Hâkim duygunun kişiliğin parçalanmadan ve bölünmeden tutarlı bir bütünlük taşımasını, kişilik sisteminin kendi gerçeğine en uygun verimliliği yakalamasını mümkün kılması bize, kişilik örgütlenmelerinin kendine göre bir “akıl” taşıdığını düşündürmektedir. “Sistemin aklı” diyebileceğimiz bu unsur, sistemin iyi olma halini sağlamaya ve sürdürmeye yöneliktir. İnsanın kendi iradesi ve değer sistemi, “sistemin aklı” üzerinde hiçbir zaman egemenlik oluşturamaz. Çoğu zaman deneyimlerle şekillenmiş olan ve zihinden tamamen bağımsız olan bu yapı, akıldan daha bilgedir. Neredeyse fizik kanunları kadar etkin kanunlar söz konusudur; sistemin kendi gerçeğinden kaynaklanan rasyonalitesi, aklın, değer yargılarının ve zihnin müdahalelerine rağmen hükmünü sürdürür.
İnsanın kendi aklından ve iradesinden daha güçlü, çoğu zaman daha bilge bir “sistem aklı” olduğu düşüncesi, tarih boyunca da birçok metafizik kavramın oluşturulmasına ve kullanılmasına yol açmış olmalıdır. Bu sistemin nasıl oluştuğunu ve nasıl böyle bir işlev oluşturabildiğini tartışmak gerekir diye düşünüyorum.
bebek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bebek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğum travması ya da "Bölünmez Bütünlükten" kopuş
Doğumla birlikte ruhsal alana dolan ve kendini kötü hissetme duygusunu oluşturan enerjinin niteliğini daha iyi anlayabilmek için, doğum öncesine değinmekte fayda var. Orijinal ruhsal enerji, henüz bebek anne karnındayken oluşan ve onun canlı olmasını sağlayan enerjidir, yani dünyaya bu enerjiyle beraber geliriz. Fakat bebek anne karnındayken söz konusu enerji hareketsizdir, yani henüz potansiyel haldedir ve bu durumda bebek tam bir huzur içindedir.
Huzur kavramı öfke, sıkıntı, korku ve gerginlikten tam olarak arınmış olmayı, bu karışımın ruhsal alanın tamamen dışında tutulabilmesi durumunu ifade eder. Anne karnındaki bebeğin böylesine tam bir huzur içinde olmasının nedeni sadece bütün ihtiyaçlarının karşılandığı bir doymuşluk hali değildir. Zira annenin de bazen acıktığı ve kan şekerinin düştüğü ya da bir şeylere üzülüp sinirlenerek adrenalin düzeyinin yükseldiği olur. Fakat buna rağmen anne karnı her bebek için huzuru simgeler.
Bunu oluşturan temel neden, derin mistik deneyim yaşamış bazı insanların ifadelerinde de yer alan, ancak kutsallık duygusuyla ilişkilendirilebilecek olan, bebeğin orada hissettiği “Bölünmez Bütünlük”ün parçası olma halidir. Bu yaşantının normal hayatta bir karşılığı yoktur. Ancak bu duruma uzaktan yaklaşmak bile kutsallık duygusu oluşturur. Bütün büyük aşkların, büyük ideallerin, ütopyaların, aşkın meşguliyetlerin, mistik arayışların, estetik ihtiyaçların temelini bu kaybedilmiş cennetle ilgili, “Bölünmez Bütünlük”ün yeniden parçası olma arzusu oluşturur. İnsan ruhu, hayatın nihai anlamının yeniden “Bölünmez Bütünlük”ün parçası olmak olduğunu bilir.
Huzur kavramı öfke, sıkıntı, korku ve gerginlikten tam olarak arınmış olmayı, bu karışımın ruhsal alanın tamamen dışında tutulabilmesi durumunu ifade eder. Anne karnındaki bebeğin böylesine tam bir huzur içinde olmasının nedeni sadece bütün ihtiyaçlarının karşılandığı bir doymuşluk hali değildir. Zira annenin de bazen acıktığı ve kan şekerinin düştüğü ya da bir şeylere üzülüp sinirlenerek adrenalin düzeyinin yükseldiği olur. Fakat buna rağmen anne karnı her bebek için huzuru simgeler.
Bunu oluşturan temel neden, derin mistik deneyim yaşamış bazı insanların ifadelerinde de yer alan, ancak kutsallık duygusuyla ilişkilendirilebilecek olan, bebeğin orada hissettiği “Bölünmez Bütünlük”ün parçası olma halidir. Bu yaşantının normal hayatta bir karşılığı yoktur. Ancak bu duruma uzaktan yaklaşmak bile kutsallık duygusu oluşturur. Bütün büyük aşkların, büyük ideallerin, ütopyaların, aşkın meşguliyetlerin, mistik arayışların, estetik ihtiyaçların temelini bu kaybedilmiş cennetle ilgili, “Bölünmez Bütünlük”ün yeniden parçası olma arzusu oluşturur. İnsan ruhu, hayatın nihai anlamının yeniden “Bölünmez Bütünlük”ün parçası olmak olduğunu bilir.
