Meditasyon, travma gibi ruhsal deneyimlerin dönüştürücü etkisi üzerine.


İç deneyim imkanları ve geliştirici niteliği.


Kadın erkek ilişkileri


Sorular ve cevaplar...

Başlarken

Bu kitap, 32 yıldır içinde olduğum psikiyatri ve psikoterapi pratiğinin bir sonucu olarak oluştu. Daha ilk adımda, psikiyatri ihtisasım sırasında, hastalara sadece ilaç vererek yaklaşmanın temel olarak hastalığı iyileştirmek yerine biçim değiştirmesine yol açtığını gözledim. Ajite halde seyreden ve hastayı yakın çevresine zarar verme noktasına taşıyan hastalık durumunda, bu belirtileri tamamen ortadan kaldıracak düzeyde ilaç verildiğinde hasta hiçbir şeye ilgi duymayacak, hiçbir şey hissetmeyecek hale geliyordu. Öfke, korku ve bununla beraber sanrılar ve hezeyanlar azalıyordu ama canlılık, ilgi, merak, dürtü, sevinç de ortadan kalkıyordu. Hastalık durumu/dönemi hastada büyük bir travma yaratıyordu ve tekrar hastalanmaktan ölesiye korkuyordu fakat buna rağmen birçok hasta ilaçlarını bırakmak istiyor, hatta gizlice almamaya çalışıyordu.
Psikozlu hastaların kapalı servise yatırıldığı bir üniversite kliniğinde yaptığım ihtisas döneminde akıl hastalıklarının sadece ilaçla tedavi edilemeyeceğine kesin olarak inandım. Bu süreçte İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri kliniğinin sağladığı, teşekkür edilesi çokseslilik ortamında psikanalitik psikoterapi ile ilgilenme olanağı buldum. Giderek hekim kimliğimin yanı sıra psikoterapist formasyonumu geliştirmeye başladım.
Ağırlıklı olarak ilgilendiğim hasta grubu, psikanalizin ele aldığı nevrozların dışında kalan, ağır problemleri olan hastalardan oluşuyordu. Hastalarımın birçoğu daha önce psikoz yaşamıştı ve psikotik tablo veya ağır sınır vaka özellikleri gösteriyorlardı. Giderek, bu hasta grubu ile ilgili içinde olduğum pratik ve bu yöne kanalize ettiğim, ağır ruhsal sorunların psikoterapisiyle ilgili okumalarım beni içinden geldiğim psikanaliz grubundan uzaklaştırdı. Bu arada kendi muayenehanemi açtım. Bir yandan kendi hasta popülasyonumla ilgili spesifik yayınları -çoğu ABD ve İngiltere kaynaklı psikanalistlere ait, psikozların anlaşılması ve psikoterapisiyle ilgili kitapları ve dergileri- takip ediyordum. Diğer yandan, günde on saati bulan yoğun bir çalışma içindeydim.
Hayatımın bu döneminde, daha önce içinde yaşadığım dünyadan uzaklaştım; ağırlıklı olarak psikanalitik psikoterapi ile ilgili teorik kaynaklardan ve hastalardan oluşan bir dünyaya kaydım. Hastalarım, genel olarak bebekliklerinde ve erken çocukluklarında annelik eksikliği yaşamış kişilerden oluşuyordu ve tedavi ortamının da büyük ölçüde bu eksikliği tamamlayacak nitelikte olması gerekiyordu. Bana kalırsa ortamın tedavi edici olması ancak yoğun bir sevgi ve şefkat barındırmasıyla ve giderek terapistin içindeki annenin uyanmasıyla mümkündü. Bir yandan dış dünyadan uzaklaşmak, bir yandan hastaların içindeki bebeğin uyanmış olması ve oluşan yoğun sevgi ortamı, mistik deneyimler yaşadığımı düşündüğüm bir dönemi başlattı. Bu deneyimlerin ayrıntılarına girmek istemiyorum. Ancak yıllar içinde oluşan görüşüm, mistik deneyimlerin belli bir derinlik düzeyine kadar olan kısmının zaten bebeklik döneminde anneyle yaşanan bütünleşme ile ilgili olduğudur.
Daha öteye giden mistik deneyimlerin “Bölünmez Bütünlük”ün parçası olma haliyle ilgili olduğu ve anne karnındaki yaşantılara geri dönme sonucu oluştuğu kanaatine vardım. Eğer bebeklik döneminde anne, bebekle ruhsal bir ilişki kurabilmişse, bu kişi, o dönemde yaşanan deneyimi hayatının bir noktasında tekrar edebilir. O zaman ortaya bir kutsallık duygusu çıkar. Kutsallık duygusu “yüce bir varlıkla”, bebeklikte bu varlık annedir, bütünleşme halinde oluşur. Bu deneyimin ortaya çıkabilmesi için kişinin ruhsal yatırımının dünyadan yeterince çekilmiş olması, yani hırslarından, isteklerinden, fantezilerinden uzaklaşmış olması, ihtiyaçlarının azalması gerekir. Bildiğimiz anlamda hayatla bağ zayıflamıştır. Bu deneyimin oluşabilmesi için gereken bir diğer önemli unsur da, ilerleyen sayfalarda okuyacağınız gibi, insanın, içindeki yok edici öfkeden büyük ölçüde arınmış olmasıdır. Bu durumda insanın hayatla tek bağı, yakın çevresine yönelen, içindeki sevgi olmaktadır. Sanıyorum o dönemde benim için de bu koşullar oluşmuştu.
