GERÇEKLİK DUYGUSUNUN OLUŞMASI VE ÖDİPAL SORUNLAR
Konuyu daha iyi kavramak için kısa bir özet yapmak gerekirse… Bebek, annesinin kendisiyle kurduğu ilişki sayesinde tamamen otistik bir var oluş durumundan dış dünyaya yönelir ve süreç içerisinde dünyanın bir parçası haline gelir. Bebeğin ayrışmamış ruhsal enerjisi, başlangıçta bütünüyle kendisindedir ve kendisi dışındaki dünyayla bir ilişkisi yoktur. Öte yandan, kendisinin de farkında değildir ve kendi gerçeğiyle de ilişkisi yoktur. Yeni doğanın kozası, annenin onunla kurduğu ilişki sonucunda ilk üç ay içinde kırılır ve annenin ilişki çabasına bebek de katılır.
Bebek, bu ilişki içerisinde bir kendilik duygusu oluşturur ve kendi gerçekliğiyle ilişki kurar; yani kendisiyle ilişki kurmayı annesinin onunla kurduğu ilişkiden öğrenir. Dış gerçeklikle kurulan ilişki zihnin oluşmasını sağlarken, iç gerçeklikle kurulan ilişki de kendilik duygusunun oluşmasını sağlar.
1 yaş civarına kadar bebeğin/çocuğun temel ilişkisi annesiyledir. Bundan sonra, altı ay kadar süren bir dönemde çocuk anneyi bırakır ve dış dünyaya yönelir. Bu kez temel ilişkisi dış dünyayladır. Dış dünyanın tehlikelerini idrak ettiğinde, 1,5 yaş civarında tekrar anneye yönelir ve temel ilişkisi tekrar eksen değiştirir. 3 yaş öncesi çocuğun annesiyle ilişkisinin karakteristiklerine baktığımızda, uzun süre annesini çok fazla yücelttiğini, hatta bir ara ilahlaştırdığını görürüz. Çocuk 3 yaşına gelene kadar bir yandan içinde bulunduğu dünyayı tanımaya ve bunun bir parçası olmaya çalışır, öte yandan da kendisini geliştirir, yeterliliğini ve hayatta kalma becerilerini artırır. Çocuğun annesine muhtaçlığı azaldıkça, kendisini canını çok yakmadan idare edecek hale geldikçe ve çevresindeki diğer insanlarla ve çocuklarla ilişkisi geliştikçe, anneyi de bir insan olarak algılamaya başlayacaktır.
ödipal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ödipal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖDİPAL SORUNLARIN ÇÖZÜLMESİ
Ödipal sorunların çözümünün anlamının, aslında çocuğun anne babasının çocuğu olmaktan ve onların birbirini sevmesinden mutlu olması, onları birbirinden kıskanmaması olduğunu söyleyebiliriz. Bu arada çocuk cinsiyetini de benimsemiştir ve kendi cinsinden olan ebeveyniyle özdeşleşerek ona benzemeye çalışmaktadır. İç dünyası bu içeriğe uygun bir dönüşüm geçirdiyse, çocuk artık aşk nesnesi olan ebeveynini diğer ebeveyne bırakmıştır. Bunun anlamı, çocuğun dürtülerini aşk nesnesi olan ebeveyninden çekmiş olmasıdır. Bu yüzden artık onları birbirinden kıskanmaz, onların çocuğu olduğunu kabul eder. Kendi cinsinden ebeveyne benzemeye çalışması ise büyümek istediğini gösterir. Halinden memnun ve mutlu bir çocuktur.
Çocuğun iç dünyasının içeriğinin bu hale gelmesi sevebilecek, gelecekte kendisine sevgi üzerine oturan bir hayat kurabilecek bir insan olacağı anlamına gelir. Aslında bu içeriğin bütün unsurlarıyla birlikte oluşmasına sık rastlanmaz. Bunun oluşabilmesi, çocuğun 3-5 yaş arasındaki aile ortamı ile çok yakından ilişkilidir. Çocuğun dürtülerini ebeveynlerden çekebilmesi ancak ortamın onu buna mecbur etmesi ve bu durumu kolaylaştırmasıyla mümkün olur ve sadece insanlarda görülen bir durumdur; başka hiçbir canlı bunu gerçekleştiremez. Bu özellik, insanın bir kültür varlığı olmasının sonucudur.
Çocuğun ödipal sorunlarını çözebilmesi için her şeyden önce ailenin ensest yasağına uyan, çocuklarını dürtüsel bir doyum nesnesi olarak algılamayan bir anne baba tarafından oluşturulmuş olması gerekir. Bunun yanında, dürtülerin aile içerisinde kötü ve yanlış olarak tanımlanmamış olması, zamanı geldiğinde uygun insanlarla yaşanmasının çok güzel bir deneyim olacağı anlayışının olması gerekir. Ailenin dile gelmeyen duygusal, düşünsel ve ahlaki alt yapısını bu anlayış oluşturmalıdır. Zaten bu anlayış çocuklara dürtüsel bir yönelim olmamasında, çocukların aralarında cinsel oyunlar oynamalarının hoş görülmemesinde, ebeveynlerin, çocukların teşhirci ve röntgenci eğilimlerine katılmamasında ve aralarındaki cinselliği mahremiyet içinde yaşamaları şeklinde kendini gösterir. Sağlıklı bir aile ortamında, anne baba arasında sağlıklı bir cinselliğin yaşandığını gösteren bir yakınlık da vardır. Bu konulardaki her aksama mutlaka çocuklarda sorun oluşturacaktır ve ödipal çözümü imkânsız hale getirecek ya da zorlaştıracaktır.
Çocuğun iç dünyasının içeriğinin bu hale gelmesi sevebilecek, gelecekte kendisine sevgi üzerine oturan bir hayat kurabilecek bir insan olacağı anlamına gelir. Aslında bu içeriğin bütün unsurlarıyla birlikte oluşmasına sık rastlanmaz. Bunun oluşabilmesi, çocuğun 3-5 yaş arasındaki aile ortamı ile çok yakından ilişkilidir. Çocuğun dürtülerini ebeveynlerden çekebilmesi ancak ortamın onu buna mecbur etmesi ve bu durumu kolaylaştırmasıyla mümkün olur ve sadece insanlarda görülen bir durumdur; başka hiçbir canlı bunu gerçekleştiremez. Bu özellik, insanın bir kültür varlığı olmasının sonucudur.
