oluşan dünyasını sevgi üzerine kurmaya çalışır; dış dünya ise bir keşif, deneyim veya kendini gerçekleştirme alanıdır. Bir çocuk için oyun oynadığı arkadaşları, gittiği park veya oyun sahası neyse, bir erişkin için de dış dünya odur. Bir çocuk için akşam eve döndüğünde içine girdiği aile nasıl ki onun gerçek dünyasını oluşturuyorsa, bir erişkinin dünyası da seçtiği ve yatırımlandırdığı insanlardan oluşur.
İnsanın dünyasını sevgi üzerine kurma şansı yoksa, kimseyi o kadar sevemiyorsa, o zaman hayatın anlamı dış dünyada oluşturulacak başarılar ve maceralar olmaya başlar. Çoğu zaman böyle bir insan için en rahatsız edici duygu, can sıkıntısıdır; o da bütün hayatını çeşitli oyalanmalar üzerine kurar. Kimi devamlı mal veya para biriktirerek, kimi önemli bir insan olmaya çalışarak, kimi de sürekli birilerini yenmeye çalışarak yaşamak zorunda kalır. Eğer hayatımızı sadece oyalanma üzerine kurmuyorsak, kaçınılmaz olarak, var oluşumuz gereği sevdiklerimizi kaybetmekten korkarız. Ancak bazı insanlarda bu korkunun bütün hayatı kapsadığını ve neredeyse yönetici duygu haline geldiğini görülür.
Kendini aşırı kısıtlamak
Kendini aşırı kısıtlamak, aslında çekingenliğin bir başka biçimidir. Bu insanlar da devamlı belli kalıplar içinde yaşarlar ve bunların dışına çıkmamak için, kalıpların dışında kalan durumların adını “sevmiyorum” olarak koymuşlardır. Hayatları küçük bir dairenin içinde geçer. Arkadaşları, tatillerini geçirdikleri yerler, işlerine gidip geldikleri yol, alışveriş yaptıkları yerler hep aynıdır. Neredeyse oluşturdukları kalıbın tutsağı olduklarını, kendi kendilerine oluşturdukları bir hapishanede yaşadıklarını söyleyebiliriz. Korkularını hissetmeden yaşamanın yolu olarak buldukları çözüm onları her türlü yeniliğe ve deneyime kapalı insanlar haline getirmiştir. Yenilikten kaçınmak için her zaman bir bahaneleri vardır.
Bütün kişilik bu kısıtlamalara uygun bir biçimde örgütlendiyse, bu yapıdaki kişiler kendileri gibi olmayan insanları küçümserler. Böylece başkalarının yapabildiği ama kendi yapamadıkları şeyler yüzünden haset etmekten de kurtulmuş olurlar. Yeni bir adım atmaya mecbur kaldıklarında çok kararsız ve gergin hale gelirler. Her yeni adım, kalıpların dışına çıkma teşebbüsü kendilerini kötü hissetmelerine yol açtığı için, yani bir alt organizasyon düzeyine inmeye sebep olduğu için, kararsızlık ve kaçınma refleksleri oluşturur. Bu insanların anne babaları çoğunlukla kendileri gibidir ve baştan itibaren böyle yetiştirilmişlerdir.
Korku karşısında harekete geçen bir başka savunma, çocuksu omnipotansın canlanmasıdır. Bu, her şeyi denetim altında tutma arzusu biçiminde yaşama aktarılır. Bir yaş çocuğunun “her istediğini yapabileceği ve her istediğinin olacağı” fantezisi bu insanlarda, iyi düşünülürse, iyi planlanır ve iyi çalışılırsa “her istediklerinin olacağı” şekline dönüşmüştür. Öyle ki, hayatları bu çabadan ibaret hale gelir. Tabii ki hiçbir şeyi istedikleri ve öngördükleri gibi götüremedikleri için gergin ve öfkelidirler.
Bu insanlar kendileri ve yakın çevreleri için kısıtlayıcıdır. İlişki kurma ve sürdürme biçimleri müdahalecidir. Ebeveyn olarak çocuklarının otonom olmasına izin vermezler ve çocuklarının yapısının da kendilerine benzemesine yol açarlar. Çocuksu omnipotanslarını gerçekleştiremediklerinde, her şey kontrol altına alınamadığında bir alt basamağa gerileyerek kendilerini kötü hissetmeye başlarlar ve öfkeli bir duruma geçerler. Ardından, yeniden denetim oluşturmak için teşebbüsler geliştirir ve kendilerini kötü hissetme durumundan çıkmaya çabalarlar. Bu tip insanların denetim kendilerinden çıktığında, örneğin trafik sıkıştığında, vapura ya da uçağa bindiklerinde zorlandıklarını görürüz. Hemen heyecan, sıkıntı ve gerginlik oluşur; kendilerini bir tehlike içindeymiş gibi algılarlar.
Bütün kişilik bu kısıtlamalara uygun bir biçimde örgütlendiyse, bu yapıdaki kişiler kendileri gibi olmayan insanları küçümserler. Böylece başkalarının yapabildiği ama kendi yapamadıkları şeyler yüzünden haset etmekten de kurtulmuş olurlar. Yeni bir adım atmaya mecbur kaldıklarında çok kararsız ve gergin hale gelirler. Her yeni adım, kalıpların dışına çıkma teşebbüsü kendilerini kötü hissetmelerine yol açtığı için, yani bir alt organizasyon düzeyine inmeye sebep olduğu için, kararsızlık ve kaçınma refleksleri oluşturur. Bu insanların anne babaları çoğunlukla kendileri gibidir ve baştan itibaren böyle yetiştirilmişlerdir.