RUHSAL YATIRIM BİÇİMLERİ
Nesne yatırımları
İHTİYAÇ YATIRIMI
Bir insana yönelen en ilksel yatırım, ihtiyaç yatırımıdır. Bebek, annesine önce ihtiyaçlarıyla bağlanır, ancak bebeğin birçok ihtiyacı da ona gösterilen duyarlılıkla oluşur. Sözgelimi iyi annelik almış insanlar hassastır, nüansları ayırt ederler, kendilerinin farkındadırlar; yetersiz annelik almış insanlar ise ince farkları, ayrıntıları ayırt edemezler, öfkelerinin, sıkıntılarının yeterince farkında değildirler. Bu iki insan arasındaki farkı oluşturan, ihtiyaçların benimsenme düzeyidir.
Anne bebeğine büyük bir ruhsal yatırım yapabildiyse ve onunla bütünleşme ilişkisi kurduysa, onun gerginliğini ve huzursuzluğunu giderebilir; onun varlığı bebeğin sakin ve huzurlu olmasını sağlar. Bunun yanında, bebekte gerginlik oluşturabilecek sıcak, soğuk, gürültü gibi her tür fiziksel etkene karşı koruyucu bir kalkan oluşturur; acıkma, susama, üşüme, terleme gibi, bebekte içsel gerginlik oluşturabilecek nedenleri ortadan kaldırır. Bebek, bütün bu işlevleri nedeniyle anneye bağlanmaya ve böylece acıktığını, susadığını, üşüdüğünü anlamaya başlar; annesine ihtiyaçlarını belli etmeyi öğrenir. Böylece bebek, annesine ihtiyaçlarıyla bağlanır. Bu nitelikteki bağlanmayı, iyi annelik almış 3 aylık bir bebekte gözlemeye başlayabiliriz.
Bebek, annesiyle ilişkisinde giderek yakınlık ihtiyacı, ilgi ve dikkati kendi üzerinde toplamak gibi ruhsal ihtiyaçlar da geliştirmeye başlar. Bebek/çocuk kendi ihtiyaçlarını benimsedikçe, bu ihtiyaçlara yaptığı ruhsal yatırım arttıkça, bunları karşılamasını beklediği kişiye olan bağlılığı ve yatırımı da artar. Böylece çocuk gelişirken, kendisine ve ihtiyaçlarına yaptığı yatırım arttıkça bağlanma kapasitesi ve sevgi nesnelerine olan yatırımı da artar. Bebeklik ve çocukluk dönemindeki bağlılıklarımız, büyük ölçüde ihtiyaç yatırımlarıdır.
Daha ileriki yaşlarda insan yetersiz kalıyorsa, kendi kendini idare edebilme becerileri gelişmemişse, yalnız kalmakta zorlanıyorsa, bağlılıkları yine büyük ölçüde ihtiyaçları üzerinden olacaktır. Yetişkinlik dönemindeki ihtiyaç ilişkileri karşılıklı bir sevgi ilişkisi olma vasfını kaybetse bile bir türlü sonlandırılamaz. Birbirlerine ihtiyaçlarıyla bağlanmış olan insanlar ayrılamazlar çünkü ilişkiye ve ilişkide oldukları kişiye, yalnızlık gibi nedenlerle oluşabilecek “kendini kötü hissetme” durumlarına karşı savunma oluşturmak veya hayat karşısında hissettikleri korkularının azaltılması gibi işlevler yüklemişlerdir.
Ancak insan, büyük bir ihtiyaç yatırımıyla bağlandığı kişiye yüksek bir ruhsal yatırım yapmış da olsa, onu tam anlamıyla sevemez çünkü ihtiyaç duyan ile ihtiyaç duyulanın ilişkisi, asimetriktir; bir taraf fazla ihtiyaçlı, öbür taraf daha fazla sevebilen bir durumdadır. Böyle olduğunda, ihtiyaçlı olanın diğerine haset etmesi kaçınılmazdır; onun iyiliğini isteyemeyeceği gibi, onun da kendisine çok ihtiyaç duymasını ister. Bir kadın erkek ilişkisinde, özellikle fazla ihtiyaçlı olan erkekse, ilişki sevgi ilişkisi mahiyetini muhafaza edemez çünkü bir kadının, çocuğu yerine koyduğu bir insanı koca olarak görmesi mümkün olmaz.
DÜRTÜSEL YATIRIM
Hatırlanacağı gibi, yeni doğan bebeğin dürtüleri tamamen öfkeyle karışık haldedir ve bir nesneye yönelme ve bağlanma niteliği taşımaz. Haz duymayı sağlayacak ve bağlanabilecek bir saf dürtü alanı ancak “ayrışma süreci” sonrasında oluşacaktır. Bu dürtüler bebeğin vücut yüzeyinde, teninde ve ağzındadır. Dürtüleri artıp da vücut yüzeyinde dürtü oluştuğunda, bebek kucağa alınma isteği göstermeye başlar. Annesinin kucağında olmaktan, yıkanmaktan, altının temizlenmesinden hoşlanır. Ayrıca beslenme sırasında haz aldığını ve iştahlı olduğunu da gözleriz. Bunun anlamı, bebeğin annesine ve beslenmeye olan ruhsal yatırımının artmış olmasıdır.