Çocuğun ödipal sorunlarını çözebilmesi için her şeyden önce ailenin ensest yasağına uyan, çocuklarını dürtüsel bir doyum nesnesi olarak algılamayan bir anne baba tarafından oluşturulmuş olması gerekir. Bunun yanında, dürtülerin aile içerisinde kötü ve yanlış olarak tanımlanmamış olması, zamanı geldiğinde uygun insanlarla yaşanmasının çok güzel bir deneyim olacağı anlayışının olması gerekir. Ailenin dile gelmeyen duygusal, düşünsel ve ahlaki alt yapısını bu anlayış oluşturmalıdır. Zaten bu anlayış çocuklara dürtüsel bir yönelim olmamasında, çocukların aralarında cinsel oyunlar oynamalarının hoş görülmemesinde, ebeveynlerin, çocukların teşhirci ve röntgenci eğilimlerine katılmamasında ve aralarındaki cinselliği mahremiyet içinde yaşamaları şeklinde kendini gösterir. Sağlıklı bir aile ortamında, anne baba arasında sağlıklı bir cinselliğin yaşandığını gösteren bir yakınlık da vardır. Bu konulardaki her aksama mutlaka çocuklarda sorun oluşturacaktır ve ödipal çözümü imkânsız hale getirecek ya da zorlaştıracaktır.
Kız çocuğunun çözümü
Kız çocuk, hatırlanacağı gibi, annesinin kendisini eksik doğurduğuna inanmaktaydı ve zaten annenin de eksik olduğunu varsaydığı için yüzünü babasına dönmüş, dürtülerini babasına yöneltmişti. Çocuk o zamana kadar öğrendiği bütün sevimlilikleri yaparak babasının dikkatini çekmeye çalışır. Bu arada, pipi eksikliğini güzel olmaya, vücudunu göstermeye çalışarak telafi etmek ister. Sanki, “pipim yok ama ben de çok güzelim, benim de vücudum var, bacaklarım var,” demek ister gibidir. Baba yorgun geliyorsa ve dinlenme ihtiyacı büyükse ona terlik getirerek, istediklerini yaparak onun ilgi ve dikkat alanının içerisinde olmaya çalışır. Fakat aile ortamı, yukarıda ifade ettiğim gibi, anne babanın cinsellik içeren bir sevgi ve yakınlığı yaşadıkları, birbirlerine karşı büyük bir ruhsal yatırım yapabildikleri vasıflardaysa, çocuk babasının annesine duyduğu sevgiyle kendisine duyulan sevgi arasındaki farkı algılar; babasına yönelmiş dürtülerinin bir karşılığı olmadığını fark eder.
Sağlıklı bir anne, esas olarak hayatını ailesi üzerine kurabildiyse, çocuğun kendisini bırakıp babaya yönelmesinden rahatsızlık duymaz, hatta bu ona kendi çocukluğunu hatırlattığı için sevimli gelir. Fakat kendi babasıyla ilişkisinden beslenemediyse, çocuğa karşı bir kırgınlık yaşayacaktır. Bu durumu çocuğa, “beni mi daha çok seviyorsun babanı mı/anneni mi,” gibi soruların sık sorulduğu aileler de görürüz. Bu yaş dönemi çocuğu, annesinin sevgisine ve bakımına alabildiğine ihtiyaç duyduğu için babasını annesine bırakır ama bu bırakış dürtülerin babadan çekildiği anlamına gelmez çünkü kız çocuğun koşulları erkek çocuğunki kadar zorlayıcı değildir. Erkek çocuk babasının pipisini kesmesinden korkar, ama dış dünyaya daha fazla yöneldiği için, dışarıda babası tarafından korunmaya da yaşamsal bir ihtiyaç duyar. Kız çocuk bu zorlayıcı şartlara sahip değildir; hatta annenin sevme biçiminin babaya göre daha koşulsuz olduğunu, kendisini hiçbir zaman bırakmayacağını hissetmekte ve annesinden o kadar da korkmamaktadır.
Sağlıklı bir anne, esas olarak hayatını ailesi üzerine kurabildiyse, çocuğun kendisini bırakıp babaya yönelmesinden rahatsızlık duymaz, hatta bu ona kendi çocukluğunu hatırlattığı için sevimli gelir. Fakat kendi babasıyla ilişkisinden beslenemediyse, çocuğa karşı bir kırgınlık yaşayacaktır. Bu durumu çocuğa, “beni mi daha çok seviyorsun babanı mı/anneni mi,” gibi soruların sık sorulduğu aileler de görürüz. Bu yaş dönemi çocuğu, annesinin sevgisine ve bakımına alabildiğine ihtiyaç duyduğu için babasını annesine bırakır ama bu bırakış dürtülerin babadan çekildiği anlamına gelmez çünkü kız çocuğun koşulları erkek çocuğunki kadar zorlayıcı değildir. Erkek çocuk babasının pipisini kesmesinden korkar, ama dış dünyaya daha fazla yöneldiği için, dışarıda babası tarafından korunmaya da yaşamsal bir ihtiyaç duyar. Kız çocuk bu zorlayıcı şartlara sahip değildir; hatta annenin sevme biçiminin babaya göre daha koşulsuz olduğunu, kendisini hiçbir zaman bırakmayacağını hissetmekte ve annesinden o kadar da korkmamaktadır.
Üçlü ilişki ve vasıfları
Ödipal dönemin bir insanın oluşumuna en büyük katkısı, ilk kez gerçek anlamda bir üçlü ilişkiye girme deneyimi olmasıdır. Çocuğun üçlü ilişkiye geçebilmesi için, öncelikle anne baba arasında birbirlerine yüksek bir ruhsal yapabilmiş bir sevgi ve işbirliği ilişkisinin olması gerekir. Bu dönem öncesinde çocuk annesiyle ikili bir ilişki içinde var olmuştur. İkili ilişki, anne çocuk ilişkisinin karakteristiğidir; ben-sen ilişkisidir, üçüncü bir kişiyi kapsamaz. Üçüncü kişi devamlı fazlalık, ikili ilişkiyi tehdit eden ve kıskançlık uyandıran bir unsurdur.
İkili ilişki karakteristiğinin değiştirilemediği durumlarda üçüncü kişiyle kurulan ilişki bu sefer de diğerini dışarıda bırakır ve yine ikili olarak devam eder. Örneğin çocuk babaya yöneldiğinde bu sefer de anne ilişkinin dışında tutulur. İkili ilişki biçimi insanın karşısındaki varlıkla ya bütünleşmek ve onunla birbirinin parçası olmak ya da birbirinin biriciği olmak ereği üzerinedir. İkili ilişki, içinde hep bir yok edicilik potansiyeli barındırır; hasedin uyanması veya birbirinin içinde eriyip kaybolma tehdidi taşır. Bu sıkıntılarına rağmen ikili ilişki ayrılabilirlik içermez. Ayrılma, et ve tırnağın ayrılması gibi olur. Birbirine karşı nefrete dönüşse bile ikili ilişkide ayrılmak son derece zordur. Ayrılma çoğu zaman ikili üçlenerek, yani bir üçüncü kişiye tutunarak sağlanır.