Bu durum bir yandan ortamda büyük bir sevginin olmasını sağlarken, birçok tehlikeyi de davet etti. Hastalarımla bütünleşme ve bunun sonucu olarak da bütün ruhsal yatırımlarının bana dönmesine yol açma tehlikesi vardı. Sanıyorum en büyük eksiklik, bu ortamı ve durumu konuşup tartışabileceğim kimsenin olmamasıydı. Her şeyi deneyerek ve yaşayarak öğrenmek zorunda olduğum bir tecrübenin içindeydim ve yanımda, yardım almak üzere gelmiş birçok insanı da sürüklüyordum. Özellikle anne eksikliği yaşamış olan hastalar bana karşı çok büyük bir bağlılık geliştirmeye başlamıştı. Bu, istenen bir durumdur, bağlanma kapasitesi insanın en büyük sermayesidir ama bu bağlılığın bağımlılığa dönüşmesi tehlikesi vardı. Dolayısıyla hastaların bağlılığının niteliğinin yatırımlarını kendi hayatlarından çekmeleri şeklinde değil, yeni oluşan bağlanma kapasitelerinin reel yaşamlarına yayılması şeklinde olmasına dikkat etmem gerekiyordu. Aksi takdirde kendi hayatları bozulabilirdi ve bana bağlandıkları için zarar görebilirlerdi.
Hastaların acılarını ve çıkmazlarını çok yoğun bir biçimde hissetmeye başlamıştım. Üzerimde onlarla ilgili büyük bir sorumluluk duygusu vardı. Bazen kendimi onlarca bebeği olan bir anne gibi hissediyordum. Bugünden baktığımda, onlarla tam bir bütünleşme içine girdiğimi görüyorum. Bu dönemde beni nefsimin yönetmemesine, onların hayatını bozacak bir etkim olmamasına, her zaman onların iyiliğini düşünmeye, hep gerçeği dile getirmeye ve hastalarda narsisistik bir şişkinlik oluşmamasına azami dikkat gösterdim. Onlarla ilgili hatalar yapmış olduğumu biliyorum ama bu hatalar onların acılarını azaltma, onlara sahip çıkma arzularımdan dolayı olmuştur. Bu bütünleşme döneminde onların sorumluluğunu fazlasıyla aldığımı ve bu yüzden zarar görenler olduğunu, bazılarının büyüme süreçlerini yavaşlatmış olabileceğimi düşünüyorum.
Bu deneyimin, psikoterapi sürecinin doğası gereği birçok insanın hayatının merkezinde olduğum için kendini çok fazla önemsemeye yol açabilecek bir niteliği olduğunun da farkındayım. Ruhsal gelişmenin hem insanın sevme kapasitesini artıran hem de mütevazılaşma ile birlikte giden bir süreç olduğuna inandım. Umarım bu inancımı kendim için de uygulayabilmişimdir.
Kitabın içeriğine gelince… Anlatılanlar, büyük ölçüde bu deneyimler üzerine hissettiklerim ve gözlemlerim sonucu oluşmuştur. Hastalarla, durumlarının ağırlaşmasına yol açmadan bebeklik dönemine gidebilmiş olmak, akıl hastalıklarının nasıl oluştuğunu anlamam konusunda büyük katkı sağladı. Ayrıca insanın yaşamak için kullandığı malzemenin kendisine doğumundan itibaren verilen emekle oluştuğunu görmek, hastalardan psikoterapi sürecinde nelerin beklenebileceğine dair daha önce öğrendiklerimi kökten değiştirdi. İnsanın oluşum sürecinde hasedin, yok olma korkularının, hiçlik duygularının, ağır değersizlik duygularının ne kadar önemli olduğunu gördüm. Birçok karakter özelliğinin bu duyguları ruhsal alandan uzak tutabilmek için oluştuğunu anladım. Önceleri “direnç” olarak nitelendirilen tutumların hastaların bebeklikteki ve çocukluktaki hayat tecrübelerinden kaynaklandığını, yaşanmış bir şeyin, bir onarım süreci içinde bile yaşanmamışa çevrilemeyeceğini gördüm.
Bütün bunlar, bilinçaltının bilince çıkarılmasını ve sorunların aktarım ilişkisi içinde çözümlenmesini hedefleyen klasik psikanalize olan inancımı, en azından benim hasta grubum için yok etti. Genel olarak, psikoterapinin ciddi sınırları olduğunu ve sorunları bebekliğe ve erken çocukluğa dayanan insanlara yardım edebilecek nitelikte psikoterapist yetiştirmenin hiç kolay olmadığını düşünüyorum. Bunun yanında, insanın kendi annesinden alamadığını başka bir insanla tamamlamaya çalışmasının, erişkinlik yaşlarındaki bir insanın tekrar bir bebek veya küçük bir çocuk gibi bağlanmak zorunda kalmasının son derece zor bir durum oluşturduğunu gördüm. Yine de, taşınması çok zor olan duyguları deneyimlemiş olan insanlar bu zorluğu göze alabiliyorlar.
Yaşadığım bu süreçte, özellikle insanlara yardımcı olmaya çalışırken kendi anne babama ne kadar çok şey borçlu olduğumu binlerce defa düşündüm. Yapabildiğim ve yapamadığım her şeyin bir şekilde onlarla bir ilişkisi vardı. Hastalarımla belirsiz, daha önce çıkılmamış veya çok az tecrübenin yaşandığı bir yola büyük bir iyimserlikle çıkmıştık. Hele ki ilk yola çıkanlar, mutlaka deneyim eksikliğimden dolayı az ya da çok zarar görmüşlerdir. Birlikte yola çıkarken onlar acılarından, taşınamaz duygularından, ağır korkularından kurtulmak istiyorlardı; neredeyse saflık ölçüsünde iyimser olan ve onlara cesaret veren, bendim. İnsanın kaderini değiştirmesinin ne kadar zor olduğunu, bunun yeryüzündeki en zor mesele olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Umarım birçoğu için bir hayal kırıklığı olmamışımdır. Hepsinden hem özür diliyorum hem de gösterdikleri güven, işbirliği ve çaba için onlara teşekkür ediyorum.

