fantezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kendini kötü hissetme deneyiminin yetişkinlik dönemindeki görünümleri ve fanteziler

Hiç kimse kendini kötü hissetmek istemez. Her ne kadar bu herkesin bildiği bir yaşantıysa da, nedenleri ve ölçüsü herkeste farklılık gösterir. Bazıları için, olağanüstü durumlar hariç, bir süreliğine keyfin kaçması ve can sıkıntısından ibarettir. Bazıları için ise her gün yaşanan, hafif durumlarda öfkeli bir rahatsızlık yaratan, ağır durumlarda ise insanı yerinde duramayacak, hiçbir şey düşünemeyecek hale getiren bir ruhsal durumdur.
İnsanların çok büyük bir kısmı kendini kötü hissetmekten kaçınmak için çeşitli yöntemler geliştirmiştir, öyle ki, bunlar bazen kişinin en önemli özellikleri arasındadır. Kendini kötü hissettiğinde alkol almaya yönelmek veya kumar oynamaya başlamak, alışverişe çıkmak gibi problemli davranışlar olabileceği gibi, kişinin kendisini geliştirmesine yardımcı olacak müzik dinlemek, kitap okumak, film seyretmek gibi hobiler geliştirmek de söz konusu olabilir. Daha yakından baktığımızda, birçok davranışın veya alışkanlığın altında, düşünmeden bulunmuş bir “kendini iyi hissetme çabası” yattığını görürüz. Kiminin onu sürekli onaylayan çok yakın arkadaşları vardır, kimi de başarılı olduğu işine büyük bir düşkünlük gösterir. Herkes elindeki imkânları ve yeteneklerini kullanarak en uygun yolu bulmaya çalışır.
Rahat ilişki kurabilen, sosyal özellikleri gelişmiş bir kişinin bulduğu yollar farklıdır. Böyle insanların geniş bir sosyal şebekeleri vardır, cep telefonları susmaz. Yalnız olmayı seven, ilişki kurmakta zorlananların da kitap, sinema, bilgisayar oyunları gibi meşguliyetleri vardır. Çalışmakta ve ilişki oluşturmakta zorlananlar için de birçok eğlence yeri ve sosyal alan bu işlevi görür. Herkes için bir lokanta, gece kulübü, spor alanı vardır. Buralarda kimi kendini oyalayacak, kimi eğlendirecek yollar bulur.

BEBEĞİN FANTEZİ DÜNYASI VE DÖNÜŞÜMÜ

İnsan olmanın kaderi, üç-dört yıl içinde bir yandan kendisini Allah zanneden bebeğin bir çocuk olduğunu ve annesi ve babası sayesinde hayatta kalabildiğini kabul etmesi, bir yandan da bir hiç olmadığını, çalışarak, emek vererek sistem kuran, çocuk yetiştiren bir varlık olduğunu, insanlığı ileriye taşıyabilecek bir potansiyele sahip olduğunu anlamasıdır.
Bebeğin, doğum sonrasında da anne karnındakine benzer bir duyguyu yeniden oluşturmaya çalıştığını, bunun sonucunda Tanrı olduğuna inanıp öfkesiz olmaya çabaladığını ifade etmiştim. Anne de, bebeğe karşı müthiş bir duyarlılık göstererek onun ihtiyaçlarını daha gerginliğe dönüşmeden doyurmaya çalışırken, aslında bebeğin kendisini Allah zannetmesini sağlamaktadır. Gerçekten de, anne için bebek her şeyden önemlidir. Bebeği doyurmadan kendisi yemek yemez, o uyumadan uyuyamaz; bebek, annenin hayatının merkezindedir. Bütün bunlar bebeğin de kendisini ihtiyaçsız, her istediği kendiliğinden olan, her şeyin merkezi olarak algılamasını sağlıyorsa, bebek tıpkı anne karnındaki gibi huzurlu olur. Fakat bebeğin Allah olduğuna dair inancı sarsıldığında açığa çıkan öfke, sıkıntı, gerginlik ve korku karışımına yol açan orijinal ruhsal enerji, insanın temel özelliklerinden birinin, dengesini inandığı fantezilerle kuran bir varlık olması sonucunu doğurur. Fantezilerin temel işlevi, kişinin yok edici öfkesinin, orijinal enerjisinin ruhsal alana girmesine engel olmasıdır. Ruhsal alanın dışında tutulan orijinal enerjinin düzeyi ne kadar yüksekse, orijinal enerjinin ruhsal alana girmesini engelleyecek fantezilerin içeriği de o kadar yoğundur. Fanteziler kendi seçimimiz değildir, ruhsal gerçekliğimizin bir parçasıdır.