Haz almaya yönelik dürtülerin oluşması, bebeğin bağlanma kapasitesini artırır ve yakınlık duygusunun oluşmasına yol açar. Uyanan bebeksi dürtü, bir başka ifadeyle, bebeğin vücudunun dış yüzeyinde yoğunlaşmış haz alma kapasitesi içeren dürtü, onun bütünleşebileceği ve yakınlık hissedebileceği bir insana ihtiyaç duymasına ve ona yönelmesine yol açar. Bebeksi dürtü, dürtünün yöneldiği insanla yakınlık duygusu oluşturur ve bütünleşme ilişkisi yaşamaya yönlendirir. Bu yüzden, anne bebeği bu düzeye getirebiliyorsa, haz kapasitesi ve dürtüleri oluşan bebekler ilk 3 aydan sonra anneleriyle bütünleşme ilişkisine girerler.
Çocuk onu büyütebilen ve ruhen geliştiren bir ortama sahipse, dürtüleri 3 yaşından sonra cinsel bölgelerde yoğunlaşmaya başlar. Cinsel bölgelere erişmiş olan dürtü daha önceki ağız, vücudun yüzeyi ve bağırsak sisteminde yoğunlaşan dürtüden farklı olarak dış dünyaya yöneliktir ve çocuk doyum nesnesini dış dünyada aramaya başlar. Bu durum çocuğun sevme kapasitesinin artmasına ve normal gelişmede karşı cinsten ebeveyne âşık olmasına yol açar. Halbuki bebeklik sonrasında, 1-3 yaş arasında dürtüler anal bölgede yoğunlaşmıştı ve çocuk dürtüsel doyumunu kakası ile ilişkisi üzerinden üretiyordu. Dürtüleri vücut yüzeyinde, teninde olduğu dönemlerde kucak isteyen çocuk bu süreçte artık bebekliğe dönmek istemez; büyümüş olmak, kendine yetebilmek, kendisi üzerinde bir denetim oluşturmayı becermiş olmak kendisiyle ilgili algısını değiştirmiştir. Çocuk, yakınlık duygusu içeren bebeksi dürtüyü artık bebekleşmeden yaşamak istemektedir. Bunun yanında, dürtünün cinsel bölgelerle ilgili bir meşguliyet yaratması çocukta, artık birbirinden farklı olduğunu algıladığı bu iki cinsin birbirini tamamlaması arzusunu doğurur.
Her iki cinsten çocuğun da bebeksi dürtüleri anneye daha fazla yöneliktir. Cinsel bölgelerde yoğunlaşan bu yeni dürtüsel kapasite ilk önce, her iki cinsten çocuğun da kendisini en yakın hissettiği insana yönelir; bu kişi çoğu zaman annedir. Bunun ardından kız çocukları, kendi çocuksu algıları doğrultusunda babalarının “tam”, annelerininse “eksik” olduğunu algıladıklarında babaya yönelirler ve dürtüsel olarak onunla tamamlanmak isterler. Erkek çocukları ise dürtülerini annelerinde tutmaya devam ederler.
Cinsel bölgede yoğunlaşmış dürtülerin ebeveynlere yönelmesi, çocukların onlara olan bağlılığını artırır. Dürtülerin bir insana yönelmesi o insana yapılan ruhsal yatırımı artırdığı gibi, ona ilişkin algıyı da değiştirir; yöneldiğimiz kişi daha değerli hale gelir, yüceltilir. Ruhsal yatırım yapılan kişinin nitelikleri, özellikle de sevme kapasitesi uygunsa, ona yönelmiş olan kişinin içindeki bebek uyanır ve bebeklikte yaşanmış bütünleşme ve tamamlanma duyguları yeniden yaşanmaya başlanır. İçimizdeki bebeğin uyanması büyük bir yakınlaşma arzusuyla beraber büyük bir dürtüyü ruhsal alana katar. Bütün bunlar insanın sevme kapasitesinde bir süreliğine büyük bir artış sağlar ve ilişkiye kutsallık katar. Bu etkileri, “aşk” dediğimiz duygu durumunda açıkça görürüz.