Korku karşısında harekete geçen bir başka savunma, çocuksu omnipotansın canlanmasıdır. Bu, her şeyi denetim altında tutma arzusu biçiminde yaşama aktarılır. Bir yaş çocuğunun “her istediğini yapabileceği ve her istediğinin olacağı” fantezisi bu insanlarda, iyi düşünülürse, iyi planlanır ve iyi çalışılırsa “her istediklerinin olacağı” şekline dönüşmüştür. Öyle ki, hayatları bu çabadan ibaret hale gelir. Tabii ki hiçbir şeyi istedikleri ve öngördükleri gibi götüremedikleri için gergin ve öfkelidirler.
Bu insanlar kendileri ve yakın çevreleri için kısıtlayıcıdır. İlişki kurma ve sürdürme biçimleri müdahalecidir. Ebeveyn olarak çocuklarının otonom olmasına izin vermezler ve çocuklarının yapısının da kendilerine benzemesine yol açarlar. Çocuksu omnipotanslarını gerçekleştiremediklerinde, her şey kontrol altına alınamadığında bir alt basamağa gerileyerek kendilerini kötü hissetmeye başlarlar ve öfkeli bir duruma geçerler. Ardından, yeniden denetim oluşturmak için teşebbüsler geliştirir ve kendilerini kötü hissetme durumundan çıkmaya çabalarlar. Bu tip insanların denetim kendilerinden çıktığında, örneğin trafik sıkıştığında, vapura ya da uçağa bindiklerinde zorlandıklarını görürüz. Hemen heyecan, sıkıntı ve gerginlik oluşur; kendilerini bir tehlike içindeymiş gibi algılarlar.
Sınır vakalar
Hâkim duygusu hayatta kalma dürtüsü olan bu dönemin en önemli sorunu, omnipotansın anneye aktarılamamasıdır ve bu da çocuğun ruhsal gelişimini durdurmakta, “sınır vakalar” olarak adlandırılan karakter bozukluğuna yol açmaktadır. Sınır vakalar bir yandan omnipotan fantezilerin muhafaza edildiği, diğer yandan da omnipotansın aktarılabileceği, idealize edilebilecek bir sevgi nesnesi arayışının sürdüğü durumlardır. Sevgi nesnesi ihtiyacının çok canlı olduğu zamanlarda, sevgi nesnesi beklentilere uygun davranmadığında, aktarılmak istenen omnipotansın gereklerini yerine getiremediğinde büyük bir öfkeyle yok edilmeye çalışılır. Daha hafif durumlarda bir sevgi nesnesi arayışının çok canlı olduğu ve öfkeyle yok edilen sevgi nesnesinin, öfke geçtikten bir süre sonra tekrar canlandırıldığı görülür. Bundan da anlaşılacağı gibi, bir insanın “sınır vaka” denen kategoride kalmış olması, kişilik örgütlenmesinin “kendini kötü hissetmekten kaçınma” düzeyinde kaldığı anlamına gelir.
Ağır sınır vakalarda yok edici öfke son derece belirgindir. Diğer bir ifadeyle, sevgi nesnesi bir an “çok iyi” iken birden “çok kötü” yapılır. Sınır vaka özellikleri gösteren kişilerin çok belirgin olarak, bebeksi nitelikteki “bölünme savunma mekanizmasını” kullandıklarını görürüz. Herkes ya iyidir, ya da kötüdür, hatta yok edici öfkenin daha büyük olduğu ağır sınır vakalarda bazıları “çok iyi”dir, bazıları ise “çok kötü”dür. Sıklıkla da “çok iyi” olan birisi kolaylıkla “çok kötü”ye döner. Bu yapıdaki insanların ilişkileri, bu özelliklerinden dolayı devamlılık taşımaz.
Bu bebeksi örgütlenme düzeyinden de anlaşılacağı gibi, ağır sınır vakalar hasetlerini tam anlamıyla geride bırakamamışlardır. Bunun yanında, özdeşleşim kapasiteleri tam oluşmamıştır; kimlik karmaşasına yatkındırlar ve kendileri üzerinde kurdukları aşırı kontrol dönemleriyle denetimsizlik dönemleri birbiri ardına gelir. Hasedi fazla olan ağır vakalar kısa süreli psikotik durumlara girerler; çoğu zaman, eğer sorunlar 1,5-2 yaş dönemindeki takılmaya bağlıysa, bebeklik döneminde sorunlar yoksa, bir yıkım oluşmadan, çalışma kapasitelerini kaybetmeden normal durumlarına dönebilirler.
Ağır sınır vaka özelliği gösteren bir kişi çoğu zaman hayatın altından kalkabilecek, hayat gerçeğini sevebilecek bir hale gelemez. Hep çok kızdığı birileri, nefret ettiği düşmanlar ve bütün kötülüklerin sebebi olan ötekiler vardır. Bunlar bazen Yahudiler, bazen Kürtler, bazen Amerikalılar olur. Yok edici öfke bu düşmanlara bağlandığında kişi hayatındaki insanlarla daha sorunsuz bir hayat sürebilir ama bütün kötülükleri yok edecek omnipotan bir kurtarıcı beklenir. Sınır vakalar için, kullandıkları bölünme savunma mekanizmasının da bir gereği olarak hayatı sevmek, ancak iyi taraflarını sevmek, kötü taraflarından nefret etmek şeklinde mümkündür.
Görüldüğü gibi, sınır vakaların ağırlığını omnipotansın aktarılma derecesi belirler. Bunun yanında, ergenlik çağına gelmiş her çocuk sınır vaka olma durumundan geçer.