Çocuk 3 yaşına gelene kadar anneyle ikili ilişki biçimi üzerinden yaşarken, ister kız çocuğu olsun ister erkek, babanın da katılmasıyla ilişki, üçlü ilişkiye dönüşür; “anne-çocuk-baba” ilişkisi veya dış dünyada “sen-ben-o” ilişkisi haline gelir. Üçlü ilişkinin nihai biçimi ben-sen-birlikte ürettiğimiz şeklindedir. Üretim ise, işbirliği içinde gerçekleştirilen, emek verilen herhangi bir iş, çalışma vs olabileceği gibi, nihai biçimi, çocuktur.
İkili ilişki karakteristiğinin değiştirilemediği durumlarda üçüncü kişiyle kurulan ilişki bu sefer de diğerini dışarıda bırakır ve yine ikili olarak devam eder. Örneğin çocuk babaya yöneldiğinde bu sefer de anne ilişkinin dışında tutulur. İkili ilişki biçimi insanın karşısındaki varlıkla ya bütünleşmek ve onunla birbirinin parçası olmak ya da birbirinin biriciği olmak ereği üzerinedir. İkili ilişki, içinde hep bir yok edicilik potansiyeli barındırır; hasedin uyanması veya birbirinin içinde eriyip kaybolma tehdidi taşır. Bu sıkıntılarına rağmen ikili ilişki ayrılabilirlik içermez. Ayrılma, et ve tırnağın ayrılması gibi olur. Birbirine karşı nefrete dönüşse bile ikili ilişkide ayrılmak son derece zordur. Ayrılma çoğu zaman ikili üçlenerek, yani bir üçüncü kişiye tutunarak sağlanır.
Çocuk 3 yaşına gelene kadar anneyle ikili ilişki biçimi üzerinden yaşarken, ister kız çocuğu olsun ister erkek, babanın da katılmasıyla ilişki, üçlü ilişkiye dönüşür; “anne-çocuk-baba” ilişkisi veya dış dünyada “sen-ben-o” ilişkisi haline gelir. Üçlü ilişkinin nihai biçimi ben-sen-birlikte ürettiğimiz şeklindedir. Üretim ise, işbirliği içinde gerçekleştirilen, emek verilen herhangi bir iş, çalışma vs olabileceği gibi, nihai biçimi, çocuktur.
Erkek çocuk ve benlik ideali
Ödipal dönemi sağlıklı yaşayan erkek çocuk bu dönemin sonunda cinsiyetini benimser ve babasıyla özdeşleşir. Bu dönemde ayrıca bir benlik ideali oluşur; bu ideal değişime uğrayarak hayat boyunca etkisini sürdürecektir. Benlik ideali, çocuğun kendisinin ideal olmadığının kabulünden ve bu ideali gelecekte oluşturma kararlığından başka bir şey değildir. Bu kabulün arkasında ise annesinin kendisini değil de babasını cinsel eş olarak seçmiş olması yatar; çocuk, cinsel eş olarak babanın seçilmiş olmasını kendisinin ideal olmaması şeklinde yorumlar. Annenin dürtüsel yatırımının kocasına olması, erkek çocukta “adam olma” arzusu ve kararlılığı oluşturur. Bir erkek çocuğunun benlik idealinin arkasında, “kadınların âşık olacağı bir erkek olmak” arzusu yatar.
Hatırlanacağı gibi, erkek çocuk ödipal dönem boyunca kendisini babasının tehdidi altında hissetmiş, onun kendisinin pipisini kesmesinden, vücutça zarar görmekten korkmuştu. Aslında vücutça zarar görme korkusunun altında bebeklikteki “yok olma” korkusu yatar ve bu korku büyük bir anksiyete yaratır. Bu korku düşme, yanma gibi fiziksel tehlikeler karşısında duyulan korkudan daha büyüktür çünkü bebeklikteki benlik parçalanmaları deneyimlerinden hatırlanan parçalanma korkusu canlanmıştır. Böylece erkek çocuk vücut bütünlüğünü muhafaza etmeyi önemli bir sorunsal olarak algılar; hayatın çok zor ve tehlikeli olduğunu daha iyi anlar. Yine de korkularını belli etmeden yaşamaya çalışır çünkü korkuları benlik idealine uygun değildir; erkek çocuk hayatı boyunca korkusuz olmak için uğraşacaktır.
Erkek çocuk ödipal dönemde, daha önceki “yenilmez olma” ve “annesinin bir tanesi olma” fantezilerini kaybetmiştir. Babası onu iyice yenmiştir, korkusundan annesini babasına bırakmak zorunda kalmıştır. Öte yandan annesinin bir tanesi değildir. Annesi, babasını onu sevdiğinden daha farklı sevmekte ve babasına daha çok ihtiyaç duymaktadır. Hiç de eskiden zannettiği kadar ideal birisi değildir ama olacaktır ve herkes, özellikle de annesi görecektir, o, kadınların âşık olduğu birisi olmayı becerecektir. Bütün bu duygularla, normal bir erkek çocuk ergenlik çağına kadar kendine güvensiz, kendini göstermekte çekingen ve utangaçtır. Benlik idealine uygun davranamadığı her durumda kulakları kızarır, kendisini çocuk gibi hissettiğinde ağlamaklı olur. Benlik idealine uygun olamamak çocukta “utanma” ve kendini yetersiz hissetme duyguları oluşturur. Kendisiyle benlik ideali arasındaki uçurum çocuğa acı verir.
Hatırlanacağı gibi, erkek çocuk ödipal dönem boyunca kendisini babasının tehdidi altında hissetmiş, onun kendisinin pipisini kesmesinden, vücutça zarar görmekten korkmuştu. Aslında vücutça zarar görme korkusunun altında bebeklikteki “yok olma” korkusu yatar ve bu korku büyük bir anksiyete yaratır. Bu korku düşme, yanma gibi fiziksel tehlikeler karşısında duyulan korkudan daha büyüktür çünkü bebeklikteki benlik parçalanmaları deneyimlerinden hatırlanan parçalanma korkusu canlanmıştır. Böylece erkek çocuk vücut bütünlüğünü muhafaza etmeyi önemli bir sorunsal olarak algılar; hayatın çok zor ve tehlikeli olduğunu daha iyi anlar. Yine de korkularını belli etmeden yaşamaya çalışır çünkü korkuları benlik idealine uygun değildir; erkek çocuk hayatı boyunca korkusuz olmak için uğraşacaktır.