Aşkı oluşturan temel dinamik, dürtülerin kısa bir süre içinde ve hızla bir aşk nesnesine yönelmesidir. Bir başka insana büyük miktarda dürtümüzün kayması, karşımızdaki kişiyi yüceltmemize yol açmıştır. Yani kişi olduğu haliyle değil, yüceltilmiş haliyle yatırımlandırılmaktadır. Yüceltmenin düzeyi bir çocuğun annesini ya da babasını yüceltme düzeyine eriştiğinde, aşk bir ruhsal regresyona yol açar. Kişiye yapılan ruhsal yatırım giderek yüceltilmiş ebeveyn imgelerine olan yatırımın niteliğine dönüşür. Bu durumda ruhsal yatırım kişinin kendisine değil de, içimizdeki yüceltilmiş sevgi nesnesinin imgesine yapılmış olur. Bu anlamda, aşkta karşımızdaki kişiyi değil, aslında içimizdeki ideal olanı severiz; sanki içimizde olanı dışarıda bulmuş gibi oluruz. Evet, yoğun bir sevgi duygusu deneyimlenir ama aslında sevdiğimiz şey, dürtü nesnesi vasıfları taşıyan kendi içimizdeki “iyi”dir. Tabii ki böyle bir durumda âşık olduğumuz kişiyi kaybetmekten çok korkar, onsuz bir hayat düşünemez hale geliriz.
Nitekim, yaşama şansı bulunduysa aşk bir süre sonra biter çünkü karşımızdaki insanı gerçek haliyle algılamaya başlarız, yüceltmelerimizi sürdüremez hale geliriz. Bu durumda ya gerçek sevgi başlar ya da kişilerin birbirlerine olan ilgileri tükenerek ruhsal yatırımları çekilir ve bir süre sonra da birbirlerinden sıkılmaya başlarlar. Vazgeçilmez olduğuna inanmak isteyen insanlarda, yani yatırımı narsisistik içerikli olan insanlarda kendilerinden yatırım çekilmesi büyük bir öfkeye ve yaralanmaya neden olur. Yeni bir aşk bulana kadar geride sarsılmış, öfkeli, kırgın, hatta bazen kinlenmiş bir insan vardır.
Aşk halinde dürtü sadece cinsel organlara yönelmez. Büyük aşklarda bebeksi dürtü de harekete geçer. Bu dürtü, cinsellik yaşama arzusuyla beraber bütünleşmeye, birbirine dokunmaya, sarılmaya yol açar. Aşka büyük bir yakınlık yaşama arzusu hâkim olabilir. Burada ve kitabın bütününde “yakınlık” olarak adlandırdığım durumun, duygunun aslında bebeğin anneyle bütünleştiği, hatta giderek onun üzerinden “Bölünmez Bütünlük”ün parçası olduğu yaşantıda hissedilen duyguya yakın olduğunu, kutsallık duygusunun da buradan kaynaklanabileceğini belirtmeliyim. Aşk ilişkisindeki bu bebeksi vasıflar kadınların aşkında daha belirgin olarak görülür çünkü kız çocuğunun gelişiminde dürtü vücutta daha fazla kalır, bu yüzden kadınlar vücutlarıyla daha çok meşguldürler ve bebeksi dürtü oranı dişilerde daha yüksektir.
Dürtü sadece cinsel bölgelerin dürtüsü mahiyetindeyse ilişki daha yüzeyseldir, yakınlık duygusu eksiktir ve birikmiş dürtülerin kullanıldığı yoğun bir cinsellikten sonra daha çabuk biter. Bu anlamda denebilir ki, aşk halinde, bebeksi yanımızla birlikte ilişkiye ruhumuz da büyük ölçüde dahil olur. Bir insanın aşk yaşama kapasitesi, bebekliğinde annesinin onunla kurduğu ilişkiyle doğru orantılıdır. Dürtüler büyük bir ruhsal yatırım potansiyeli sağlar. Yaşlılık dürtülerin zayıflamasına yol açtığı için, yaşlandıkça ruhsal yatırım kapasitemiz de düşer.
İHTİYAÇ YATIRIMI
Bir insana yönelen en ilksel yatırım, ihtiyaç yatırımıdır. Bebek, annesine önce ihtiyaçlarıyla bağlanır, ancak bebeğin birçok ihtiyacı da ona gösterilen duyarlılıkla oluşur. Sözgelimi iyi annelik almış insanlar hassastır, nüansları ayırt ederler, kendilerinin farkındadırlar; yetersiz annelik almış insanlar ise ince farkları, ayrıntıları ayırt edemezler, öfkelerinin, sıkıntılarının yeterince farkında değildirler. Bu iki insan arasındaki farkı oluşturan, ihtiyaçların benimsenme düzeyidir.
Anne bebeğine büyük bir ruhsal yatırım yapabildiyse ve onunla bütünleşme ilişkisi kurduysa, onun gerginliğini ve huzursuzluğunu giderebilir; onun varlığı bebeğin sakin ve huzurlu olmasını sağlar. Bunun yanında, bebekte gerginlik oluşturabilecek sıcak, soğuk, gürültü gibi her tür fiziksel etkene karşı koruyucu bir kalkan oluşturur; acıkma, susama, üşüme, terleme gibi, bebekte içsel gerginlik oluşturabilecek nedenleri ortadan kaldırır. Bebek, bütün bu işlevleri nedeniyle anneye bağlanmaya ve böylece acıktığını, susadığını, üşüdüğünü anlamaya başlar; annesine ihtiyaçlarını belli etmeyi öğrenir. Böylece bebek, annesine ihtiyaçlarıyla bağlanır. Bu nitelikteki bağlanmayı, iyi annelik almış 3 aylık bir bebekte gözlemeye başlayabiliriz.