Toplumumuzda genel olarak öfkeli, bir nesneyi hızla iyiden kötüye çeviren, dünyayı iyi ve kötü diye ikiye bölerek algılayan insanlar yetiştirilir. Bu yapıdaki insanlar uzun süreli ilişkiler oluşturabilirler, belli bir sevme kapasiteleri ve yeterlilikleri vardır, işlevsellikleri yüksektir; öfke uyandıran ve kendilerini inciten durumların dışında kalmayı becerebilmeleri gerekir. Aksi takdirde bütün ruhsal sistem yok edici öfkenin etkisiyle allak bullak olacak, işlevsellik bozulacak, bir süreliliğine de olsa sevme kapasitesi düşecektir. O zaman da sınır vaka özellikleri ve savunmaları kullanılmaya başlanır. Bu yapıdaki insanlar omnipotanslarını annelerine tam olarak aktaramamışlardır. Bu yüzden bir kurtarıcı beklemeye müsaittirler ve desteğe olan ihtiyaçları yüksektir.
Ağır sınır vakalarda yok edici öfke son derece belirgindir. Diğer bir ifadeyle, sevgi nesnesi bir an “çok iyi” iken birden “çok kötü” yapılır. Sınır vaka özellikleri gösteren kişilerin çok belirgin olarak, bebeksi nitelikteki “bölünme savunma mekanizmasını” kullandıklarını görürüz. Herkes ya iyidir, ya da kötüdür, hatta yok edici öfkenin daha büyük olduğu ağır sınır vakalarda bazıları “çok iyi”dir, bazıları ise “çok kötü”dür. Sıklıkla da “çok iyi” olan birisi kolaylıkla “çok kötü”ye döner. Bu yapıdaki insanların ilişkileri, bu özelliklerinden dolayı devamlılık taşımaz.
Bu bebeksi örgütlenme düzeyinden de anlaşılacağı gibi, ağır sınır vakalar hasetlerini tam anlamıyla geride bırakamamışlardır. Bunun yanında, özdeşleşim kapasiteleri tam oluşmamıştır; kimlik karmaşasına yatkındırlar ve kendileri üzerinde kurdukları aşırı kontrol dönemleriyle denetimsizlik dönemleri birbiri ardına gelir. Hasedi fazla olan ağır vakalar kısa süreli psikotik durumlara girerler; çoğu zaman, eğer sorunlar 1,5-2 yaş dönemindeki takılmaya bağlıysa, bebeklik döneminde sorunlar yoksa, bir yıkım oluşmadan, çalışma kapasitelerini kaybetmeden normal durumlarına dönebilirler.
Ağır sınır vaka özelliği gösteren bir kişi çoğu zaman hayatın altından kalkabilecek, hayat gerçeğini sevebilecek bir hale gelemez. Hep çok kızdığı birileri, nefret ettiği düşmanlar ve bütün kötülüklerin sebebi olan ötekiler vardır. Bunlar bazen Yahudiler, bazen Kürtler, bazen Amerikalılar olur. Yok edici öfke bu düşmanlara bağlandığında kişi hayatındaki insanlarla daha sorunsuz bir hayat sürebilir ama bütün kötülükleri yok edecek omnipotan bir kurtarıcı beklenir. Sınır vakalar için, kullandıkları bölünme savunma mekanizmasının da bir gereği olarak hayatı sevmek, ancak iyi taraflarını sevmek, kötü taraflarından nefret etmek şeklinde mümkündür.
Görüldüğü gibi, sınır vakaların ağırlığını omnipotansın aktarılma derecesi belirler. Bunun yanında, ergenlik çağına gelmiş her çocuk sınır vaka olma durumundan geçer.
Toplumumuzda genel olarak öfkeli, bir nesneyi hızla iyiden kötüye çeviren, dünyayı iyi ve kötü diye ikiye bölerek algılayan insanlar yetiştirilir. Bu yapıdaki insanlar uzun süreli ilişkiler oluşturabilirler, belli bir sevme kapasiteleri ve yeterlilikleri vardır, işlevsellikleri yüksektir; öfke uyandıran ve kendilerini inciten durumların dışında kalmayı becerebilmeleri gerekir. Aksi takdirde bütün ruhsal sistem yok edici öfkenin etkisiyle allak bullak olacak, işlevsellik bozulacak, bir süreliliğine de olsa sevme kapasitesi düşecektir. O zaman da sınır vaka özellikleri ve savunmaları kullanılmaya başlanır. Bu yapıdaki insanlar omnipotanslarını annelerine tam olarak aktaramamışlardır. Bu yüzden bir kurtarıcı beklemeye müsaittirler ve desteğe olan ihtiyaçları yüksektir.
Depresif kişilik özelliği
Omnipotansını fantezi dünyasında muhafaza eden kişi kendisine bir şey olmayacağına, olmak istediği şeyleri olabileceğine, olayları ve durumları denetimi altında tutabileceğine inanarak yaşar. Kişinin omnipotansına inanması, “her şey benim kontrolümde”, “bana bir şey olmaz” diyebilmesi onu belirsizliklerden, dış dünyanın tehlikeleri karşısında duyacağı korkudan kurtarır. Karşılığında ise kişi, gerçekçi olamayan böyle bir yapıdan dolayı kendini doğru idare edemeyen bir insanın maruz kalacağı sıkıntılarla yaşamak zorunda kalır. Bu yapıdaki insanların fantezilerine inanma ihtiyacının altında aslında kendilerini yüce bir varlık olarak tanımlayarak insanlara haset etmekten, onları kıskanmaktan korunma amacı yatar.