Erkek çocuk ödipal dönemde, daha önceki “yenilmez olma” ve “annesinin bir tanesi olma” fantezilerini kaybetmiştir. Babası onu iyice yenmiştir, korkusundan annesini babasına bırakmak zorunda kalmıştır. Öte yandan annesinin bir tanesi değildir. Annesi, babasını onu sevdiğinden daha farklı sevmekte ve babasına daha çok ihtiyaç duymaktadır. Hiç de eskiden zannettiği kadar ideal birisi değildir ama olacaktır ve herkes, özellikle de annesi görecektir, o, kadınların âşık olduğu birisi olmayı becerecektir. Bütün bu duygularla, normal bir erkek çocuk ergenlik çağına kadar kendine güvensiz, kendini göstermekte çekingen ve utangaçtır. Benlik idealine uygun davranamadığı her durumda kulakları kızarır, kendisini çocuk gibi hissettiğinde ağlamaklı olur. Benlik idealine uygun olamamak çocukta “utanma” ve kendini yetersiz hissetme duyguları oluşturur. Kendisiyle benlik ideali arasındaki uçurum çocuğa acı verir.
Kız çocuk ve benlik ideali
Kız çocuğun yapılanmasında, ödipal dönemde oluşan “penise haset” duygusunun çok büyük bir ağırlığı vardır. Kız çocuk annesiyle babası arasındaki yakınlığı kıskanmaya başladığında ve sadece kadınların çocuk doğurabileceklerini anladığında, “ben de anne olacağım,” demeye başlar. Daha önce elbiselere, ayakkabılara, makyaj malzemelerine ilgi duyan çocuk bu dönemde bebeklerle oynamaya başlar. Kız çocuklardaki, eksiğini çocuk sahibi olarak tamamlama isteği onları anneliğe hazırlar. Böylece, koşulları uygun olan kız çocuğunun iki temel arzusu oluşur: Anne olmak ve güzel olmak.
Kız çocuğun büyüdüğü ortamda erkek çocuk varsa ve ona daha çok yatırım yapılıyorsa, çocuk bir yandan güzel olmak ve anne olmak isterken, bir yandan da erkeklerin yapabildiği her şeyi yapabilen birisi olmayı seçebilir. Bu kız çocukları diğerlerine göre dış dünyaya daha yöneliktir ve erkek çocuklarla onların oyunlarını oynamayı severler. Kızların erkeklerden bir eksiği olmadığını kendilerine kanıtlamak isteyen bir yapıları vardır; hasetleriyle bu şekilde baş etmeye çalışırlar.
Kız çocuk, dengesini ileride sahibi olacağı bir kocayla kurmaya yöneldiyse, gelecekte kocasının kendisine ait olduğundan emin olmak isteyecektir. Bu onu ya kıskanç yapacak ya da kendisine bağlı olacağından emin olacağı bir eş seçecektir. Bu durumda, “evlenince kocamın pipisi benim olacak ve ben de pipisiz olmaktan kurtulacağım,” diye tarif edilebilecek bir fantezi geliştirir. Gelin olmak, pipi sahibi olmak anlamına gelen bu kutlu günü ifade eder.
Kız çocuğun büyüdüğü ortamda erkek çocuk varsa ve ona daha çok yatırım yapılıyorsa, çocuk bir yandan güzel olmak ve anne olmak isterken, bir yandan da erkeklerin yapabildiği her şeyi yapabilen birisi olmayı seçebilir. Bu kız çocukları diğerlerine göre dış dünyaya daha yöneliktir ve erkek çocuklarla onların oyunlarını oynamayı severler. Kızların erkeklerden bir eksiği olmadığını kendilerine kanıtlamak isteyen bir yapıları vardır; hasetleriyle bu şekilde baş etmeye çalışırlar.
Kız çocuk, dengesini ileride sahibi olacağı bir kocayla kurmaya yöneldiyse, gelecekte kocasının kendisine ait olduğundan emin olmak isteyecektir. Bu onu ya kıskanç yapacak ya da kendisine bağlı olacağından emin olacağı bir eş seçecektir. Bu durumda, “evlenince kocamın pipisi benim olacak ve ben de pipisiz olmaktan kurtulacağım,” diye tarif edilebilecek bir fantezi geliştirir. Gelin olmak, pipi sahibi olmak anlamına gelen bu kutlu günü ifade eder.
ÖDİPAL SORUNLARIN ÇÖZÜLEMEMESİ
Daha önceki kişilik örgütlenmelerinde sorunları olan çocuklar
Ödipal dönem aslında sevgi çağına girmeyi temsil eder. Çocuk bu dönemin başlangıcında annesine veya babasına eş olabileceği iddiasını taşırken, sonunda bir çocuk olduğunu kabul edecek ve büyümesi gerektiğini anlayacaktır. Çocuğun bu tünelin ucuna belli hazırlıklarla gelmiş olması gerekir ki, tünelden geçip başka bir hayat dönemine geçebilsin.
Ödipal sorunların çözülememesinin en sık görünen nedeni, çocuğun bu döneme zaten hazırlanamamış olması ve eksik bir alt yapıyla girmesidir. Bu çocukların bebeklik döneminden getirdikleri sorunları vardır; yok edici öfkeleri çok fazladır ve bu nedenle fantezilerine inanarak yaşamaya çalışmaktadırlar.
Bu durumdaki çocuğun iç dünyasında öfkeyle dürtünün karışım halinde olduğu orijinal enerji çok fazladır ve bu nedenle, her şeyden önce çocuğun dürtü nesnesine yönelimi yetersizdir. Dürtü, daha önceki yerleşim alanlarında -ağız, vücut, bağırsaklar ve anüs- normalden fazla kalmıştır. Öfke içeriği fazla olan dürtü cinsel bölgelere çok yetersiz olarak gelir, vücudun diğer bölgelerinde kalır. Çocuk, enerji yapısına uygun olarak nesne ilişkilerinde çok öfkelidir. Her istediğinin yapılmasını beklemektedir. Sevme kapasitesi oluşmamıştır. Nesne ilişkilerinde sadistik bir içerik etkindir. Ayrıca, öfke karışımı içeriği fazla olan fakat biyolojik gelişme gereği yine de cinsel bölgelere erişmiş dürtü bir nesneye bağlanabilme özelliği göstermez; her tarafa kayabilir.