I. BÖLÜM: KAVRAMSAL ÇERÇEVE

İşiniz karşınızdaki insanı anlamak ve sonra da ona yardım etmek olduğunda, bütün dikkatiniz ona yönelmiştir. Sadece aklınızla ve zihninizle değil, bütün duygularınız ve sezgilerinizle oradasınızdır. Bilinçaltınızın neleri algıladığını anlamak için hastanın sizde yarattığı etkiyi ve çağrışımları dikkatle izlersiniz. Bütün bilginiz, diğer hastalarla ilgili deneyimleriniz, kendi hayat tecrübeniz durumun gereğini yerine getirmek için hizmetinizdedir. Karşınızdaki insandan gelen bütün verileri, hiçbirini atlamadan kendi sisteminize yüklemeye çalışırsınız. Odaya girişinden kılık kıyafetine, ifadesine, oturuş biçimine, sizinle kurduğu ilişkiye, kendini ifade etme biçimine kadar her şeyi, size hissettirdiklerini kullanarak değerlendirmeye çalışırsınız.
Size dünyasını açmaya başladığında, şikâyetlerini dinledikçe yavaş yavaş bir resim oluşmaya başlar ve sorularınızla bu resmi netleştirmeye çalışırsınız. Ancak o zaman onu anlamaya, dış dünyanın ve yaşamında olan bitenin onun penceresinden nasıl görüldüğünü kavramaya başlarsınız. Kabaca, nasıl bir malzemeye sahip olduğunu, bu malzemeyi kullanarak hayatını neler üzerine kurduğunu, nelerin altından kalkıp kalkamadığını, ayrıca neleri oluşturamadığını, ne gibi durumlardan kaçınmaya çalıştığını, nelerin onun için tehlike olduğunu ve hayatını bütün bunlarla nasıl anlamlandırmaya çalıştığını anlarsınız.