YOK EDİCİ ÖFKENİN OLUŞTURDUĞU KLİNİK TABLOLAR

Bebeklik dönemi ve akıl hastalıkları
Akıl hastalıklarının temel karakteristikleri, yoğun bir bebeksi öfke, gerçeklikle ilişkinin zayıflığı ve çok bebeksi nitelikte bir fantezi dünyasıdır. Bu özelliklerin yanı sıra bebeğin canlılarla cansızları ayırt edemediği dönemlere ait bir algılama biçimi -“televizyon benimle konuşuyor”- ve iç ve dış gerçeklikle ilgili sınırların oluşmamasına ait belirtiler görülür. İç ve dış ayrımı yapamadıkları için bu hastalar başkalarıyla kendilerini sürekli karıştırırlar; herkesin kendileri gibi düşündüğünü ve hissettiğini zannederler; örneğin kendilerinden hoşnut değilken insanların onlarla alay ettiğini, küçümsediğini ileri sürerler. “Herkesin her şeyi olmak” şeklinde ifade edilebilecek bebeksi fantezi, herkesin devamlı onlarla meşgul olduğu gibi bir algılamaya yol açar. Bebeksiliğin bir tezahürü de kişinin dünyanın merkezinde olduğunu zannetmesidir.
Bu özelliklerin tümü, bebeksi yapının dönüşemediğini ve kişinin ruhen bebek kalmayı sürdürdüğünü gösterir. Bebeksi yapının üzerinde, daha çok zihindeki gelişmeleri ifade eden yüzeysel bir kabuk vardır. Bu kabuk, çocuğun dış gerçeklikle sınırlı da olsa bir uyum oluşturmuş gibi görünmesini sağlar. Bu yapıdaki bir kişi aklını kullanarak yaşar, duygusal dünyası ise bir bebeğinki gibidir. Bu yüzden dostluk gibi, sevgili olmak gibi, duyguların ortaya çıkacağı yakınlık ilişkilerinden kaçınır. Normal bir ilişki götürebilmek için insanın içinden gelen duyguların duruma (dış gerçekliğe) uygun olması gerekir. Bebeksi insanların yakın ilişkilerde içlerinden gelenlerin duruma uygun olma olasılığı çok düşüktür.

Bir şizofreni vakası üzerinden yok edici öfke

Bebeklik dönemi dışında kullanılan yansıtma mekanizması insanı yerinde duramayacak, düşünemeyecek, iş yapamayacak, herhangi bir konuya dikkatini veremeyecek hale gelmekten korur. Kişi daha işlevsel olabilir. Fakat bu savunma kullanıldığında dış gerçekliğin nasıl olduğundan çok daha korkutucu ve tekinsiz bir hale geldiğini, büyük miktardaki yok edici öfkenin olduğu durumlarda dünyanın nasıl cehenneme döndüğünü ayrıntılı olarak ele almıştım. Bu durumu, son derece trajik bir biçimde ortaya koyan bir vaka üzerinden örnekleyerek anlatmak istiyorum.
Söz konusu hasta H. 20’li yaşlarının başında genç bir erkekti ve şizofrenik bir tablo geliştirmişti. Hasta 13-14 yaşlarındayken anne ve babasıyla çocuğun sorunları üzerine görüşmeler yapmıştık. O zamanlar arkadaşlık kuramayan, daha çok evde oturmayı tercih eden, can sıkıntısını bilgisayar oyunlarıyla gideren bir çocuktu. Okulda çok sessiz ve uysal, evde ise her istediğini yaptırmak isteyen ve özellikle babasına yaptıran bir çocuktu. O zamandan aklımda kalan, annesinin elinden çıkan hiçbir şeyi yememesiydi. Genel olarak yemekle ilgili sorunları vardı, ayrıca ya babası ya da kendisi, ona özel yemek yapıyordu. Ergenlik çağındaki bedensel değişiklerle beraber bazen çok çirkin olduğunu, kafasının büyüdüğünü, kaşlarının çok çirkin olduğunu söylemeye başlamıştı. Bu dönemlerde evden çıkmak istemiyor, okula da zorla gidiyordu.