Ödipal dönem aslında sevgi çağına girmeyi temsil eder. Çocuk bu dönemin başlangıcında annesine veya babasına eş olabileceği iddiasını taşırken, sonunda bir çocuk olduğunu kabul edecek ve büyümesi gerektiğini anlayacaktır. Çocuğun bu tünelin ucuna belli hazırlıklarla gelmiş olması gerekir ki, tünelden geçip başka bir hayat dönemine geçebilsin.
Ödipal sorunların çözülememesinin en sık görünen nedeni, çocuğun bu döneme zaten hazırlanamamış olması ve eksik bir alt yapıyla girmesidir. Bu çocukların bebeklik döneminden getirdikleri sorunları vardır; yok edici öfkeleri çok fazladır ve bu nedenle fantezilerine inanarak yaşamaya çalışmaktadırlar.
Bu durumdaki çocuğun iç dünyasında öfkeyle dürtünün karışım halinde olduğu orijinal enerji çok fazladır ve bu nedenle, her şeyden önce çocuğun dürtü nesnesine yönelimi yetersizdir. Dürtü, daha önceki yerleşim alanlarında -ağız, vücut, bağırsaklar ve anüs- normalden fazla kalmıştır. Öfke içeriği fazla olan dürtü cinsel bölgelere çok yetersiz olarak gelir, vücudun diğer bölgelerinde kalır. Çocuk, enerji yapısına uygun olarak nesne ilişkilerinde çok öfkelidir. Her istediğinin yapılmasını beklemektedir. Sevme kapasitesi oluşmamıştır. Nesne ilişkilerinde sadistik bir içerik etkindir. Ayrıca, öfke karışımı içeriği fazla olan fakat biyolojik gelişme gereği yine de cinsel bölgelere erişmiş dürtü bir nesneye bağlanabilme özelliği göstermez; her tarafa kayabilir.
Ödipal sorunların çözülememesinin sonuçları
Çocuğun fantezi dünyasının ağırlığının azalması fakat tamamen etkisiz hale gelememesi, ödipal dönemde gerçeklik sevgisi oluşturamamasının en önemli sonucudur. Bu durumda kişi insanları oldukları haliyle değil, ancak kafasındaki ideale (fantezisine) uygunlukları ölçüsünde sevebilir. Bunun da bağlanma, kalıcı ilişkiler kurup sürdürebilme, doyumlu bir cinsel hayat gibi alanlarda hayatın kalitesini düşüren sonuçları olur. Bu çocuklar olanı değil, olmasını istediklerini seven insanlar olacaktır. Gerçeği değil, fantezide olanı seveceklerdir. Bu, ruhsal gelişmenin “çocuksu kalması” olarak nitelendirilebilecek bir durum oluşturur. Ödipal döneme erişmiş olduğu halde “gerçeklik sevgisi” oluşturamamış çocukların durumunu kısaca ele alalım.
Ödipal dönem sağlıklı sonlandığında, çocuk dış dünyanın kurallarına uygun olmayı benimsemiş demektir. Hakkına razıdır, mızıldanmayan, yenilgiyi veya beklemeyi kabul eden bir çocuktur. Diğer yandan ailede, bir sevgi ortamında büyümüş olduğu için dış dünyanın da bir sevgi ortamı olmasını bekler. Kendisi ailede bir haksızlığa, zulme veya adaletsizliğe maruz kalmamıştır, o yüzden dış dünyanın da bu tip sorunlardan kurtulmasını sağlamaya çalışır. Aile içinde oluşan gerçekliği hem kendisini doğru tanımlamasına yol açan unsurlarıyla, hem de kendisini seven, koruyan, sahip çıkan, büyüten özellikleriyle benimsemiştir.
Ödipal sorunlarını çözememiş çocuk ise hep hak ettiğinden fazlasını bekleyecektir. Hakkının yendiğine, aslında görüldüğünden daha değerli olduğuna inanacaktır. Böyle olunca, kardeşleri ve arkadaşlarıyla olan ilişkisinde, okul hayatında bir şeyler istediği gibi olmadığında sanki kendisine haksızlık yapılıyormuş gibi bir duyguyla öfkelenir. Örneğin kardeşinden lafını dinlemesini beklerken ona ağabeylik veya ablalık yapıp yapamadığını sorgulamayacaktır. Bu yapıdaki çocuklarda ilişkilerin karşılıklı olduğu gibi bir kavram oluşmamış ya da oturmamıştır. Karşılıklılık kavramı oluşturmuş bir çocuk sorumluluklarıyla hakları arasında, verebildikleriyle bekledikleri arasında bir ilişki olduğunu anlamıştır. Ödipal sorunlarını çözememiş çocuklarda bu kavram oluşmamıştır.
Ödipal dönem sağlıklı sonlandığında, çocuk dış dünyanın kurallarına uygun olmayı benimsemiş demektir. Hakkına razıdır, mızıldanmayan, yenilgiyi veya beklemeyi kabul eden bir çocuktur. Diğer yandan ailede, bir sevgi ortamında büyümüş olduğu için dış dünyanın da bir sevgi ortamı olmasını bekler. Kendisi ailede bir haksızlığa, zulme veya adaletsizliğe maruz kalmamıştır, o yüzden dış dünyanın da bu tip sorunlardan kurtulmasını sağlamaya çalışır. Aile içinde oluşan gerçekliği hem kendisini doğru tanımlamasına yol açan unsurlarıyla, hem de kendisini seven, koruyan, sahip çıkan, büyüten özellikleriyle benimsemiştir.
Ödipal sorunlarını çözememiş çocuk ise hep hak ettiğinden fazlasını bekleyecektir. Hakkının yendiğine, aslında görüldüğünden daha değerli olduğuna inanacaktır. Böyle olunca, kardeşleri ve arkadaşlarıyla olan ilişkisinde, okul hayatında bir şeyler istediği gibi olmadığında sanki kendisine haksızlık yapılıyormuş gibi bir duyguyla öfkelenir. Örneğin kardeşinden lafını dinlemesini beklerken ona ağabeylik veya ablalık yapıp yapamadığını sorgulamayacaktır. Bu yapıdaki çocuklarda ilişkilerin karşılıklı olduğu gibi bir kavram oluşmamış ya da oturmamıştır. Karşılıklılık kavramı oluşturmuş bir çocuk sorumluluklarıyla hakları arasında, verebildikleriyle bekledikleri arasında bir ilişki olduğunu anlamıştır. Ödipal sorunlarını çözememiş çocuklarda bu kavram oluşmamıştır.
