Bebeklerin neler yaşadığını onlardan öğrenmek mümkün olmasa da, bu konuda bir şeyler söyleyebilmenin birkaç yolu vardır. Biri, tabii ki doğrudan bebeklerle ve anne bebek ilişkisiyle ilgili gözlemlerdir. Diğeri, bunama gibi, organik kökenli, beynin korteks kısmında ağır bir yıkımının neden olduğu tablolarla ilgili gözlemlerdir. Yıkımın ilerlemesiyle adeta basamak iniyormuş gibi hastanın tekrar çocukluğa, erken çocukluğa ve bebekliğe indiğini görürüz. Bu tablolarda beynin zihinsel faaliyeti gerçekleştiren kısmı tamamen ortadan kalkmakta ve hastalığın ilerleyen dönemlerinde, hasta kendi bebekliğine tam bir geri dönüş yaşamaktadır. Böyle bir hastada fantezi dünyasının içeriğinin nasıl değiştiğini, kavramların ve soyutlama kabiliyetinin nasıl yok olduğunu, geriye gidildikçe dürtülerin nasıl sapkın özellikler göstermeye başladığını, nesne ilişkilerinin giderek parçalı hale geldiğini, hem nesnelerin hem de benliğin bütünlüğünün nasıl bozulduğunu çok acı verici bir biçimde gözlemek mümkündür.
Gerçekten de, çok büyük bir emekle ve disiplinle oluşmuş bir insanın tekrar küçük bir çocuğa ve bebeğe dönüşmesi dışarıdan gözleyenler için, hele de bu insanın yakınları için çok sarsıcı ve acılı bir deneyimdir. Belki burada bize avuntu verebilecek tek şey, hastanın durumu bu kadar farkında olmadan yaşamakta olduğudur. Hastalığın başlangıç dönemlerinde kişi durumunu değerlendirebilecek haldedir ve buna uygun bir ruh hali oluşur. Korkmakta, acı çekmektedir, başkalarına muhtaç hale gelmek onu mutsuz, kuşkucu ve huysuz yapar. Fakat bir süre sonra, hastanın gerçeklikle ilişkisi zayıfladıkça -ki bu da çocuksulaşmanın bir parçasıdır- durumunu değerlendirme yeteneğini kaybeder. Giderek, kendi dünyasında yaşayan küçük bir çocuğa dönüşür. Hastalık ilerledikçe, hastalığın neden olduğu ruhsal acı da ortadan kalkar.
anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Baba
Bebek için başlangıçta sadece kendisi varken, bebeklik çağı içerisinde anne de bebeğin dünyasına katılır. 6 aylık bir bebek için, etrafında gördüğü bütün insanlar annesinin parçalarıdır, yani onlar da annesidir. Bebek diğer insanların annesi olmadığını fark ettiğinde, “yabancıya reaksiyon” denen bir tepki vermeye başlar. Annesi dışındaki insanlara gitmek istememeye, yabancıların kucağında ağlamaya başlar. Bu reaksiyon, 9 ay civarında oluşur. Bundan sonra bebek için kendisi, annesi ve “annesi olmayan”lardan oluşan üçlü bir ortam doğar. “Annesi olmayan”lar yabancıdır ve dışarıyı, dış gerçekliği oluşturur. Baba, aslında her insan için “anne olmayan”ın, dış gerçekliğin simgesidir.
Anne ve baba çocuklarını beraber oluşturdukları bir üretim olarak algılıyorlarsa ve baba, anneye bebeklik döneminde annelik yapabiliyorsa, zaten aile ortamı çocuğun çok kolay biçimde babasına yönelmesini sağlar. Bebek/çocuk, annenin sevdiğini sever. Baba, zaten annenin hayatında çok büyük bir yer tutmaktadır ve bebek bunu algılar fakat bu durumda bile baba, annenin bir parçasıdır ama önemli bir parçasıdır. Zaten böyle bir ortamda anne de bebeği sürekli babaya yönlendirir; babayı bebekle ilişkisinden dışlamaz. Ancak baba bebeğe annelik yapmak zorunda kalmıyorsa, bebeklik boyunca geri plandadır.