Dönüşümün temel dinamiği olarak korku

Kapılara takılan kilitler, kaleler, ordular, silahlar, tüm bunlar dünyayı kendimiz ve sorumluluğunu üstlendiğimiz, yatırım yaptığımız insanlar için daha az tehlikeli bir hale getirmek üzere bulduğumuz yollardır. Kendini güven içinde hissetme ihtiyacı çok temel, yaşamsal bir ihtiyaçtır. Ortam buna uygun değilse, tehlike varsa, ortaya korku çıkar. Korkunun uzaması, azaltılacak veya ortadan kaldırılacak bir yolun bulunamaması, “kendini kötü hissetme” duygusunun oluşmasına yol açar ve kişi giderek işlev göremez hale gelir. Bu durum kişinin “kendini kötü hissetmekten kaçınma” düzeyine inmesine, bir başka ifadeyle ruhsal regresyona yol açar. Uzayan gerginlik tekrar fantezi dünyasına kayarak azaltılmak zorunda kalınır; kişi, “yok canım, bana bir şey olmaz, olacak olsa şimdiye kadar olurdu,” demeye başlar.
“Hayatta kalma dürtüsü” tarafından yönetilen kişilik yapılanması tehlikelerin kabulü üzerine oturduğu için, bu insanlarda korku duygusu büyük bir yer tutar; bu kişilik organizasyonunu “korkudan kaçınmaya çalışmak” olarak da nitelendirebiliriz. Korku, daha çok tehlikeler karşısında duyulan türdendir ve kaçınma davranışı olarak kendini geliştirmek, yeterliliğini artırmak, bütün kötü ihtimallere hazır olmak, her şeyi denetim altında tutmaya çalışmak, para biriktirmek ve harcamamak, bütün kurallara harfiyen uyarak tehlikelerden kaçınmak gibi yollar bulunur. Bu yolların bir kısmı kişinin donanımının hayat gerçeğine uygun hale gelmesini ve ruhen gelişmenin sürmesi sağlarken, bir kısmı da obsesif (takıntılı) kişilik yapısının oluşmasına yol açar.

Omnipotansın anneye aktarılması-18-24 ay

18-24 ay döneminde çocuk yeniden “her şey” olmayı, omnipotan olmayı denemiş ve canını yakan deneyimler sonucunda olamayacağını kabullenmiştir ve bu dönemin sonunda annesini tekrar “her şey”, Allah olarak ilan eder. Elbette bu noktaya gelebilmesi için canının bayağı yanmış olması gerekir. “Tehlikeler karşısında duyulan korku” olarak adlandırdığım bu dönemin yeni korku türünün oluşmasına da bu can yakıcı deneyimler yol açar ve bu korku, artık çocuğun ruhsal alanının bir parçası haline gelir. Çocuğun tehlikelerle karşılaşması sonucunda anneye sığınması ve giderek ona yapışmasıyla görünür hale gelen, 18-24 ay arasını kapsayan bu süreci, “omnipotansın anneye aktarılması” dönemi olarak adlandırıyorum.
Gelinen bu noktada, tehlikeler karşısında duyduğu korku sayesinde çocuk ya annesini tekrar 9-12 ay arasında olduğu gibi “omnipotan” bir varlık olarak algılayacak ve ona sığınacak ya da eğer ruhsal ya da fiziksel olarak sığınabileceği bir anne bulamıyorsa, kendi fantezi dünyasına dönerek orada kendisini “omnipotan” olarak algılamayı sürdürecektir. Çocuk buna yönelirse, “omnipotansını anneye aktaramamış”tır; bunun anlamı, kişilik örgütlenmesinin “kendini kötü hissetmekten kaçınma” düzeyinde kalacak olmasıdır. Omnipotans anneye aktarılabildiyse, çocuk kendisini annesinin yanında tehlikelerden uzak ve güven içinde hissedecek ve ona yapışacaktır. Öte yandan, tehlikeler karşısında duyulan korku yeterliliğin artmasıyla ve tedbirler alınarak azaltılabildiği için çocuğu kendisini geliştirmeye mecbur edecek ve ruhsal örgütlenmesinin bu yeni düzeyde kalmasını sağlayacaktır; dolayısıyla herhangi bir tehlike halinde tekrar fantezilerine sarılmasını da engelleyecektir.