Depresif kişilik yapısının en önemli özelliği, omnipotan fanteziyle bağlantılı olarak, “çaresizlik duygusuna” katlanamamaktır. Depresif kişilerin omnipotan fantezileri sürdürmüş olanları, kişilik yapısı abartılı bir benlik algılaması üzerine otursa da, her zaman diğer insanlara karşı duyarlı, onları mutlu etmek isteyen özellikler gösterirler. Narsisistik kişilik özellikleri gösteren insanların kendini diğerlerinden üstün görme arzusu ve kimseye bağlanmama istekleri depresiflerde görülmez. Fantezide omnipotansına inanmayı sürdürmek bu insanların kendi merkezli olmalarına yol açmış olmasına rağmen bir sevme kapasitesi geliştirebilmişlerdir.
Depresif yapıdaki kişiler kendilerine abartılı bir güç atfettikleri için, en önemli fantezilerinden biri kurtarıcı olabileceklerine inanmalarıdır. Ruhsal yatırım yaptıkları kişiler için neredeyse kurtarıcı olmaya soyunurlar; onların her türlü sorununu çözmek, onları mutlu etmek zorundaymış gibi ağır bir sorumluluk duygusuna sahiptirler. Buradaki sorumluluk duygusu, kişi gücünü aşan durumları da çözmeye kalkıştığı ve büyük fedakârlıklar yaparak kendisine zarar da verdiği için, abartılıdır. Bu insanlar kendilerinin de ihtiyaçlı birer varlık olduklarını kabul etmez gibi davranırlar. Devamlı vermenin, kendi ihtiyaçlarına rağmen fedakârlık etmenin onlara zarar vereceğini, tüketeceğini, bu durumda, bir şeyler verdikleri insanlardan beklentilerinin olacağını, yeterince alamadıklarında da bir süre sonra bu insanlara öfke duyacaklarını anlamazlar. Böyle bir insan omnipotansı yüzünden kendisini o kadar önemser ki, elinde olmayan, bir insan olarak gücünün yetmeyeceği ve çözemeyeceği durumlar yüzünden bile kendisini suçlu hisseder.
Depresif kişilik yapısının en önemli özelliği, omnipotan fanteziyle bağlantılı olarak, “çaresizlik duygusuna” katlanamamaktır. Depresif kişilerin omnipotan fantezileri sürdürmüş olanları, kişilik yapısı abartılı bir benlik algılaması üzerine otursa da, her zaman diğer insanlara karşı duyarlı, onları mutlu etmek isteyen özellikler gösterirler. Narsisistik kişilik özellikleri gösteren insanların kendini diğerlerinden üstün görme arzusu ve kimseye bağlanmama istekleri depresiflerde görülmez. Fantezide omnipotansına inanmayı sürdürmek bu insanların kendi merkezli olmalarına yol açmış olmasına rağmen bir sevme kapasitesi geliştirebilmişlerdir.
Depresif yapıdaki kişiler kendilerine abartılı bir güç atfettikleri için, en önemli fantezilerinden biri kurtarıcı olabileceklerine inanmalarıdır. Ruhsal yatırım yaptıkları kişiler için neredeyse kurtarıcı olmaya soyunurlar; onların her türlü sorununu çözmek, onları mutlu etmek zorundaymış gibi ağır bir sorumluluk duygusuna sahiptirler. Buradaki sorumluluk duygusu, kişi gücünü aşan durumları da çözmeye kalkıştığı ve büyük fedakârlıklar yaparak kendisine zarar da verdiği için, abartılıdır. Bu insanlar kendilerinin de ihtiyaçlı birer varlık olduklarını kabul etmez gibi davranırlar. Devamlı vermenin, kendi ihtiyaçlarına rağmen fedakârlık etmenin onlara zarar vereceğini, tüketeceğini, bu durumda, bir şeyler verdikleri insanlardan beklentilerinin olacağını, yeterince alamadıklarında da bir süre sonra bu insanlara öfke duyacaklarını anlamazlar. Böyle bir insan omnipotansı yüzünden kendisini o kadar önemser ki, elinde olmayan, bir insan olarak gücünün yetmeyeceği ve çözemeyeceği durumlar yüzünden bile kendisini suçlu hisseder.
3 yaş civarının nesne ilişkileri
Kız çocuk, annesinin kendisini eksik doğurmuş olduğuna karar verdiğinde ona karşı öfkesi artmıştı ve kendisini eksik bulması onda narsisistik bir yaralanma oluşturuyordu. Kız çocuk bu durumu annesi tarafından pipi sahibi olmaya uygun ve layık bulunmamış, değer verilmemiş olmak şeklinde değerlendirir. Bu yeni durum kız çocuğunu daha öfkeli, daha hassas, daha kıskanç ve kırılgan yapar. Üstelik annesine duyduğu öfkeyi belli etmesi de çok tehlikelidir çünkü anne çocuğun gözünde çok güçlüdür, kadiri mutlak/omnipotandır ve çocuk ona muhtaç olduğunun farkındadır.
Kız çocuk, annesine karşı öfke ve kırgınlık içerisindeyken, aslında onun da pipisi olmadığını, pipisi olanın baba olduğunu değerlendirmeye başlar ve anne, giderek kız çocuğuna eksik ve yetersiz görünür. Bu durumda, çocuk zaten çekmeye başladığı omnipotansını annesinde tutamaz. Normal gelişen bir çocuk, bu dönemde etrafındaki diğer çocuklara ilgi duymaya da başlamıştır. Bir yandan dış dünyaya yönelmesi, diğer yandan annesinin de pipisinin olmadığını anlaması ve ona duyduğu öfke ile kız çocuk omnipotansını, bu koşullarda tam ve eksiksiz olarak algıladığı babasına aktarır.