Anne ve baba çocuklarını beraber oluşturdukları bir üretim olarak algılıyorlarsa ve baba, anneye bebeklik döneminde annelik yapabiliyorsa, zaten aile ortamı çocuğun çok kolay biçimde babasına yönelmesini sağlar. Bebek/çocuk, annenin sevdiğini sever. Baba, zaten annenin hayatında çok büyük bir yer tutmaktadır ve bebek bunu algılar fakat bu durumda bile baba, annenin bir parçasıdır ama önemli bir parçasıdır. Zaten böyle bir ortamda anne de bebeği sürekli babaya yönlendirir; babayı bebekle ilişkisinden dışlamaz. Ancak baba bebeğe annelik yapmak zorunda kalmıyorsa, bebeklik boyunca geri plandadır.
Kız çocuklar
Kız çocuklarının genel eğilimi, sevgi nesnesine olan bağlılıklarıdır. Sevgi nesneleriyle ilişkilerini koparmamaya özen gösterirler; sevgiye ve yakınlığa daha duyarlıdırlar. 2-3 yaş arasındaki kız çocuklarının erkek çocuklar kadar hareketli olmadığı, öfkelerini fantezi dünyasına çekilerek azalttıkları gözlenir. Erkek çocuk gibi öfkeyi deşarj etmek yerine, kendilerine iyi gelecek fanteziler kurmaya yönelirler. Sevgi nesneleriyle bütünleşmeye ve uyum içinde olmaya yatkındırlar. Dolayısıyla kız çocuklarının ruhsal yatırımları daha çok aile içindeki insanlara veya kendi fantezi dünyalarınadır. Bu özellikler kız çocukların hayalci olmasına yol açar. Psikanalitik literatür 2-3 yaş arasındaki kız çocuğunu “pasif” olarak ifade eder.
Ağır aile içi problemlerin olduğu veya kadının annelik kapasitesinin eksik olduğu durumlarda çocuk aile içindeki insanlara fazla bir yatırım yapamaz. Böyle bir durumda kız çocukları içlerindeki yok edici öfkeden kurtulmak için onu yansıtmaktan çok, kurdukları hayallere inanmayı seçerler. Bu hayallere inanabildikleri sürece öfkeleri yatışır. Bir kız çocuğu çok güzel olduğuna, etrafındaki herkesin ona âşık olduğuna, çok harika bir varlık olduğuna inanıyorsa öfkesiz olmayı başarmış olur. Elbette böyle bir durumda çocuk gerçek dünyaya yönelemez, fantezi dünyasında yaşar.
Kız çocukları temkinlidir. Bu dönemde öğrenme ve deneme ihtiyacı son derece belirgin olarak gözlenir, ancak anneyle ilişkilerini koparmadıklarını, hem anneyle ilişkilerini sürdürüp hem de dış dünyayı keşfetmeye çabaladıklarını görürüz. Erkek çocuklardan farklı olarak, annelerinin dikkatinin hep kendilerinin üzerinde olmasını isterler. Sonradan kız çocuğu karakterinin önemli bir parçası olacak olan “tek ve biricik” olma arzuları oluşmaya başlamıştır ve anneyle ilişkilerine yansımaktadır.
Aslında bu dönemin çocukları, özellikle dönemin başlangıcında, kız ya da erkek farkı olmadan her şeyin kendilerinin olmasını isterler. Erkek çocuklar ilgilerini çeken nesneleri kendilerine isterken, kızlar annelerini kendilerine ister. Kız çocukların bütün ruhsal yatırımlarının dış dünyaya kaymamış olması ve annede önemli miktarda ruhsal yatırımlarının kalmış olması anneyi kimseyle paylaşmak istememelerine ve kıskanmalarına yol açar. Annelerini kimseyle konuşturmayacak, devamlı kendileriyle meşgul edecek yollar bulurlar. Dönem içinde giderek kendini gösterme, bütün dikkatleri üzerlerinde tutma arzuları belirginleşecektir. Marifetlerini sergilemeye çok yatkındırlar. Çocuklar ihtiyaçları olan dikkati alamıyorlarsa, kız ya da erkek, sorun yaratarak, annelerini rahatsız edecek şeyler yaparak annelerinin dikkatini üzerinde tutma yoluna gidebilirler. Fakat bu durumda çocuğun karakterinin bozulmakta olduğunu düşünürüz.