Omnipotansın aktarımının önündeki engeller

Bir üst kişilik örgütlenme düzeyine geçilebilmesi için mutlaka “tehlikeler karşısında duyulan korku” duygusunun oluşmasının ve omnipotansın anneye aktarılmasının gerektiğini belirtmiştim. Omnipotansın anneye aktarılması ya da aktarılamaması, tam olarak ya da kısmen aktarılması, ak-kara karşıtlığında olduğu gibi kesin bir durum oluşturmaz. Oranı azımsanamayacak bir bölüm çocuk, omnipotanslarının bir kısmını annelerine aktarır, bir kısmını kendilerinde tutarlar. Bu çocukların anneleri çeşitli derecede aksamalar gösterir. Bu aşamada, bu gelişmeyi hangi sebeplerin bozabileceğini gözden geçirelim.
Çocuk, normal bir gelişme içinde omnipotansına inanarak, bu inancını gerçekleştirmeye çalışarak, sonra da omnipotan olmadığını deneyim içinde görerek annesine aktarıyordu. İşte bu süreci bozan her şey, çocuğun ruhsal gelişimine zarar verir. Öncelikle anlaşılması gereken, çocuğun omnipotansını deneyimlemesine izin verilmediğinde buna inanmayı fantezi dünyasında sürdüreceğidir.

Baba

Bebek için başlangıçta sadece kendisi varken, bebeklik çağı içerisinde anne de bebeğin dünyasına katılır. 6 aylık bir bebek için, etrafında gördüğü bütün insanlar annesinin parçalarıdır, yani onlar da annesidir. Bebek diğer insanların annesi olmadığını fark ettiğinde, “yabancıya reaksiyon” denen bir tepki vermeye başlar. Annesi dışındaki insanlara gitmek istememeye, yabancıların kucağında ağlamaya başlar. Bu reaksiyon, 9 ay civarında oluşur. Bundan sonra bebek için kendisi, annesi ve “annesi olmayan”lardan oluşan üçlü bir ortam doğar. “Annesi olmayan”lar yabancıdır ve dışarıyı, dış gerçekliği oluşturur. Baba, aslında her insan için “anne olmayan”ın, dış gerçekliğin simgesidir.
Anne ve baba çocuklarını beraber oluşturdukları bir üretim olarak algılıyorlarsa ve baba, anneye bebeklik döneminde annelik yapabiliyorsa, zaten aile ortamı çocuğun çok kolay biçimde babasına yönelmesini sağlar. Bebek/çocuk, annenin sevdiğini sever. Baba, zaten annenin hayatında çok büyük bir yer tutmaktadır ve bebek bunu algılar fakat bu durumda bile baba, annenin bir parçasıdır ama önemli bir parçasıdır. Zaten böyle bir ortamda anne de bebeği sürekli babaya yönlendirir; babayı bebekle ilişkisinden dışlamaz. Ancak baba bebeğe annelik yapmak zorunda kalmıyorsa, bebeklik boyunca geri plandadır.