Bebek, annesiyle ilişkisinde giderek yakınlık ihtiyacı, ilgi ve dikkati kendi üzerinde toplamak gibi ruhsal ihtiyaçlar da geliştirmeye başlar. Bebek/çocuk kendi ihtiyaçlarını benimsedikçe, bu ihtiyaçlara yaptığı ruhsal yatırım arttıkça, bunları karşılamasını beklediği kişiye olan bağlılığı ve yatırımı da artar. Böylece çocuk gelişirken, kendisine ve ihtiyaçlarına yaptığı yatırım arttıkça bağlanma kapasitesi ve sevgi nesnelerine olan yatırımı da artar. Bebeklik ve çocukluk dönemindeki bağlılıklarımız, büyük ölçüde ihtiyaç yatırımlarıdır.
Daha ileriki yaşlarda insan yetersiz kalıyorsa, kendi kendini idare edebilme becerileri gelişmemişse, yalnız kalmakta zorlanıyorsa, bağlılıkları yine büyük ölçüde ihtiyaçları üzerinden olacaktır. Yetişkinlik dönemindeki ihtiyaç ilişkileri karşılıklı bir sevgi ilişkisi olma vasfını kaybetse bile bir türlü sonlandırılamaz. Birbirlerine ihtiyaçlarıyla bağlanmış olan insanlar ayrılamazlar çünkü ilişkiye ve ilişkide oldukları kişiye, yalnızlık gibi nedenlerle oluşabilecek “kendini kötü hissetme” durumlarına karşı savunma oluşturmak veya hayat karşısında hissettikleri korkularının azaltılması gibi işlevler yüklemişlerdir.
Ancak insan, büyük bir ihtiyaç yatırımıyla bağlandığı kişiye yüksek bir ruhsal yatırım yapmış da olsa, onu tam anlamıyla sevemez çünkü ihtiyaç duyan ile ihtiyaç duyulanın ilişkisi, asimetriktir; bir taraf fazla ihtiyaçlı, öbür taraf daha fazla sevebilen bir durumdadır. Böyle olduğunda, ihtiyaçlı olanın diğerine haset etmesi kaçınılmazdır; onun iyiliğini isteyemeyeceği gibi, onun da kendisine çok ihtiyaç duymasını ister. Bir kadın erkek ilişkisinde, özellikle fazla ihtiyaçlı olan erkekse, ilişki sevgi ilişkisi mahiyetini muhafaza edemez çünkü bir kadının, çocuğu yerine koyduğu bir insanı koca olarak görmesi mümkün olmaz.
DÜRTÜSEL YATIRIM
Hatırlanacağı gibi, yeni doğan bebeğin dürtüleri tamamen öfkeyle karışık haldedir ve bir nesneye yönelme ve bağlanma niteliği taşımaz. Haz duymayı sağlayacak ve bağlanabilecek bir saf dürtü alanı ancak “ayrışma süreci” sonrasında oluşacaktır. Bu dürtüler bebeğin vücut yüzeyinde, teninde ve ağzındadır. Dürtüleri artıp da vücut yüzeyinde dürtü oluştuğunda, bebek kucağa alınma isteği göstermeye başlar. Annesinin kucağında olmaktan, yıkanmaktan, altının temizlenmesinden hoşlanır. Ayrıca beslenme sırasında haz aldığını ve iştahlı olduğunu da gözleriz. Bunun anlamı, bebeğin annesine ve beslenmeye olan ruhsal yatırımının artmış olmasıdır.
Haz almaya yönelik dürtülerin oluşması, bebeğin bağlanma kapasitesini artırır ve yakınlık duygusunun oluşmasına yol açar. Uyanan bebeksi dürtü, bir başka ifadeyle, bebeğin vücudunun dış yüzeyinde yoğunlaşmış haz alma kapasitesi içeren dürtü, onun bütünleşebileceği ve yakınlık hissedebileceği bir insana ihtiyaç duymasına ve ona yönelmesine yol açar. Bebeksi dürtü, dürtünün yöneldiği insanla yakınlık duygusu oluşturur ve bütünleşme ilişkisi yaşamaya yönlendirir. Bu yüzden, anne bebeği bu düzeye getirebiliyorsa, haz kapasitesi ve dürtüleri oluşan bebekler ilk 3 aydan sonra anneleriyle bütünleşme ilişkisine girerler.