Böylece kız çocuk babasına, bir yandan onunla tamamlanmak istediği için dürtüsel ilgisini kaydırmış, diğer yandan da korunma ihtiyacını yönlendirmiş olur. Bunun sonucunda, kız çocuğunda daha güçlü ve daha tam olanı sevmek gibi bir yapı oluşur. Babaya bu yönelim, o sırada dürtülerin cinsel bölgelerde yoğunlaşmış olmasına bağlı olarak dürtüsel bir aşkın ilk taslağı olacaktır. Böylece kız çocuk için dürtü nesnesi, aynı zamanda omnipotansını aktaracağı kişi de olmaktadır. Bu yüzden, kadınlar hayatlarındaki erkeğin güçsüz olduğunu anladıklarında dürtüleri onlardan çekilmeye başlar. Onları sevseler bile, bu dürtüsel bir sevgi olamaz. Nitekim kadınlar güçlü olana daha fazla ruhsal yatırım yaparlar çünkü güçlü bir erkeğe yapılan ruhsal yatırımın içinde dürtüsel bir yatırım da vardır.
Kız çocukların anneyle ilgili yaşadıkları hayal kırıklığı ve öfke, onların daha tam ve daha güçlü olanı daha çok sevmek gibi bir özellik oluşturmalarına sebep olmakla birlikte, çocuk günlük hayatında annesinin sevgisine ve bakımına ihtiyacı olduğunu da algılar. Dolayısıyla bir yandan öfke ve kırgınlık, bir yandan da duyduğu ihtiyaç çocuğu zorlar ve annesiyle ilişkisini çatışmalı bir hale sokar. Bu nedenle kadınların kendi cinsleriyle ilişkileri çatışmalıdır. Birbirlerine olan sevgileri ya bütünleşme ve birbirinin bir tanesi olma biçimindedir ya da rekabet ağır basar.
Kız çocuk, annesine karşı öfke ve kırgınlık içerisindeyken, aslında onun da pipisi olmadığını, pipisi olanın baba olduğunu değerlendirmeye başlar ve anne, giderek kız çocuğuna eksik ve yetersiz görünür. Bu durumda, çocuk zaten çekmeye başladığı omnipotansını annesinde tutamaz. Normal gelişen bir çocuk, bu dönemde etrafındaki diğer çocuklara ilgi duymaya da başlamıştır. Bir yandan dış dünyaya yönelmesi, diğer yandan annesinin de pipisinin olmadığını anlaması ve ona duyduğu öfke ile kız çocuk omnipotansını, bu koşullarda tam ve eksiksiz olarak algıladığı babasına aktarır.
Böylece kız çocuk babasına, bir yandan onunla tamamlanmak istediği için dürtüsel ilgisini kaydırmış, diğer yandan da korunma ihtiyacını yönlendirmiş olur. Bunun sonucunda, kız çocuğunda daha güçlü ve daha tam olanı sevmek gibi bir yapı oluşur. Babaya bu yönelim, o sırada dürtülerin cinsel bölgelerde yoğunlaşmış olmasına bağlı olarak dürtüsel bir aşkın ilk taslağı olacaktır. Böylece kız çocuk için dürtü nesnesi, aynı zamanda omnipotansını aktaracağı kişi de olmaktadır. Bu yüzden, kadınlar hayatlarındaki erkeğin güçsüz olduğunu anladıklarında dürtüleri onlardan çekilmeye başlar. Onları sevseler bile, bu dürtüsel bir sevgi olamaz. Nitekim kadınlar güçlü olana daha fazla ruhsal yatırım yaparlar çünkü güçlü bir erkeğe yapılan ruhsal yatırımın içinde dürtüsel bir yatırım da vardır.
Kız çocukların anneyle ilgili yaşadıkları hayal kırıklığı ve öfke, onların daha tam ve daha güçlü olanı daha çok sevmek gibi bir özellik oluşturmalarına sebep olmakla birlikte, çocuk günlük hayatında annesinin sevgisine ve bakımına ihtiyacı olduğunu da algılar. Dolayısıyla bir yandan öfke ve kırgınlık, bir yandan da duyduğu ihtiyaç çocuğu zorlar ve annesiyle ilişkisini çatışmalı bir hale sokar. Bu nedenle kadınların kendi cinsleriyle ilişkileri çatışmalıdır. Birbirlerine olan sevgileri ya bütünleşme ve birbirinin bir tanesi olma biçimindedir ya da rekabet ağır basar.
Kız çocuk ve benlik ideali
Kız çocuğun yapılanmasında, ödipal dönemde oluşan “penise haset” duygusunun çok büyük bir ağırlığı vardır. Kız çocuk annesiyle babası arasındaki yakınlığı kıskanmaya başladığında ve sadece kadınların çocuk doğurabileceklerini anladığında, “ben de anne olacağım,” demeye başlar. Daha önce elbiselere, ayakkabılara, makyaj malzemelerine ilgi duyan çocuk bu dönemde bebeklerle oynamaya başlar. Kız çocuklardaki, eksiğini çocuk sahibi olarak tamamlama isteği onları anneliğe hazırlar. Böylece, koşulları uygun olan kız çocuğunun iki temel arzusu oluşur: Anne olmak ve güzel olmak.
Kız çocuğun büyüdüğü ortamda erkek çocuk varsa ve ona daha çok yatırım yapılıyorsa, çocuk bir yandan güzel olmak ve anne olmak isterken, bir yandan da erkeklerin yapabildiği her şeyi yapabilen birisi olmayı seçebilir. Bu kız çocukları diğerlerine göre dış dünyaya daha yöneliktir ve erkek çocuklarla onların oyunlarını oynamayı severler. Kızların erkeklerden bir eksiği olmadığını kendilerine kanıtlamak isteyen bir yapıları vardır; hasetleriyle bu şekilde baş etmeye çalışırlar.