Kız çocuklar

Kız çocuklarının genel eğilimi, sevgi nesnesine olan bağlılıklarıdır. Sevgi nesneleriyle ilişkilerini koparmamaya özen gösterirler; sevgiye ve yakınlığa daha duyarlıdırlar. 2-3 yaş arasındaki kız çocuklarının erkek çocuklar kadar hareketli olmadığı, öfkelerini fantezi dünyasına çekilerek azalttıkları gözlenir. Erkek çocuk gibi öfkeyi deşarj etmek yerine, kendilerine iyi gelecek fanteziler kurmaya yönelirler. Sevgi nesneleriyle bütünleşmeye ve uyum içinde olmaya yatkındırlar. Dolayısıyla kız çocuklarının ruhsal yatırımları daha çok aile içindeki insanlara veya kendi fantezi dünyalarınadır. Bu özellikler kız çocukların hayalci olmasına yol açar. Psikanalitik literatür 2-3 yaş arasındaki kız çocuğunu “pasif” olarak ifade eder.
Ağır aile içi problemlerin olduğu veya kadının annelik kapasitesinin eksik olduğu durumlarda çocuk aile içindeki insanlara fazla bir yatırım yapamaz. Böyle bir durumda kız çocukları içlerindeki yok edici öfkeden kurtulmak için onu yansıtmaktan çok, kurdukları hayallere inanmayı seçerler. Bu hayallere inanabildikleri sürece öfkeleri yatışır. Bir kız çocuğu çok güzel olduğuna, etrafındaki herkesin ona âşık olduğuna, çok harika bir varlık olduğuna inanıyorsa öfkesiz olmayı başarmış olur. Elbette böyle bir durumda çocuk gerçek dünyaya yönelemez, fantezi dünyasında yaşar.
Kız çocukları temkinlidir. Bu dönemde öğrenme ve deneme ihtiyacı son derece belirgin olarak gözlenir, ancak anneyle ilişkilerini koparmadıklarını, hem anneyle ilişkilerini sürdürüp hem de dış dünyayı keşfetmeye çabaladıklarını görürüz. Erkek çocuklardan farklı olarak, annelerinin dikkatinin hep kendilerinin üzerinde olmasını isterler. Sonradan kız çocuğu karakterinin önemli bir parçası olacak olan “tek ve biricik” olma arzuları oluşmaya başlamıştır ve anneyle ilişkilerine yansımaktadır.
Aslında bu dönemin çocukları, özellikle dönemin başlangıcında, kız ya da erkek farkı olmadan her şeyin kendilerinin olmasını isterler. Erkek çocuklar ilgilerini çeken nesneleri kendilerine isterken, kızlar annelerini kendilerine ister. Kız çocukların bütün ruhsal yatırımlarının dış dünyaya kaymamış olması ve annede önemli miktarda ruhsal yatırımlarının kalmış olması anneyi kimseyle paylaşmak istememelerine ve kıskanmalarına yol açar. Annelerini kimseyle konuşturmayacak, devamlı kendileriyle meşgul edecek yollar bulurlar. Dönem içinde giderek kendini gösterme, bütün dikkatleri üzerlerinde tutma arzuları belirginleşecektir. Marifetlerini sergilemeye çok yatkındırlar. Çocuklar ihtiyaçları olan dikkati alamıyorlarsa, kız ya da erkek, sorun yaratarak, annelerini rahatsız edecek şeyler yaparak annelerinin dikkatini üzerinde tutma yoluna gidebilirler. Fakat bu durumda çocuğun karakterinin bozulmakta olduğunu düşünürüz.