Ağır aile içi problemlerin olduğu veya kadının annelik kapasitesinin eksik olduğu durumlarda çocuk aile içindeki insanlara fazla bir yatırım yapamaz. Böyle bir durumda kız çocukları içlerindeki yok edici öfkeden kurtulmak için onu yansıtmaktan çok, kurdukları hayallere inanmayı seçerler. Bu hayallere inanabildikleri sürece öfkeleri yatışır. Bir kız çocuğu çok güzel olduğuna, etrafındaki herkesin ona âşık olduğuna, çok harika bir varlık olduğuna inanıyorsa öfkesiz olmayı başarmış olur. Elbette böyle bir durumda çocuk gerçek dünyaya yönelemez, fantezi dünyasında yaşar.
Kız çocukları temkinlidir. Bu dönemde öğrenme ve deneme ihtiyacı son derece belirgin olarak gözlenir, ancak anneyle ilişkilerini koparmadıklarını, hem anneyle ilişkilerini sürdürüp hem de dış dünyayı keşfetmeye çabaladıklarını görürüz. Erkek çocuklardan farklı olarak, annelerinin dikkatinin hep kendilerinin üzerinde olmasını isterler. Sonradan kız çocuğu karakterinin önemli bir parçası olacak olan “tek ve biricik” olma arzuları oluşmaya başlamıştır ve anneyle ilişkilerine yansımaktadır.
Aslında bu dönemin çocukları, özellikle dönemin başlangıcında, kız ya da erkek farkı olmadan her şeyin kendilerinin olmasını isterler. Erkek çocuklar ilgilerini çeken nesneleri kendilerine isterken, kızlar annelerini kendilerine ister. Kız çocukların bütün ruhsal yatırımlarının dış dünyaya kaymamış olması ve annede önemli miktarda ruhsal yatırımlarının kalmış olması anneyi kimseyle paylaşmak istememelerine ve kıskanmalarına yol açar. Annelerini kimseyle konuşturmayacak, devamlı kendileriyle meşgul edecek yollar bulurlar. Dönem içinde giderek kendini gösterme, bütün dikkatleri üzerlerinde tutma arzuları belirginleşecektir. Marifetlerini sergilemeye çok yatkındırlar. Çocuklar ihtiyaçları olan dikkati alamıyorlarsa, kız ya da erkek, sorun yaratarak, annelerini rahatsız edecek şeyler yaparak annelerinin dikkatini üzerinde tutma yoluna gidebilirler. Fakat bu durumda çocuğun karakterinin bozulmakta olduğunu düşünürüz.
Sevdiklerini kaybetme korkusu
Omnipotans döneminde çocuk kendisini ve annesini yerli yerine oturttuğunda, çaresizliğini, insan olduğunu kabul ettiğinde, sevdiklerini kaybetme korkusunu da hissetmeye başlar. İçinde yaşadığımız dünya, aslında yatırımlandırdığımız insanlardan oluşur; gerçek dünyamız, seçtiğimiz ve bağlandığımız insanlardır. Onları kaybetmek dünyamızı kaybetmek, yok olmaktır. Bu yüzden, bu dünyanın bir parçası olmaya, buradaki insanlara ruhsal yatırım yapmaya, onlara bağlanmaya başlamamızdan itibaren en büyük korkularımızdan biri, sevdiklerimizi kaybetme korkusudur.
Genel olarak, aile içinde büyümüş bir insan, seçtiği insanlarla oluşan dünyasını sevgi üzerine kurmaya çalışır; dış dünya ise bir keşif, deneyim veya kendini gerçekleştirme alanıdır. Bir çocuk için oyun oynadığı arkadaşları, gittiği park veya oyun sahası neyse, bir erişkin için de dış dünya odur. Bir çocuk için akşam eve döndüğünde içine girdiği aile nasıl ki onun gerçek dünyasını oluşturuyorsa, bir erişkinin dünyası da seçtiği ve yatırımlandırdığı insanlardan oluşur.