Kız çocuk, dengesini ileride sahibi olacağı bir kocayla kurmaya yöneldiyse, gelecekte kocasının kendisine ait olduğundan emin olmak isteyecektir. Bu onu ya kıskanç yapacak ya da kendisine bağlı olacağından emin olacağı bir eş seçecektir. Bu durumda, “evlenince kocamın pipisi benim olacak ve ben de pipisiz olmaktan kurtulacağım,” diye tarif edilebilecek bir fantezi geliştirir. Gelin olmak, pipi sahibi olmak anlamına gelen bu kutlu günü ifade eder.
Kız çocuğun büyüdüğü ortamda erkek çocuk varsa ve ona daha çok yatırım yapılıyorsa, çocuk bir yandan güzel olmak ve anne olmak isterken, bir yandan da erkeklerin yapabildiği her şeyi yapabilen birisi olmayı seçebilir. Bu kız çocukları diğerlerine göre dış dünyaya daha yöneliktir ve erkek çocuklarla onların oyunlarını oynamayı severler. Kızların erkeklerden bir eksiği olmadığını kendilerine kanıtlamak isteyen bir yapıları vardır; hasetleriyle bu şekilde baş etmeye çalışırlar.
Kız çocuk, dengesini ileride sahibi olacağı bir kocayla kurmaya yöneldiyse, gelecekte kocasının kendisine ait olduğundan emin olmak isteyecektir. Bu onu ya kıskanç yapacak ya da kendisine bağlı olacağından emin olacağı bir eş seçecektir. Bu durumda, “evlenince kocamın pipisi benim olacak ve ben de pipisiz olmaktan kurtulacağım,” diye tarif edilebilecek bir fantezi geliştirir. Gelin olmak, pipi sahibi olmak anlamına gelen bu kutlu günü ifade eder.
Bebeksi katman
Bebek, annesinin onunla kurduğu ilişki ve gösterdiği duyarlılıkla “kendisini iyi hisseder”. Annenin yeterli annelik yapabildiği durumlarda, bebek, annesinin ona yaptığını kendi kendisine yapmayı öğrenir. Bu içselleştirilmiş annelikte, insanın kendisiyle sağlam bir ilişki kurabilmesi, kendi ihtiyaçlarını tanıması ve benimsemesi ve bunlara karşı duyarlı olması, rahatsız edici ve hastalandırıcı fiziksel durumlardan kendisini koruması, bulunduğu ortamları verimli ve huzurlu bir hale getirmeye çalışması gibi unsurlar vardır. Bütün bunlar, benliğimize (kendiliğimize) yaptığımız yüksek bir yatırımla hayatımız boyunca yerine getirdiğimiz işlevlerdir.
İyi anneliğin içselleştirilmiş olması, annenin yokluğunda onun işlevinin bebek/çocuk tarafından sürdürülebilmesi anlamına gelir ve genel olarak, “kendini iyi hissedecek” bir insanın temeli atılmış olur. İçselleştirilmiş iyi annelik, gelecekte bu bebeğin kendisine ve çocuğuna annelik yapabileceği anlamına geldiği için, bebeğin içinde bir erişkin taraf, anne tarafı da oluşuyor demektir. Bu bebeğin içinde oluşan çekirdeğe, “büyümeye hazır bebek” diyeceğim. Böylece, bu bebekte bir erişkin çekirdeğin oluştuğunu söyleyebiliriz.
Anne, bebekle ruhsal olarak tanımlanabilecek bir ilişki oluşturamıyorsa ve onun ihtiyaçlarını hissederek anlayamıyorsa, bebek, annesiyle ilişkisi içinde kendini iyi hissetme deneyimini yeterince yaşayamaz. Bu durumda, kendi fantezi dünyasına sığınmayı öğrenir; fantezi dünyasını muhafaza ederek ve bunun içeriğine inanarak iyi hissetmeye çalışır. Bu bebek ileride bir erişkin olduğunda kabaca acıktığını, yorulduğunu, sıkıldığını anlar. Bu, kendisine bakım veren “anne”nin onu anlayabildiği ölçüde ve annenin nitelikleriyle uygunluk içinde olacaktır ama kişi bu rahatsızlıkları ancak belli bir düzeye gelince fark edecektir. Bu nitelikteki bir içselleştirilmiş anneyle hayat, genel olarak, alışıldığı için fark edilmeyen bir gerginlik içerisinde yaşanacaktır.
İyi anneliğin içselleştirilmiş olması, annenin yokluğunda onun işlevinin bebek/çocuk tarafından sürdürülebilmesi anlamına gelir ve genel olarak, “kendini iyi hissedecek” bir insanın temeli atılmış olur. İçselleştirilmiş iyi annelik, gelecekte bu bebeğin kendisine ve çocuğuna annelik yapabileceği anlamına geldiği için, bebeğin içinde bir erişkin taraf, anne tarafı da oluşuyor demektir. Bu bebeğin içinde oluşan çekirdeğe, “büyümeye hazır bebek” diyeceğim. Böylece, bu bebekte bir erişkin çekirdeğin oluştuğunu söyleyebiliriz.