Enseste maruz kalmanın kız ve erkek çocuklar üzerindeki etkileri
Aile içinde anne veya babanın cinsel tacizde bulunacak yapılarda olması, aile sisteminin zaten aile olamadığını gösterir çünkü anne babanın biyolojik olarak çocuk yapabilecek yetenekte olmasıyla çocuklara anne babalık yapabilecek vasıflarda olması birbirinden farklı şeylerdir. Ensest kuralını çiğneyen anne baba çocuklara sağlıklı büyüyebilecekleri bir ortam oluşturamaz. Böyle bir ortamda büyüyen bir kişi, insanlık kültürünün bir parçası olabilmesini çok zorlaştıran bir durumun içinden gelmiş demektir.
Cinsel taciz ödipal dönem içerisinde oluşuyorsa, çocuğun göreceği zarar çok ağır olur ve ruhsal büyüme durur. Daha sonraki yaşlarda, özellikle ergenlik çağı içerisinde yaşanan ensest ise erkek çocukta ve kız çocukta farklı etkiler oluşturacaktır. Ancak genel olarak, ensest girişimi çocukta o ebeveynin kaybı anlamına gelir. Ensest girişiminde bulunan baba veya anne artık ruhen anne veya baba olmaktan çıkar; bir erkeğe veya kadına dönüşür.
Erişkin bir insanın başka bir insanı veya çocuğu kullanarak cinsel haz oluşturma çabasına, cinsel eylemin zorlama veya kandırma gibi bir içeriği olması ve hiç değilse başlangıçta tek yanlı olması haline cinsel taciz diyoruz. Bu eylem aile içerisindeki üyeler tarafından gerçekleştiriliyorsa, o zaman ensest terimini kullanıyoruz. Çocuk cinsel bölgelerinden 3 yaşına doğru haz aldığı için, bu yaştan önce uygulanan bir taciz teşebbüsünde sadece canı yanmış olur. Bu durumda bir cinsel tacizin, anlam olarak, küçük bir çocuk için bedeninde oluşan başka bir fiziksel travmadan çok fazla bir farkı olmaz.
Cinsel tacizin çocuk için de cinsel taciz olması, esas olarak çocuğun cinsel bölgelerinden haz almaya başlaması sonucunda gerçekleşir. Bu durumda çocuğun ruhsal yapılanmasının taşıyabileceğinden fazla uyaran gelmesi, yine fiziksel acıya yol açacaktır. Anlaşılacağı gibi, cinsel tacizin çocuğa zararı, aldığı hazdan dolayıdır. Çocuk “kötü” bir eylem sonucunda haz duymuştur; eylemin, kötü olmasına rağmen haz vermiş olması, çocuğun kendisini suçlu hissetmesine neden olur. Durumun yarattığı öfke çocuğun kendisine yönelir. Çocuk haz aldığını kendisine de itiraf edemez çünkü bu, kötülüğe onun da katıldığı ve “kötü” olduğu anlamına gelecektir.
Cinsel taciz ödipal dönem içerisinde oluşuyorsa, çocuğun göreceği zarar çok ağır olur ve ruhsal büyüme durur. Daha sonraki yaşlarda, özellikle ergenlik çağı içerisinde yaşanan ensest ise erkek çocukta ve kız çocukta farklı etkiler oluşturacaktır. Ancak genel olarak, ensest girişimi çocukta o ebeveynin kaybı anlamına gelir. Ensest girişiminde bulunan baba veya anne artık ruhen anne veya baba olmaktan çıkar; bir erkeğe veya kadına dönüşür.
Erişkin bir insanın başka bir insanı veya çocuğu kullanarak cinsel haz oluşturma çabasına, cinsel eylemin zorlama veya kandırma gibi bir içeriği olması ve hiç değilse başlangıçta tek yanlı olması haline cinsel taciz diyoruz. Bu eylem aile içerisindeki üyeler tarafından gerçekleştiriliyorsa, o zaman ensest terimini kullanıyoruz. Çocuk cinsel bölgelerinden 3 yaşına doğru haz aldığı için, bu yaştan önce uygulanan bir taciz teşebbüsünde sadece canı yanmış olur. Bu durumda bir cinsel tacizin, anlam olarak, küçük bir çocuk için bedeninde oluşan başka bir fiziksel travmadan çok fazla bir farkı olmaz.
Cinsel tacizin çocuk için de cinsel taciz olması, esas olarak çocuğun cinsel bölgelerinden haz almaya başlaması sonucunda gerçekleşir. Bu durumda çocuğun ruhsal yapılanmasının taşıyabileceğinden fazla uyaran gelmesi, yine fiziksel acıya yol açacaktır. Anlaşılacağı gibi, cinsel tacizin çocuğa zararı, aldığı hazdan dolayıdır. Çocuk “kötü” bir eylem sonucunda haz duymuştur; eylemin, kötü olmasına rağmen haz vermiş olması, çocuğun kendisini suçlu hissetmesine neden olur. Durumun yarattığı öfke çocuğun kendisine yönelir. Çocuk haz aldığını kendisine de itiraf edemez çünkü bu, kötülüğe onun da katıldığı ve “kötü” olduğu anlamına gelecektir.
NEVROZLAR
Nevroz terimi ödipal sorunların çözülememesinin ortaya çıkardığı sorunları ifade etmek için kullanılır. Bu anlamda, ruhsal sorunların en hafifini içeren kategoridir. Zaten “gerçeklik sevgisi” en yukarı düzeyi temsil ettiği için, böyle olması beklenir. Bu düzeyin altında, omnipotansın yeterince aktarılamamasının oluşturduğu sorunları taşıyan karakter bozuklukları yer alır. En alt düzeyi veya en ağır sorunları ise psikozlar oluşturur.
Nevroz terimi 19. yüzyılda ortaya çıktı. Bu yüzyılda esas olarak histerinin yaygınlığı ve tıbbın bu sorun karşısındaki çaresizliği dikkatleri ruhsal sorunlar üzerine çekmişti. 1800’lü yıllarda önce Fransa’da, sonra bütün Avrupa’da ruhsal sorunlar üzerine birçok eser kaleme alındı. Freud, yüzyılının bu birikimini kendi gözlemleriyle birleştirerek nevrozların, özellikle de histerinin anlaşılmasını sağladı. Ortaya, insanı farkında olduğu özellikleri ve bilmediği yanlarıyla anlamaya çalışan, “psikanaliz” denen bir teori ve insanın gelişme düzeyini ve sürecini tanımlamaya çalışan bir dil çıktı. Bu kavrayış bir bilim haline gelemediyse de, psikoterapi uygulamalarında, sanatta, edebiyatta, felsefede, genel olarak insan bilimlerinin gelişmesinde etkili bir bakış açısı oldu.