İnsanın dünyasını sevgi üzerine kurma şansı yoksa, kimseyi o kadar sevemiyorsa, o zaman hayatın anlamı dış dünyada oluşturulacak başarılar ve maceralar olmaya başlar. Çoğu zaman böyle bir insan için en rahatsız edici duygu, can sıkıntısıdır; o da bütün hayatını çeşitli oyalanmalar üzerine kurar. Kimi devamlı mal veya para biriktirerek, kimi önemli bir insan olmaya çalışarak, kimi de sürekli birilerini yenmeye çalışarak yaşamak zorunda kalır. Eğer hayatımızı sadece oyalanma üzerine kurmuyorsak, kaçınılmaz olarak, var oluşumuz gereği sevdiklerimizi kaybetmekten korkarız. Ancak bazı insanlarda bu korkunun bütün hayatı kapsadığını ve neredeyse yönetici duygu haline geldiğini görülür.
Genel olarak, aile içinde büyümüş bir insan, seçtiği insanlarla oluşan dünyasını sevgi üzerine kurmaya çalışır; dış dünya ise bir keşif, deneyim veya kendini gerçekleştirme alanıdır. Bir çocuk için oyun oynadığı arkadaşları, gittiği park veya oyun sahası neyse, bir erişkin için de dış dünya odur. Bir çocuk için akşam eve döndüğünde içine girdiği aile nasıl ki onun gerçek dünyasını oluşturuyorsa, bir erişkinin dünyası da seçtiği ve yatırımlandırdığı insanlardan oluşur.
İnsanın dünyasını sevgi üzerine kurma şansı yoksa, kimseyi o kadar sevemiyorsa, o zaman hayatın anlamı dış dünyada oluşturulacak başarılar ve maceralar olmaya başlar. Çoğu zaman böyle bir insan için en rahatsız edici duygu, can sıkıntısıdır; o da bütün hayatını çeşitli oyalanmalar üzerine kurar. Kimi devamlı mal veya para biriktirerek, kimi önemli bir insan olmaya çalışarak, kimi de sürekli birilerini yenmeye çalışarak yaşamak zorunda kalır. Eğer hayatımızı sadece oyalanma üzerine kurmuyorsak, kaçınılmaz olarak, var oluşumuz gereği sevdiklerimizi kaybetmekten korkarız. Ancak bazı insanlarda bu korkunun bütün hayatı kapsadığını ve neredeyse yönetici duygu haline geldiğini görülür.
Kız çocuğunun çözümü
Kız çocuk, hatırlanacağı gibi, annesinin kendisini eksik doğurduğuna inanmaktaydı ve zaten annenin de eksik olduğunu varsaydığı için yüzünü babasına dönmüş, dürtülerini babasına yöneltmişti. Çocuk o zamana kadar öğrendiği bütün sevimlilikleri yaparak babasının dikkatini çekmeye çalışır. Bu arada, pipi eksikliğini güzel olmaya, vücudunu göstermeye çalışarak telafi etmek ister. Sanki, “pipim yok ama ben de çok güzelim, benim de vücudum var, bacaklarım var,” demek ister gibidir. Baba yorgun geliyorsa ve dinlenme ihtiyacı büyükse ona terlik getirerek, istediklerini yaparak onun ilgi ve dikkat alanının içerisinde olmaya çalışır. Fakat aile ortamı, yukarıda ifade ettiğim gibi, anne babanın cinsellik içeren bir sevgi ve yakınlığı yaşadıkları, birbirlerine karşı büyük bir ruhsal yatırım yapabildikleri vasıflardaysa, çocuk babasının annesine duyduğu sevgiyle kendisine duyulan sevgi arasındaki farkı algılar; babasına yönelmiş dürtülerinin bir karşılığı olmadığını fark eder.