Çocuk onu büyütebilen ve ruhen geliştiren bir ortama sahipse, dürtüleri 3 yaşından sonra cinsel bölgelerde yoğunlaşmaya başlar. Cinsel bölgelere erişmiş olan dürtü daha önceki ağız, vücudun yüzeyi ve bağırsak sisteminde yoğunlaşan dürtüden farklı olarak dış dünyaya yöneliktir ve çocuk doyum nesnesini dış dünyada aramaya başlar. Bu durum çocuğun sevme kapasitesinin artmasına ve normal gelişmede karşı cinsten ebeveyne âşık olmasına yol açar. Halbuki bebeklik sonrasında, 1-3 yaş arasında dürtüler anal bölgede yoğunlaşmıştı ve çocuk dürtüsel doyumunu kakası ile ilişkisi üzerinden üretiyordu. Dürtüleri vücut yüzeyinde, teninde olduğu dönemlerde kucak isteyen çocuk bu süreçte artık bebekliğe dönmek istemez; büyümüş olmak, kendine yetebilmek, kendisi üzerinde bir denetim oluşturmayı becermiş olmak kendisiyle ilgili algısını değiştirmiştir. Çocuk, yakınlık duygusu içeren bebeksi dürtüyü artık bebekleşmeden yaşamak istemektedir. Bunun yanında, dürtünün cinsel bölgelerle ilgili bir meşguliyet yaratması çocukta, artık birbirinden farklı olduğunu algıladığı bu iki cinsin birbirini tamamlaması arzusunu doğurur.
Her iki cinsten çocuğun da bebeksi dürtüleri anneye daha fazla yöneliktir. Cinsel bölgelerde yoğunlaşan bu yeni dürtüsel kapasite ilk önce, her iki cinsten çocuğun da kendisini en yakın hissettiği insana yönelir; bu kişi çoğu zaman annedir. Bunun ardından kız çocukları, kendi çocuksu algıları doğrultusunda babalarının “tam”, annelerininse “eksik” olduğunu algıladıklarında babaya yönelirler ve dürtüsel olarak onunla tamamlanmak isterler. Erkek çocukları ise dürtülerini annelerinde tutmaya devam ederler.
Cinsel bölgede yoğunlaşmış dürtülerin ebeveynlere yönelmesi, çocukların onlara olan bağlılığını artırır. Dürtülerin bir insana yönelmesi o insana yapılan ruhsal yatırımı artırdığı gibi, ona ilişkin algıyı da değiştirir; yöneldiğimiz kişi daha değerli hale gelir, yüceltilir. Ruhsal yatırım yapılan kişinin nitelikleri, özellikle de sevme kapasitesi uygunsa, ona yönelmiş olan kişinin içindeki bebek uyanır ve bebeklikte yaşanmış bütünleşme ve tamamlanma duyguları yeniden yaşanmaya başlanır. İçimizdeki bebeğin uyanması büyük bir yakınlaşma arzusuyla beraber büyük bir dürtüyü ruhsal alana katar. Bütün bunlar insanın sevme kapasitesinde bir süreliğine büyük bir artış sağlar ve ilişkiye kutsallık katar. Bu etkileri, “aşk” dediğimiz duygu durumunda açıkça görürüz.
Aşkı oluşturan temel dinamik, dürtülerin kısa bir süre içinde ve hızla bir aşk nesnesine yönelmesidir. Bir başka insana büyük miktarda dürtümüzün kayması, karşımızdaki kişiyi yüceltmemize yol açmıştır. Yani kişi olduğu haliyle değil, yüceltilmiş haliyle yatırımlandırılmaktadır. Yüceltmenin düzeyi bir çocuğun annesini ya da babasını yüceltme düzeyine eriştiğinde, aşk bir ruhsal regresyona yol açar. Kişiye yapılan ruhsal yatırım giderek yüceltilmiş ebeveyn imgelerine olan yatırımın niteliğine dönüşür. Bu durumda ruhsal yatırım kişinin kendisine değil de, içimizdeki yüceltilmiş sevgi nesnesinin imgesine yapılmış olur. Bu anlamda, aşkta karşımızdaki kişiyi değil, aslında içimizdeki ideal olanı severiz; sanki içimizde olanı dışarıda bulmuş gibi oluruz. Evet, yoğun bir sevgi duygusu deneyimlenir ama aslında sevdiğimiz şey, dürtü nesnesi vasıfları taşıyan kendi içimizdeki “iyi”dir. Tabii ki böyle bir durumda âşık olduğumuz kişiyi kaybetmekten çok korkar, onsuz bir hayat düşünemez hale geliriz.
Nitekim, yaşama şansı bulunduysa aşk bir süre sonra biter çünkü karşımızdaki insanı gerçek haliyle algılamaya başlarız, yüceltmelerimizi sürdüremez hale geliriz. Bu durumda ya gerçek sevgi başlar ya da kişilerin birbirlerine olan ilgileri tükenerek ruhsal yatırımları çekilir ve bir süre sonra da birbirlerinden sıkılmaya başlarlar. Vazgeçilmez olduğuna inanmak isteyen insanlarda, yani yatırımı narsisistik içerikli olan insanlarda kendilerinden yatırım çekilmesi büyük bir öfkeye ve yaralanmaya neden olur. Yeni bir aşk bulana kadar geride sarsılmış, öfkeli, kırgın, hatta bazen kinlenmiş bir insan vardır.