Histeri bütün 19. yüzyıl boyunca yaygın bir bozuklukken, bugün çok seyrekleşmiştir. Yerini genel olarak kişilik bozuklukları ve daha özel olarak da narsisistik bozukluklar almıştır. Bu durum her çağın kendi sorunlarını getirdiğini ve ruhsal sorunların kültürel etkilere çok açık olduğunu gösterir. Aslında bu etkiler kendini aile sistemi üzerinden gerçekleştirir çünkü aile, dış dünyanın değişimine paralel olarak devamlı değişir. Kadın erkek ilişkisi, bebeklik anneliğinin nitelikleri, ebeveynlerin çocuklarla ilişkisi, çocukların aile içerisindeki yeri, onlara yapılan ruhsal yatırım ve onlardan beklenenler çağlar içinde devamlı değişmiştir. Bu değişim de kendisini, ruhsal sorunların her çağda farklı biçimler alması olarak gösterir.
Psikanalizin insanın ruhsal sorunlarını anlamak üzere bir teori haline getirildiği dönemin aile sisteminde, burjuva ailelerinde çocuklara çok yüksek ruhsal yatırım yapılıyordu. Anne baba, adeta çocuk sahibi olmak ve onları mükemmel bir biçimde yetiştirmek için evleniyorlardı. Annelerin erkek çocuklarına ve erkek çocukların annelerine, babaların kızlarına ve kız çocukların babalarına düşkün oldukları aile sistemleri yaygındı. Çocuklara olan bu düşkünlük genellikle dürtülerini ebeveynlerden çekememelerine ve bastırmalarına yol açıyordu. Çoğu ailede ebeveynler hayatlarının en büyük yakınlığını çocuklarıyla yaşıyor, en büyük ruhsal yatırımlarını çocuklarına yapıyorlardı. Histeri çağının temel karakteristiği, bu aile yapılanmasıdır.
Nevroz terimi 19. yüzyılda ortaya çıktı. Bu yüzyılda esas olarak histerinin yaygınlığı ve tıbbın bu sorun karşısındaki çaresizliği dikkatleri ruhsal sorunlar üzerine çekmişti. 1800’lü yıllarda önce Fransa’da, sonra bütün Avrupa’da ruhsal sorunlar üzerine birçok eser kaleme alındı. Freud, yüzyılının bu birikimini kendi gözlemleriyle birleştirerek nevrozların, özellikle de histerinin anlaşılmasını sağladı. Ortaya, insanı farkında olduğu özellikleri ve bilmediği yanlarıyla anlamaya çalışan, “psikanaliz” denen bir teori ve insanın gelişme düzeyini ve sürecini tanımlamaya çalışan bir dil çıktı. Bu kavrayış bir bilim haline gelemediyse de, psikoterapi uygulamalarında, sanatta, edebiyatta, felsefede, genel olarak insan bilimlerinin gelişmesinde etkili bir bakış açısı oldu.
Histeri bütün 19. yüzyıl boyunca yaygın bir bozuklukken, bugün çok seyrekleşmiştir. Yerini genel olarak kişilik bozuklukları ve daha özel olarak da narsisistik bozukluklar almıştır. Bu durum her çağın kendi sorunlarını getirdiğini ve ruhsal sorunların kültürel etkilere çok açık olduğunu gösterir. Aslında bu etkiler kendini aile sistemi üzerinden gerçekleştirir çünkü aile, dış dünyanın değişimine paralel olarak devamlı değişir. Kadın erkek ilişkisi, bebeklik anneliğinin nitelikleri, ebeveynlerin çocuklarla ilişkisi, çocukların aile içerisindeki yeri, onlara yapılan ruhsal yatırım ve onlardan beklenenler çağlar içinde devamlı değişmiştir. Bu değişim de kendisini, ruhsal sorunların her çağda farklı biçimler alması olarak gösterir.
Psikanalizin insanın ruhsal sorunlarını anlamak üzere bir teori haline getirildiği dönemin aile sisteminde, burjuva ailelerinde çocuklara çok yüksek ruhsal yatırım yapılıyordu. Anne baba, adeta çocuk sahibi olmak ve onları mükemmel bir biçimde yetiştirmek için evleniyorlardı. Annelerin erkek çocuklarına ve erkek çocukların annelerine, babaların kızlarına ve kız çocukların babalarına düşkün oldukları aile sistemleri yaygındı. Çocuklara olan bu düşkünlük genellikle dürtülerini ebeveynlerden çekememelerine ve bastırmalarına yol açıyordu. Çoğu ailede ebeveynler hayatlarının en büyük yakınlığını çocuklarıyla yaşıyor, en büyük ruhsal yatırımlarını çocuklarına yapıyorlardı. Histeri çağının temel karakteristiği, bu aile yapılanmasıdır.
Histeri
Ciddi klinik belirtiler veren histerinin asal karakteri, dürtülerin neredeyse tamamen bastırılmış olmasıdır. Bu durum daha çok kadınlarda görüldüğü için, histeri kadınlara özgü bir hastalık sayılmıştır. Halbuki cinsel dürtünün karşı cinsten ebeveyne yatırıldığı için bastırılması her iki cinsiyette de görülür. Dürtüleri babasına bağlanmış ve sonra da bastırılmış kadınlar cinsellik yaşayamaz hale gelebilirler. Erkeklerin sevgi nesnesinden çok dünyaya yönelik olmaları, onları dürtüleri annelerine bağlanmış ve bastırılmış da olsa cinsellik yaşayabilir durumda tutar. Bu yüzden, şiddetli histerik belirtiler kadınlarda görülür.