Sağlıklı bir anne, esas olarak hayatını ailesi üzerine kurabildiyse, çocuğun kendisini bırakıp babaya yönelmesinden rahatsızlık duymaz, hatta bu ona kendi çocukluğunu hatırlattığı için sevimli gelir. Fakat kendi babasıyla ilişkisinden beslenemediyse, çocuğa karşı bir kırgınlık yaşayacaktır. Bu durumu çocuğa, “beni mi daha çok seviyorsun babanı mı/anneni mi,” gibi soruların sık sorulduğu aileler de görürüz. Bu yaş dönemi çocuğu, annesinin sevgisine ve bakımına alabildiğine ihtiyaç duyduğu için babasını annesine bırakır ama bu bırakış dürtülerin babadan çekildiği anlamına gelmez çünkü kız çocuğun koşulları erkek çocuğunki kadar zorlayıcı değildir. Erkek çocuk babasının pipisini kesmesinden korkar, ama dış dünyaya daha fazla yöneldiği için, dışarıda babası tarafından korunmaya da yaşamsal bir ihtiyaç duyar. Kız çocuk bu zorlayıcı şartlara sahip değildir; hatta annenin sevme biçiminin babaya göre daha koşulsuz olduğunu, kendisini hiçbir zaman bırakmayacağını hissetmekte ve annesinden o kadar da korkmamaktadır.
Sağlıklı bir anne, esas olarak hayatını ailesi üzerine kurabildiyse, çocuğun kendisini bırakıp babaya yönelmesinden rahatsızlık duymaz, hatta bu ona kendi çocukluğunu hatırlattığı için sevimli gelir. Fakat kendi babasıyla ilişkisinden beslenemediyse, çocuğa karşı bir kırgınlık yaşayacaktır. Bu durumu çocuğa, “beni mi daha çok seviyorsun babanı mı/anneni mi,” gibi soruların sık sorulduğu aileler de görürüz. Bu yaş dönemi çocuğu, annesinin sevgisine ve bakımına alabildiğine ihtiyaç duyduğu için babasını annesine bırakır ama bu bırakış dürtülerin babadan çekildiği anlamına gelmez çünkü kız çocuğun koşulları erkek çocuğunki kadar zorlayıcı değildir. Erkek çocuk babasının pipisini kesmesinden korkar, ama dış dünyaya daha fazla yöneldiği için, dışarıda babası tarafından korunmaya da yaşamsal bir ihtiyaç duyar. Kız çocuk bu zorlayıcı şartlara sahip değildir; hatta annenin sevme biçiminin babaya göre daha koşulsuz olduğunu, kendisini hiçbir zaman bırakmayacağını hissetmekte ve annesinden o kadar da korkmamaktadır.
Üçlü ilişki ve vasıfları
Ödipal dönemin bir insanın oluşumuna en büyük katkısı, ilk kez gerçek anlamda bir üçlü ilişkiye girme deneyimi olmasıdır. Çocuğun üçlü ilişkiye geçebilmesi için, öncelikle anne baba arasında birbirlerine yüksek bir ruhsal yapabilmiş bir sevgi ve işbirliği ilişkisinin olması gerekir. Bu dönem öncesinde çocuk annesiyle ikili bir ilişki içinde var olmuştur. İkili ilişki, anne çocuk ilişkisinin karakteristiğidir; ben-sen ilişkisidir, üçüncü bir kişiyi kapsamaz. Üçüncü kişi devamlı fazlalık, ikili ilişkiyi tehdit eden ve kıskançlık uyandıran bir unsurdur.
İkili ilişki karakteristiğinin değiştirilemediği durumlarda üçüncü kişiyle kurulan ilişki bu sefer de diğerini dışarıda bırakır ve yine ikili olarak devam eder. Örneğin çocuk babaya yöneldiğinde bu sefer de anne ilişkinin dışında tutulur. İkili ilişki biçimi insanın karşısındaki varlıkla ya bütünleşmek ve onunla birbirinin parçası olmak ya da birbirinin biriciği olmak ereği üzerinedir. İkili ilişki, içinde hep bir yok edicilik potansiyeli barındırır; hasedin uyanması veya birbirinin içinde eriyip kaybolma tehdidi taşır. Bu sıkıntılarına rağmen ikili ilişki ayrılabilirlik içermez. Ayrılma, et ve tırnağın ayrılması gibi olur. Birbirine karşı nefrete dönüşse bile ikili ilişkide ayrılmak son derece zordur. Ayrılma çoğu zaman ikili üçlenerek, yani bir üçüncü kişiye tutunarak sağlanır.