Aşk halinde dürtü sadece cinsel organlara yönelmez. Büyük aşklarda bebeksi dürtü de harekete geçer. Bu dürtü, cinsellik yaşama arzusuyla beraber bütünleşmeye, birbirine dokunmaya, sarılmaya yol açar. Aşka büyük bir yakınlık yaşama arzusu hâkim olabilir. Burada ve kitabın bütününde “yakınlık” olarak adlandırdığım durumun, duygunun aslında bebeğin anneyle bütünleştiği, hatta giderek onun üzerinden “Bölünmez Bütünlük”ün parçası olduğu yaşantıda hissedilen duyguya yakın olduğunu, kutsallık duygusunun da buradan kaynaklanabileceğini belirtmeliyim. Aşk ilişkisindeki bu bebeksi vasıflar kadınların aşkında daha belirgin olarak görülür çünkü kız çocuğunun gelişiminde dürtü vücutta daha fazla kalır, bu yüzden kadınlar vücutlarıyla daha çok meşguldürler ve bebeksi dürtü oranı dişilerde daha yüksektir.
Dürtü sadece cinsel bölgelerin dürtüsü mahiyetindeyse ilişki daha yüzeyseldir, yakınlık duygusu eksiktir ve birikmiş dürtülerin kullanıldığı yoğun bir cinsellikten sonra daha çabuk biter. Bu anlamda denebilir ki, aşk halinde, bebeksi yanımızla birlikte ilişkiye ruhumuz da büyük ölçüde dahil olur. Bir insanın aşk yaşama kapasitesi, bebekliğinde annesinin onunla kurduğu ilişkiyle doğru orantılıdır. Dürtüler büyük bir ruhsal yatırım potansiyeli sağlar. Yaşlılık dürtülerin zayıflamasına yol açtığı için, yaşlandıkça ruhsal yatırım kapasitemiz de düşer.
Narsisistik yatırım
Yeni doğan bebek henüz dış dünyadaki herhangi bir varlığa bağlanmamış olduğu için, bütün ruhsal enerjisi narsisistik mahiyettedir; yani kendisine yöneliktir. Zaten bu enerji bir ilişki oluşturabilecek özelliklerde değildir çünkü yöneldiği nesneyi yok etmek ister (orijinal ruhsal enerji). Bebeğin ruhsal enerjisindeki öfke azaldıkça annesine bağlanabilecek bir yatırım kapasitesi oluştuğunu belirtmiştim; narsisistik enerjinin aksine, dış dünyaya yönelebilen bu enerji, nesne sevgisi enerjisidir. Narsisistik enerji ve bu enerjiyle yapılan yatırım ise temelde insanın kendisine yaptığı yatırımdır.
İnsanın esas narsisistik yatırımı kendiliğine, vücuduna, algı sistemine, amaçlarına yaptığı yatırımdır; bu sayede kendimizi bir varlık olarak algılayabilir, güvenebilir, sahip çıkabiliriz. Fakat insanın kendisine yapabildiği yatırım, bebekliği ve çocukluğu boyunca kendisine yapılan yatırım kadardır. Kendine yatırımı az olan insanların narsisistik enerjileri kendini önemseme içerikli fantezilere bağlı kalır. Bu durumda kişi sürekli kendisine fantezilerine uygun biçimde davranılmasını bekler ve beklentilerine uygun davranılmadığında da alınır, öfkelenir, hatta kinlenir ve düşman olur.
Narsisistik enerji büyüklük fantezilerinin dışında ideal bir benlik geliştirmek, ideal özellikler oluşturmak için de kullanılır ve yeterliliğin artmasına hizmet eder. Çocukluk döneminde haset ettiğimiz insanlara benzemek isteriz, onlar gibi olup onlara haset etmekten kurtulmaya çalışırız. Haset enerjisinin yok ediciliği azalmış kısmı özdeşimler için kullanılır ve kişiliğin oluşmasında ve güçlenmesinde önemli bir rol oynar.
Bu yapıcı niteliklerine rağmen, sevgi ilişkisi söz konusu olduğunda narsisistik yatırım karşımızdaki insanı kendi parçamız yaparak, kendimize ait bir varlık olarak telakki edip sevmemize neden olur. Bu da elbette ilişkide birtakım sorunlar yaratır. Bu durumda, kendimize yaptığımız yatırımın bir kısmını narsisistik yatırım mahiyetinden kurtarmadan başka bir varlığa yönlendirmiş oluruz. Parçamız olarak algıladığımız kişinin bizim istediğimiz gibi olmasını veya davranmasını bekleriz doğal olarak. Bu olmadığında öfkelenir ve suçlamaya başlar, onun kendisi olmasına izin vermek istemeyiz.