Anne, bebekle ruhsal olarak tanımlanabilecek bir ilişki oluşturamıyorsa ve onun ihtiyaçlarını hissederek anlayamıyorsa, bebek, annesiyle ilişkisi içinde kendini iyi hissetme deneyimini yeterince yaşayamaz. Bu durumda, kendi fantezi dünyasına sığınmayı öğrenir; fantezi dünyasını muhafaza ederek ve bunun içeriğine inanarak iyi hissetmeye çalışır. Bu bebek ileride bir erişkin olduğunda kabaca acıktığını, yorulduğunu, sıkıldığını anlar. Bu, kendisine bakım veren “anne”nin onu anlayabildiği ölçüde ve annenin nitelikleriyle uygunluk içinde olacaktır ama kişi bu rahatsızlıkları ancak belli bir düzeye gelince fark edecektir. Bu nitelikteki bir içselleştirilmiş anneyle hayat, genel olarak, alışıldığı için fark edilmeyen bir gerginlik içerisinde yaşanacaktır.
Çocuk katmanı
Omnipotansını annesine aktaran çocuk (bebek katmanı “büyümeye hazır bebek” niteliğinde olan çocuk) annesini Allah, kendisini de onun kulu olarak tanımladığında, “çocuk” olmuştur. Omnipotansını aktaramayan çocuk (bebek katmanı “kendisini koruyan bebek” niteliğinde olan çocuk) ise, dışarıdan çocuk olarak görünse bile, kendisini çocuk olarak algılamamaktadır.
Bu çocuk her istediğini yapabileceğine inanmakta, annesini yapmak istediği şeyler için bir engel olarak algılamaktadır. Annesine öfkelidir ve dış dünyadan da çok korkmaktadır. Böylece, 18. aydan sonra belirgin bir biçimde kimi çocuklar kendilerini çocuk ve anneleri olmadan yaşayamayacak bir varlık olarak tanımlarken (büyümeye hazır çocuk), kimi çocuklar da kimsenin onları yenemeyeceğine, her istediklerini yapabileceklerine ve yaptırabileceklerine inanmayı sürdürürler (fantezilerine inanan çocuk). Bu sonuncular, çocuk olduklarını kabullenememişlerdir.
Çocukluk dönemi ergenlik çağının başına kadar sürer. Ancak 1 yaşına kadar olan dönemi bebeklik, 1 yaşından 3 yaşına kadar olan dönemi erken çocukluk, 3-6 yaş arasını çocukluk, 6-12 yaş arasını da okul çağı çocukluğu olarak adlandırmak, her dönem farklı özellikler taşıdığı için, uygun olacaktır.
“Büyümeye hazır çocuklar” bir yandan annelerinin bakımına ve sevgisine ihtiyaçları olduğunu anlamışlardır, öte yandan da fantezi dünyalarında ve oyunlarda insanüstü olma arzularını sürdürürler. Özellikle erkek çocuklar için fizik kanunların bir hükmü yoktur, çok güçlüdürler, çok hızlıdırlar, uçabilirler, onların canı acımaz ve onlara bir şey olmaz, oynadıkları oyunlarda her şey onlarındır. Kısacası, fantezi dünyasında omnipotan olma isteği sürmektedir. Yaşı ilerledikçe (okul çağı çocukluğu içerisinde) erkek çocuğun fantezi dünyası omnipotan içeriğini kaybedecek, onun yerini kurtarıcı olma, kahraman olma fantezileri alacaktır. Kız çocuklara ise herkes hayrandır, herkes onlarla meşguldür. Her istediklerini olabilmektedirler, sihirli güçleri vardır, sihir sayesinde her istediklerini elde edebilmektedirler.
Bu çocuk her istediğini yapabileceğine inanmakta, annesini yapmak istediği şeyler için bir engel olarak algılamaktadır. Annesine öfkelidir ve dış dünyadan da çok korkmaktadır. Böylece, 18. aydan sonra belirgin bir biçimde kimi çocuklar kendilerini çocuk ve anneleri olmadan yaşayamayacak bir varlık olarak tanımlarken (büyümeye hazır çocuk), kimi çocuklar da kimsenin onları yenemeyeceğine, her istediklerini yapabileceklerine ve yaptırabileceklerine inanmayı sürdürürler (fantezilerine inanan çocuk). Bu sonuncular, çocuk olduklarını kabullenememişlerdir.
Çocukluk dönemi ergenlik çağının başına kadar sürer. Ancak 1 yaşına kadar olan dönemi bebeklik, 1 yaşından 3 yaşına kadar olan dönemi erken çocukluk, 3-6 yaş arasını çocukluk, 6-12 yaş arasını da okul çağı çocukluğu olarak adlandırmak, her dönem farklı özellikler taşıdığı için, uygun olacaktır.
“Büyümeye hazır çocuklar” bir yandan annelerinin bakımına ve sevgisine ihtiyaçları olduğunu anlamışlardır, öte yandan da fantezi dünyalarında ve oyunlarda insanüstü olma arzularını sürdürürler. Özellikle erkek çocuklar için fizik kanunların bir hükmü yoktur, çok güçlüdürler, çok hızlıdırlar, uçabilirler, onların canı acımaz ve onlara bir şey olmaz, oynadıkları oyunlarda her şey onlarındır. Kısacası, fantezi dünyasında omnipotan olma isteği sürmektedir. Yaşı ilerledikçe (okul çağı çocukluğu içerisinde) erkek çocuğun fantezi dünyası omnipotan içeriğini kaybedecek, onun yerini kurtarıcı olma, kahraman olma fantezileri alacaktır. Kız çocuklara ise herkes hayrandır, herkes onlarla meşguldür. Her istediklerini olabilmektedirler, sihirli güçleri vardır, sihir sayesinde her istediklerini elde edebilmektedirler.