Çocuk 3 yaşına gelene kadar anneyle ikili ilişki biçimi üzerinden yaşarken, ister kız çocuğu olsun ister erkek, babanın da katılmasıyla ilişki, üçlü ilişkiye dönüşür; “anne-çocuk-baba” ilişkisi veya dış dünyada “sen-ben-o” ilişkisi haline gelir. Üçlü ilişkinin nihai biçimi ben-sen-birlikte ürettiğimiz şeklindedir. Üretim ise, işbirliği içinde gerçekleştirilen, emek verilen herhangi bir iş, çalışma vs olabileceği gibi, nihai biçimi, çocuktur.
İkili ilişki karakteristiğinin değiştirilemediği durumlarda üçüncü kişiyle kurulan ilişki bu sefer de diğerini dışarıda bırakır ve yine ikili olarak devam eder. Örneğin çocuk babaya yöneldiğinde bu sefer de anne ilişkinin dışında tutulur. İkili ilişki biçimi insanın karşısındaki varlıkla ya bütünleşmek ve onunla birbirinin parçası olmak ya da birbirinin biriciği olmak ereği üzerinedir. İkili ilişki, içinde hep bir yok edicilik potansiyeli barındırır; hasedin uyanması veya birbirinin içinde eriyip kaybolma tehdidi taşır. Bu sıkıntılarına rağmen ikili ilişki ayrılabilirlik içermez. Ayrılma, et ve tırnağın ayrılması gibi olur. Birbirine karşı nefrete dönüşse bile ikili ilişkide ayrılmak son derece zordur. Ayrılma çoğu zaman ikili üçlenerek, yani bir üçüncü kişiye tutunarak sağlanır.
Çocuk 3 yaşına gelene kadar anneyle ikili ilişki biçimi üzerinden yaşarken, ister kız çocuğu olsun ister erkek, babanın da katılmasıyla ilişki, üçlü ilişkiye dönüşür; “anne-çocuk-baba” ilişkisi veya dış dünyada “sen-ben-o” ilişkisi haline gelir. Üçlü ilişkinin nihai biçimi ben-sen-birlikte ürettiğimiz şeklindedir. Üretim ise, işbirliği içinde gerçekleştirilen, emek verilen herhangi bir iş, çalışma vs olabileceği gibi, nihai biçimi, çocuktur.
Bastırma savunma mekanizması
Ödipal dönemin sağlıklı çözümünde, erkek çocuk, annesinin anne olarak kalmasına razı oluyor ve onun babasının cinsel eşi, kendisinin de anne ve babasının çocuğu olduğunu gönlü ile kabul ediyordu. Kız çocuk ise babasını cinsel eş olarak istemekten vazgeçiyor, onu annesine bırakıyor, annesine benzemeye ve ilerde babasına benzeyen bir koca bulmaya karar veriyordu. Baba anneyle birlikte yaşıyorsa çocuk bu gerçekliği benimser. Bu durumda her iki cinsten çocuk da anne ve babasının çocuğu olduğu için kendisini şanslı olarak niteler, ikisini de öfkesiz bir sevgiyle sevebilir. Baba, anneden başka bir kadına yönelirse kız çocuk hoşnutsuz olur, durumu kabullenemez.
Çocuklar anne babalarının çocuğu olmayı gönüllü olarak kabul edemiyor ama kabul etmek zorunda olduklarını da anlıyorlarsa, o zaman anneye ya da babaya yönelen dürtü, Freud’un bastırma ismini verdiği savunma üzerinden hissedilmez hale getirilir. Bu duruma “dürtünün bilinçaltına atılması”, “bilinçaltına bastırılması” denir.