İnsanın esas narsisistik yatırımı kendiliğine, vücuduna, algı sistemine, amaçlarına yaptığı yatırımdır; bu sayede kendimizi bir varlık olarak algılayabilir, güvenebilir, sahip çıkabiliriz. Fakat insanın kendisine yapabildiği yatırım, bebekliği ve çocukluğu boyunca kendisine yapılan yatırım kadardır. Kendine yatırımı az olan insanların narsisistik enerjileri kendini önemseme içerikli fantezilere bağlı kalır. Bu durumda kişi sürekli kendisine fantezilerine uygun biçimde davranılmasını bekler ve beklentilerine uygun davranılmadığında da alınır, öfkelenir, hatta kinlenir ve düşman olur.
Narsisistik enerji büyüklük fantezilerinin dışında ideal bir benlik geliştirmek, ideal özellikler oluşturmak için de kullanılır ve yeterliliğin artmasına hizmet eder. Çocukluk döneminde haset ettiğimiz insanlara benzemek isteriz, onlar gibi olup onlara haset etmekten kurtulmaya çalışırız. Haset enerjisinin yok ediciliği azalmış kısmı özdeşimler için kullanılır ve kişiliğin oluşmasında ve güçlenmesinde önemli bir rol oynar.
Bu yapıcı niteliklerine rağmen, sevgi ilişkisi söz konusu olduğunda narsisistik yatırım karşımızdaki insanı kendi parçamız yaparak, kendimize ait bir varlık olarak telakki edip sevmemize neden olur. Bu da elbette ilişkide birtakım sorunlar yaratır. Bu durumda, kendimize yaptığımız yatırımın bir kısmını narsisistik yatırım mahiyetinden kurtarmadan başka bir varlığa yönlendirmiş oluruz. Parçamız olarak algıladığımız kişinin bizim istediğimiz gibi olmasını veya davranmasını bekleriz doğal olarak. Bu olmadığında öfkelenir ve suçlamaya başlar, onun kendisi olmasına izin vermek istemeyiz.
BİR BEBEKTEN SEVEBİLEN BİR VARLIĞA DOĞRU...
İnsan doğduğu zaman canlı bir varlıktır, ancak onu insanlaştıran, bebeklik dönemi ve sonrasında ona verilebilenlerdir. Bebeğin bütün ilişki kurma kapasitesi, ilişki biçimi ve bunun için ihtiyacı olan ruhsal malzeme, anneyle ilişkisi içinde oluşur. Bebeğin kendi ihtiyaçlarını fark etmesi ve bunları benimsemesi bile, annesi onun ihtiyaçlarını algılayıp karşıladığı için mümkün olur. Böylece bir insan bütün hayatı boyunca kendisine annesinden öğrendiği anneliği uygular, dolayısıyla annemizle ilişkimiz, kendi ihtiyaçlarımızla olan temel ilişkimizi oluşturan modeldir. Kendimize gösterdiğimiz gerçek duyarlılıklar veya ihmaller, kendimize olan sevgimiz, öfkemiz büyük ölçüde anne kökenlidir.
Annemizden başka insanlarla kurduğumuz ilişkiler de, onunla olan ilişkimizin modelini takip eder; iç dünyamızın da, dış dünyayla kurduğumuz ilişkinin de temeli, annemizin bizimle kurduğu ilişkinin niteliği ölçüsündedir. Aynı şekilde, başkalarına baktırılan çocuklar ruhsal malzemelerini o kişilerden almış olurlar. Ancak yabancı kişiler çoğu zaman çocuğun sadece aç ve susuz kalmamasını, ağlamamasını sağlamaya çalışan bir bakım verdikleri için, bebekte/çocukta fazla bir ruhsal malzeme oluşturamazlar. Böyle büyüyen insanların iç dünyası fakirdir; duygularının çeşitliliği ve yoğunluğu düşüktür, can sıkıntısına yatkındırlar.
ANNELİĞİN KATMANLARI
Nasıl ki bir annesi ve babası olmuş herkesin içinde bir anne ve bir de baba olduğunu söylediysek, ortalama bir insanın yapısının da temelde üç katmandan oluştuğunu söyleyebiliriz. Hepimizin içinde bir bebek, bir çocuk ve nihayetinde de bir yetişkin vardır. Bu katmanlar bir tür mecaz değildir, bunları hayatımızın farklı aşamalarında, günümüzün çeşitli anlarında deneyimleriz. Aslında varlığının bu şekilde farkında olmak ciddi bir ruhsal gelişkinliğe işaret eder.
Nefsimizin çekirdeği
Bebek katmanımız ruhumuza en yakın, en derin, en temel alanımız, çekirdeğimizdir. Nefsimizin çekirdeği de bu alandır. Etimizin acıması, acıkmamız, cinsel arzularımız, temel öfkelerimiz, temel iyilik duygumuz bu çekirdekten gelir ama aynı zamanda, bebeksi alanımız sezgilerimizin, hissedişlerimizin kaynağıdır. Bir insanın yeterli, hatta iyi bir annelik deneyiminden geldiğini söylerken bebeklik döneminde, özellikle dokuz ay öncesi dönemde annesinin onunla kuvvetli bir ruhsal ilişki kurduğunu söylemiş oluruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)