Erişkinlik
Erişkinlik dönemi insanın önüne iki temel meseleyi koyar: Hayatın altından kalmak ve karşı cinsle kalıcı ve işbirliği yapılabilen bir sevgi ilişkisi götürebilmek. Bunlar beraber yürütülebiliyorsa, bir işi ve çalışma hayatı olan, bir aile düzeni kurabilen ve bunu yürütebilen bir erişkin oluşmuştur.
Hayatın altından kalkmak derken, insanın hayatını kendi çabası ve emeğiyle, kimseye muhtaç olmadan veya kimseye boyun eğmek zorunda kalmadan sürdürebildiği bir durumu kastediyorum. Ayrıca insanın kendi değer sistemini ve doğrularını geliştirmesi; bozulmadan, kendisine duyduğu saygıyı ve sevgiyi kaybetmeden hayatını sürdürebilmekte olması gerekir. Bunlar öfkemizin, hasedimizin, hırslarımızın, kıskançlığımızın bizi yönetmesine izin vermemiz sonucunda oluşur. Bununla beraber, insanın ne oluşturabiliyorsa ona razı olması, uzun vadeli hedefleri için sabırlı, metanetli ve çalışkan, sorumluluklarını üstlenebilen bir insan gerekir. Daha genel anlamdaysa, hayatın altından kalkmak, sevgi nesnelerinin kaybı, hastalık, işsizlik gibi hayatın kaçınılmaz durumları içinde ruh sağlığımızı muhafaza edebilmeyi içerir.
Kendine benzemeyeni, farklı olanı sevebilmek anlamına gelen karşı cins sevgisi ise en zor ve en gelişmiş sevme biçimidir. Kadın ve erkek yapısının farklı temellere oturması ve duyarlılıklarının, ihtiyaçlarının, gelişimlerinin farklılıklar taşıması kadın ve erkeğin birbirini anlamasını ve tamamlamasını güçleştirir. Ayrıştırma süreci belli bir düzeye gelene kadar karşı tarafı anlamanın tek yolu, insanın kendisinden yola çıkmasıdır fakat bu yol, kadınla erkeğin birbirini anlamasını alabildiğine zorlaştırır. Bu ise çoğu zaman erkeklerin kadınları kaprisli, kıskanç, ne yapılsa mutlu olmayan, nankör, fesat varlıklar olarak nitelemelerine, kadınların ise erkekleri saf, çocuksu, kolay etkilenen, baştan çıkarılan, kolay yönetilen varlıklar olarak görmelerine sebep olur.
Bu durumda her iki cins de birbirini kendi gerçekliği içinde kavrayamamış olmanın ve karşısındakinden, kendisinden beklediği şeyleri beklemekte olmanın sonuçlarını dile getirmiş olurlar. Farklılığın anlaşılamaması, bunu bir kusur gibi görmeye neden olur. Aralarında derin bir sevgi, işlevsel bir işbirliği, sağlam bir iletişim olan insanların bu zorlukları aştığını, farklı olanı onun farklılıklarından hoşnut olarak ve hatta farklı olduğu için daha büyük bir sevgiyle sevebildiğini görürüz.
Hayatın altından kalkmak derken, insanın hayatını kendi çabası ve emeğiyle, kimseye muhtaç olmadan veya kimseye boyun eğmek zorunda kalmadan sürdürebildiği bir durumu kastediyorum. Ayrıca insanın kendi değer sistemini ve doğrularını geliştirmesi; bozulmadan, kendisine duyduğu saygıyı ve sevgiyi kaybetmeden hayatını sürdürebilmekte olması gerekir. Bunlar öfkemizin, hasedimizin, hırslarımızın, kıskançlığımızın bizi yönetmesine izin vermemiz sonucunda oluşur. Bununla beraber, insanın ne oluşturabiliyorsa ona razı olması, uzun vadeli hedefleri için sabırlı, metanetli ve çalışkan, sorumluluklarını üstlenebilen bir insan gerekir. Daha genel anlamdaysa, hayatın altından kalkmak, sevgi nesnelerinin kaybı, hastalık, işsizlik gibi hayatın kaçınılmaz durumları içinde ruh sağlığımızı muhafaza edebilmeyi içerir.
Kendine benzemeyeni, farklı olanı sevebilmek anlamına gelen karşı cins sevgisi ise en zor ve en gelişmiş sevme biçimidir. Kadın ve erkek yapısının farklı temellere oturması ve duyarlılıklarının, ihtiyaçlarının, gelişimlerinin farklılıklar taşıması kadın ve erkeğin birbirini anlamasını ve tamamlamasını güçleştirir. Ayrıştırma süreci belli bir düzeye gelene kadar karşı tarafı anlamanın tek yolu, insanın kendisinden yola çıkmasıdır fakat bu yol, kadınla erkeğin birbirini anlamasını alabildiğine zorlaştırır. Bu ise çoğu zaman erkeklerin kadınları kaprisli, kıskanç, ne yapılsa mutlu olmayan, nankör, fesat varlıklar olarak nitelemelerine, kadınların ise erkekleri saf, çocuksu, kolay etkilenen, baştan çıkarılan, kolay yönetilen varlıklar olarak görmelerine sebep olur.
Bu durumda her iki cins de birbirini kendi gerçekliği içinde kavrayamamış olmanın ve karşısındakinden, kendisinden beklediği şeyleri beklemekte olmanın sonuçlarını dile getirmiş olurlar. Farklılığın anlaşılamaması, bunu bir kusur gibi görmeye neden olur. Aralarında derin bir sevgi, işlevsel bir işbirliği, sağlam bir iletişim olan insanların bu zorlukları aştığını, farklı olanı onun farklılıklarından hoşnut olarak ve hatta farklı olduğu için daha büyük bir sevgiyle sevebildiğini görürüz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)