Depresif kişilik özelliği

Omnipotansını fantezi dünyasında muhafaza eden kişi kendisine bir şey olmayacağına, olmak istediği şeyleri olabileceğine, olayları ve durumları denetimi altında tutabileceğine inanarak yaşar. Kişinin omnipotansına inanması, “her şey benim kontrolümde”, “bana bir şey olmaz” diyebilmesi onu belirsizliklerden, dış dünyanın tehlikeleri karşısında duyacağı korkudan kurtarır. Karşılığında ise kişi, gerçekçi olamayan böyle bir yapıdan dolayı kendini doğru idare edemeyen bir insanın maruz kalacağı sıkıntılarla yaşamak zorunda kalır. Bu yapıdaki insanların fantezilerine inanma ihtiyacının altında aslında kendilerini yüce bir varlık olarak tanımlayarak insanlara haset etmekten, onları kıskanmaktan korunma amacı yatar.
Depresif kişilik yapısının en önemli özelliği, omnipotan fanteziyle bağlantılı olarak, “çaresizlik duygusuna” katlanamamaktır. Depresif kişilerin omnipotan fantezileri sürdürmüş olanları, kişilik yapısı abartılı bir benlik algılaması üzerine otursa da, her zaman diğer insanlara karşı duyarlı, onları mutlu etmek isteyen özellikler gösterirler. Narsisistik kişilik özellikleri gösteren insanların kendini diğerlerinden üstün görme arzusu ve kimseye bağlanmama istekleri depresiflerde görülmez. Fantezide omnipotansına inanmayı sürdürmek bu insanların kendi merkezli olmalarına yol açmış olmasına rağmen bir sevme kapasitesi geliştirebilmişlerdir.
Depresif yapıdaki kişiler kendilerine abartılı bir güç atfettikleri için, en önemli fantezilerinden biri kurtarıcı olabileceklerine inanmalarıdır. Ruhsal yatırım yaptıkları kişiler için neredeyse kurtarıcı olmaya soyunurlar; onların her türlü sorununu çözmek, onları mutlu etmek zorundaymış gibi ağır bir sorumluluk duygusuna sahiptirler. Buradaki sorumluluk duygusu, kişi gücünü aşan durumları da çözmeye kalkıştığı ve büyük fedakârlıklar yaparak kendisine zarar da verdiği için, abartılıdır. Bu insanlar kendilerinin de ihtiyaçlı birer varlık olduklarını kabul etmez gibi davranırlar. Devamlı vermenin, kendi ihtiyaçlarına rağmen fedakârlık etmenin onlara zarar vereceğini, tüketeceğini, bu durumda, bir şeyler verdikleri insanlardan beklentilerinin olacağını, yeterince alamadıklarında da bir süre sonra bu insanlara öfke duyacaklarını anlamazlar. Böyle bir insan omnipotansı yüzünden kendisini o kadar önemser ki, elinde olmayan, bir insan olarak gücünün yetmeyeceği ve çözemeyeceği durumlar yüzünden bile kendisini suçlu hisseder.

Narsisistik yatırım

Yeni doğan bebek henüz dış dünyadaki herhangi bir varlığa bağlanmamış olduğu için, bütün ruhsal enerjisi narsisistik mahiyettedir; yani kendisine yöneliktir. Zaten bu enerji bir ilişki oluşturabilecek özelliklerde değildir çünkü yöneldiği nesneyi yok etmek ister (orijinal ruhsal enerji). Bebeğin ruhsal enerjisindeki öfke azaldıkça annesine bağlanabilecek bir yatırım kapasitesi oluştuğunu belirtmiştim; narsisistik enerjinin aksine, dış dünyaya yönelebilen bu enerji, nesne sevgisi enerjisidir. Narsisistik enerji ve bu enerjiyle yapılan yatırım ise temelde insanın kendisine yaptığı yatırımdır.
İnsanın esas narsisistik yatırımı kendiliğine, vücuduna, algı sistemine, amaçlarına yaptığı yatırımdır; bu sayede kendimizi bir varlık olarak algılayabilir, güvenebilir, sahip çıkabiliriz. Fakat insanın kendisine yapabildiği yatırım, bebekliği ve çocukluğu boyunca kendisine yapılan yatırım kadardır. Kendine yatırımı az olan insanların narsisistik enerjileri kendini önemseme içerikli fantezilere bağlı kalır. Bu durumda kişi sürekli kendisine fantezilerine uygun biçimde davranılmasını bekler ve beklentilerine uygun davranılmadığında da alınır, öfkelenir, hatta kinlenir ve düşman olur.
Narsisistik enerji büyüklük fantezilerinin dışında ideal bir benlik geliştirmek, ideal özellikler oluşturmak için de kullanılır ve yeterliliğin artmasına hizmet eder. Çocukluk döneminde haset ettiğimiz insanlara benzemek isteriz, onlar gibi olup onlara haset etmekten kurtulmaya çalışırız. Haset enerjisinin yok ediciliği azalmış kısmı özdeşimler için kullanılır ve kişiliğin oluşmasında ve güçlenmesinde önemli bir rol oynar.
Bu yapıcı niteliklerine rağmen, sevgi ilişkisi söz konusu olduğunda narsisistik yatırım karşımızdaki insanı kendi parçamız yaparak, kendimize ait bir varlık olarak telakki edip sevmemize neden olur. Bu da elbette ilişkide birtakım sorunlar yaratır. Bu durumda, kendimize yaptığımız yatırımın bir kısmını narsisistik yatırım mahiyetinden kurtarmadan başka bir varlığa yönlendirmiş oluruz. Parçamız olarak algıladığımız kişinin bizim istediğimiz gibi olmasını veya davranmasını bekleriz doğal olarak. Bu olmadığında öfkelenir ve suçlamaya başlar, onun kendisi olmasına izin vermek istemeyiz.