Cinsel dürtünün ebeveynden çekilemediği için az ya da çok bastırılmış olması, her iki cinste de cinsellikle ilgili sorunların oluşmasına yol açar. Her şeyden önce, kullanılabilecek cinsel dürtü, bir kısmı bastırmaya maruz kaldığı için azalmış olur. Kullanılabilir libidonun azalması ise cinsel hayatı fakirleştirir. Cinsel dürtünün bir kısmının ebeveynde kalmış olması, cinselliğin kötülük içeren bir ihtiyaç olarak algılanmasına yol açar. Cinsel deneyim çatışmalı bir biçimde yaşanır; çoğu zaman katlanılması gereken bir vazifeye dönüşür. Bu durumdaki kadınlarda cinsel isteksizlik sık rastlanan bir durumdur. Cinselliğin suçluluk yükü ile yaşanması ise erkeklerde cinsel sorunlara yatkınlık oluşturur. Bu durumdaki erkeklerin cinsellik yaşarken dikkatlerinin dağılması ilişkiden kopmalarına, boşalamama veya sertleşme kaybı gibi sorunlara yol açar. Bu problemleri yaşamaya yatkınlık cinsel performansa düşkünlüğe ve performans kaybı korkusuna neden olur.
Ödipal döneme ait sorunlar yaşayan erkeklerin duygusal dünyası çocuksu kalır. Uzun süren bir ilişkide bu erkekler giderek eşlerini anne yerine koymaya başlarlar. Aslında eşini anne yerine koymaya başlamak erkeklerde yetersizlik duygusuna ve iktidar kaybı korkusuna yol açar. İlişkide idare eden olmak yerine idare edilen haline gelmişlerdir. Cinsellik bu duygusal atmosferde yaşanmaya başlandığında, erkeklerde özellikle sertleşme güçlüğü dediğimiz cinsel sorun ortaya çıkar. Bu sorunun ortaya çıkabileceğini algılamak bile çoğu erkeğin eşiyle cinsel ilişki kurmaktan, cinsel hayattan çekilmesine sebep olur. Ödipal döneme ait sorunlar bazı erkeklerde fahişelere düşkünlük olarak görülebilir. Bu erkekler sevdikleri kadına fazla bir cinsel çekim hissedemez, sanki cinsellik “kötü” bir şeydir, dolayısıyla ancak “orospularla” yaşanabilecek bir ihtiyaçtır. Bu erkekler sevgi ile dürtüyü bir araya getirememektedir. Bu tutumun altında dürtülerin anneden çekilememiş olmasını rahatlıkla görürüz.
Bastırma savunma mekanizmasının yoğun kullanımı, histeriklerde birçok karakter özelliğine yol açar. Dürtülerin, çağrışımlarıyla birlikte bastırılması, kişinin içsel zenginliğini azaltır, yüzeyselleştirir. Dürtülerin hissedilmemesi, başka duyguların da kaybına sebep olur. Kişi, canlılığının önemli bir parçası olan dürtülerinden uzak durabilmek için bebeksi benliğini yok saymaya başlar. Bu durum kişinin duygularını ve “hakikiliğini” ciddi ölçüde sekteye uğratır. Bütün bunların sonucu olarak da ortaya abartılı, teatral, sanki hayatı bir oyun gibi gören ve bu oyunu oynayan bir insan çıkar. Ayrıca dürtülerin bastırılıp yaşamın dışında tutulması bastırıldıkları yaşta ve gelişmişlik düzeyinde kalmasına sebep olduğu için, dürtüsel gelişme sekteye uğrar ve bununla beraber karakter de çocuksu kalır.
Cinsel dürtünün ebeveynden çekilemediği için az ya da çok bastırılmış olması, her iki cinste de cinsellikle ilgili sorunların oluşmasına yol açar. Her şeyden önce, kullanılabilecek cinsel dürtü, bir kısmı bastırmaya maruz kaldığı için azalmış olur. Kullanılabilir libidonun azalması ise cinsel hayatı fakirleştirir. Cinsel dürtünün bir kısmının ebeveynde kalmış olması, cinselliğin kötülük içeren bir ihtiyaç olarak algılanmasına yol açar. Cinsel deneyim çatışmalı bir biçimde yaşanır; çoğu zaman katlanılması gereken bir vazifeye dönüşür. Bu durumdaki kadınlarda cinsel isteksizlik sık rastlanan bir durumdur. Cinselliğin suçluluk yükü ile yaşanması ise erkeklerde cinsel sorunlara yatkınlık oluşturur. Bu durumdaki erkeklerin cinsellik yaşarken dikkatlerinin dağılması ilişkiden kopmalarına, boşalamama veya sertleşme kaybı gibi sorunlara yol açar. Bu problemleri yaşamaya yatkınlık cinsel performansa düşkünlüğe ve performans kaybı korkusuna neden olur.
Ödipal döneme ait sorunlar yaşayan erkeklerin duygusal dünyası çocuksu kalır. Uzun süren bir ilişkide bu erkekler giderek eşlerini anne yerine koymaya başlarlar. Aslında eşini anne yerine koymaya başlamak erkeklerde yetersizlik duygusuna ve iktidar kaybı korkusuna yol açar. İlişkide idare eden olmak yerine idare edilen haline gelmişlerdir. Cinsellik bu duygusal atmosferde yaşanmaya başlandığında, erkeklerde özellikle sertleşme güçlüğü dediğimiz cinsel sorun ortaya çıkar. Bu sorunun ortaya çıkabileceğini algılamak bile çoğu erkeğin eşiyle cinsel ilişki kurmaktan, cinsel hayattan çekilmesine sebep olur. Ödipal döneme ait sorunlar bazı erkeklerde fahişelere düşkünlük olarak görülebilir. Bu erkekler sevdikleri kadına fazla bir cinsel çekim hissedemez, sanki cinsellik “kötü” bir şeydir, dolayısıyla ancak “orospularla” yaşanabilecek bir ihtiyaçtır. Bu erkekler sevgi ile dürtüyü bir araya getirememektedir. Bu tutumun altında dürtülerin anneden çekilememiş olmasını rahatlıkla görürüz.
Bastırma savunma mekanizmasının yoğun kullanımı, histeriklerde birçok karakter özelliğine yol açar. Dürtülerin, çağrışımlarıyla birlikte bastırılması, kişinin içsel zenginliğini azaltır, yüzeyselleştirir. Dürtülerin hissedilmemesi, başka duyguların da kaybına sebep olur. Kişi, canlılığının önemli bir parçası olan dürtülerinden uzak durabilmek için bebeksi benliğini yok saymaya başlar. Bu durum kişinin duygularını ve “hakikiliğini” ciddi ölçüde sekteye uğratır. Bütün bunların sonucu olarak da ortaya abartılı, teatral, sanki hayatı bir oyun gibi gören ve bu oyunu oynayan bir insan çıkar. Ayrıca dürtülerin bastırılıp yaşamın dışında tutulması bastırıldıkları yaşta ve gelişmişlik düzeyinde kalmasına sebep olduğu için, dürtüsel gelişme sekteye uğrar ve bununla beraber karakter de çocuksu kalır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)