Ebeveyne yönelmiş dürtü çocuk için tehlike oluşturur; bu tehlike ya kız çocuğun durumunda olduğu gibi sevilmeme, annesiz kalma korkusu ya da erkek çocukta olduğu gibi ensest tabusu çiğnendiği için aile dışına atılma veya pipisinin kesilmesi gibi bir ceza görme korkusudur. Babası olmayan, babasız büyümek zorunda kalmış erkek çocuklarda bu korkunun dışlanma, insanlık bütünlüğünün dışına atılma korkusu olduğunu net olarak görmek mümkündür. Bu durumdaki erkek çocuklarda ensest içerikli arzuların ya karakterin bir parçası haline geldiğini ya da bastırmaya uğradığını görürüz.
Kişilik örgütlenme düzeyi bebeksi kalmış, “kendini kötü hissetmekten kaçınma” hâkim duygusu üzerine yapılanmış erkek çocuklarda dürtülerin annede kalmış olmasının sonuçları iki biçimde görülür. İlkinde, çocuk her an başına kötü bir şey gelecekmiş gibi bir korku ve suçluluk duygusu içindedir, çekingendir ve hayata katılmakta zorlanır. İkincisinde ise annesinin kocası olabilirmiş ve her istediğini yapabilirmiş gibi bir kendini önemseme ve iddia hali gösterir. Narsisistik sitemleri küçülmemiş iddialı çocuklar evde bu tutumlarını sürdürürken, bir süre sonra dış dünyanın onların isteklerini yerine getirmeyeceğini anlarlar ve evden dışarı çıkmak istemeyen çocuklara dönüşürler. Bu bebeksi kişilik örgütlenmesinde cinsel dürtü zaten düşük bir haz kapasitesi içerir, dönüşmüş enerji niteliğindedir. Ayrıca çocuğun dış dünyaya yönelimi çok az olduğu için, dürtülerinin aile içinde kalması kaçınılmazdır.
Çocuklar anne babalarının çocuğu olmayı gönüllü olarak kabul edemiyor ama kabul etmek zorunda olduklarını da anlıyorlarsa, o zaman anneye ya da babaya yönelen dürtü, Freud’un bastırma ismini verdiği savunma üzerinden hissedilmez hale getirilir. Bu duruma “dürtünün bilinçaltına atılması”, “bilinçaltına bastırılması” denir.
Ebeveyne yönelmiş dürtü çocuk için tehlike oluşturur; bu tehlike ya kız çocuğun durumunda olduğu gibi sevilmeme, annesiz kalma korkusu ya da erkek çocukta olduğu gibi ensest tabusu çiğnendiği için aile dışına atılma veya pipisinin kesilmesi gibi bir ceza görme korkusudur. Babası olmayan, babasız büyümek zorunda kalmış erkek çocuklarda bu korkunun dışlanma, insanlık bütünlüğünün dışına atılma korkusu olduğunu net olarak görmek mümkündür. Bu durumdaki erkek çocuklarda ensest içerikli arzuların ya karakterin bir parçası haline geldiğini ya da bastırmaya uğradığını görürüz.
Kişilik örgütlenme düzeyi bebeksi kalmış, “kendini kötü hissetmekten kaçınma” hâkim duygusu üzerine yapılanmış erkek çocuklarda dürtülerin annede kalmış olmasının sonuçları iki biçimde görülür. İlkinde, çocuk her an başına kötü bir şey gelecekmiş gibi bir korku ve suçluluk duygusu içindedir, çekingendir ve hayata katılmakta zorlanır. İkincisinde ise annesinin kocası olabilirmiş ve her istediğini yapabilirmiş gibi bir kendini önemseme ve iddia hali gösterir. Narsisistik sitemleri küçülmemiş iddialı çocuklar evde bu tutumlarını sürdürürken, bir süre sonra dış dünyanın onların isteklerini yerine getirmeyeceğini anlarlar ve evden dışarı çıkmak istemeyen çocuklara dönüşürler. Bu bebeksi kişilik örgütlenmesinde cinsel dürtü zaten düşük bir haz kapasitesi içerir, dönüşmüş enerji niteliğindedir. Ayrıca çocuğun dış dünyaya yönelimi çok az olduğu için, dürtülerinin aile içinde kalması kaçınılmazdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)