ÖDİPAL SORUNLARIN ÇÖZÜLEMEMESİ

Daha önceki kişilik örgütlenmelerinde sorunları olan çocuklar
Ödipal dönem aslında sevgi çağına girmeyi temsil eder. Çocuk bu dönemin başlangıcında annesine veya babasına eş olabileceği iddiasını taşırken, sonunda bir çocuk olduğunu kabul edecek ve büyümesi gerektiğini anlayacaktır. Çocuğun bu tünelin ucuna belli hazırlıklarla gelmiş olması gerekir ki, tünelden geçip başka bir hayat dönemine geçebilsin.
Ödipal sorunların çözülememesinin en sık görünen nedeni, çocuğun bu döneme zaten hazırlanamamış olması ve eksik bir alt yapıyla girmesidir. Bu çocukların bebeklik döneminden getirdikleri sorunları vardır; yok edici öfkeleri çok fazladır ve bu nedenle fantezilerine inanarak yaşamaya çalışmaktadırlar.
Bu durumdaki çocuğun iç dünyasında öfkeyle dürtünün karışım halinde olduğu orijinal enerji çok fazladır ve bu nedenle, her şeyden önce çocuğun dürtü nesnesine yönelimi yetersizdir. Dürtü, daha önceki yerleşim alanlarında -ağız, vücut, bağırsaklar ve anüs- normalden fazla kalmıştır. Öfke içeriği fazla olan dürtü cinsel bölgelere çok yetersiz olarak gelir, vücudun diğer bölgelerinde kalır. Çocuk, enerji yapısına uygun olarak nesne ilişkilerinde çok öfkelidir. Her istediğinin yapılmasını beklemektedir. Sevme kapasitesi oluşmamıştır. Nesne ilişkilerinde sadistik bir içerik etkindir. Ayrıca, öfke karışımı içeriği fazla olan fakat biyolojik gelişme gereği yine de cinsel bölgelere erişmiş dürtü bir nesneye bağlanabilme özelliği göstermez; her tarafa kayabilir.

Büyüme ortamına ilişkin sorunlar

Ortada bir aile varsa, duygusal ve fiziksel pek çok ihtiyacını birbirine yatırmış, birbirleriyle ilgili beklentileri olan, bu beklentilerine karşılık bulduğunda mutlu olan, bulamadığında öfkelenen bir anneyle babadan oluşmuş bir sistem varsa, ne gibi sorunlar çocuğun gerçeklik sevgisine erişmesini engelleyebilir? Yani çocuklar, bir aile olabilmiş, ama sorunlu bir aile olabilmiş bir ortamdan nasıl etkilenir?
En sık karşılaşılan durum, anne babanın birbirlerinde aradıklarını bulamamaları ve giderek öfkeli bir hale gelip ruhsal yatırımlarını birbirlerinden çekmeleridir. Ebeveynler ruhsal yatırımlarını birbirlerinden çektiklerinde, duygusal ihtiyaçlarını çocuğa kaydırmaya başlarlar ve çocuk ebeveynin hayatında eşinden daha önemli bir hale gelir. Giderek çocuğa duyulan ihtiyaç artar, ebeveynin hayatındaki en önemli kişi çocuk olmaya başlar ve bu yapıdaki bir ebeveyn sonuçta hayatını çocuğun üzerine kurar.
Çocuk, anne babanın kendisine ihtiyaç duyduğunu hemen anlar; bu durumda kendini fazla önemseyen bir insan olur. Çocuğun narsisistik sisteminin, kendisinin çocuk olduğu ve ebeveynine eş olamayacağının kabulünü içeren dönüşümü bozulur. Ne yazık ki anne babalar bu durumu çocuklarına ihtiyaç duymaya başlamak olarak değil, çocuklarını çok sevmek şeklinde görmeye yatkındır. Üstelik günümüz popüler kültürü de bu durumu desteklemekte ve özendirmektedir.