Duygu, zihin ve hâkim duygu kavramları üzerine

Zihnimizin ve farkındalığımızın arka planını, duygu dünyamız oluşturur. Asıl yaşananlar hep duygulara ilişkindir; her deneyimin rengi, kokusu, tadı duygularla oluşur. Akıl kuru söz ve mantık olarak kalırken, duygular bazen çok rahatsız edici, acı verici ve çok kaçınmak istediğimiz bir içerikte bile olsa, bize ve hayatımıza canlılık ve anlam katar. Hatta daha ileri gidip, duyguların bizi bir robot gibi olmaktan kurtararak canlılığımızı ve hayatımızın anlamını oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Duygular, içinde bulunduğumuz durumun iç gerçekliğimiz tarafından nasıl algılandığını, değerlendirildiğini ve yorumlandığını gösteren sinyallerdir. İrademizden bağımsız olarak oluşan iç gerçekliğimiz, üzerinde bir tahakküm ve kontrol oluşturamayacağımız bir “hakikat”tir. Duygular, kaynağını bu hakikatten alır ve bulunduğumuz farkındalık düzeyinde, daha yüzeyde yaşayan bize ve sonradan oluşmuş zihnimize bu hakikatten iletilen yönlendirici ve etkili olacak kapsamda bilgilerdir.
Duygu durumumuz bize içsel gerçekliğimizi ve bununla ilişkili olan dışsal gerçekliği nasıl algıladığımızı gösterir. Örneğin sevinç duygusu bir hazzı yaşadığımızı veya önemli bir kaygı ve endişe sebebinin ortadan kalktığını iletir. Ya da suçluluk duygusu bir sevgi nesnesine zarar verdiğimizi, onun sevgisini kaybetme tehlikesinin oluştuğunu veya beklentilerimize, amaçlarımıza uygun davranamadığımız için gerçekleştirmek istediğimiz amaçlara zarar verdiğimizi bildirir. Böylece içsel gerçekliğimiz durumun değerlendirmesini bir duygu olarak zihinsel alana ve bilince aktarmış olur. Bu haliyle duygular, oluşma sürecinde sözel değildir; söz öncesi dönemden beri var olan, canlı ve yaşayan (deneyimleyen) tarafımızdan gelmektedir. Anne karnında da bebeğin duyguları vardır. Ayrıca anne karnındaki bebeğin annenin duygularını algıladığını söyleyen birçok araştırma vardır.

Üç hâkim duygu

Normal bir insanın hayatında hem kendi bütünlüğünü muhafaza etmek, hem dışındaki dünyaya uyum sağlamak, hem de sözgelimi çocuk büyütmek gibi değişik amaçları kapsayan ve değişik duyguları harekete geçiren yaşantılar vardır. Hayatımızı sadece tamamen yeterli ve hazır olduğumuz alanlarda yaşamıyoruz. Kimimiz iş hayatında, kimimiz karşı cinsle olan ilişkisinde, kimimiz de ebeveyn olarak zorlanıyoruz. İnsanlar, fazlasını yapabilmeyi çok isteseler bile, kişilik yapılanmalarının ve ruhsal malzemelerinin dayattığı sınırlar içerisinde var olmak zorundadır; bu sınırların dışında ise yeterli olamadıklarını ve yerlerini dolduramadıklarını görmek zorunda kalırlar. Bütün bu yaşantılar acı, sevinç, kendine güven, yetersizlik, suçluluk gibi birçok duygu oluşturur. Fakat bu duygular herkeste aynı içerikte değildir. Kimisi yaptığı bir yanlışı insani bir hata olarak değerlendirilirken, aynı durum başka birisi için büyük bir utanma konusu olacaktır. Bu farkı, büyük ölçüde “hâkim duygu” oluşturur.
İnsanın nasıl bir dünyada yaşadığını hâkim duygusu ve bununla beraber duygu dünyası belirler. Yaşadığımız dünya korku dolu bir yer midir, içinde sevgi var mıdır, bizi içine kabul etmekte midir, yoksa her an bizi dışlayacak bir yer midir? Böyle olunca, hâkim duygu insanın birçok tutumunu, dünyaya bakışını ve kişilik özelliklerini belirleyecektir. Örneğin korkuları fazla olan bir insanın çok temkinli olması ve hayatın tehlikelerini gözünde büyütmesi beklenir. Bu insanın ebeveyn olduğunda korkularını çocuğa yansıtmaması, çocuğun bu tutumdan etkilenmemesi ve korkak bir çocuk olmaması beklenemez çünkü çocuğunu fazlasıyla korumaya çalışacak ve kendi korkuları yüzünden çocuğun dünyayı olduğundan daha tehlikeli bir yer olarak algılamasına yol açacaktır. Bu kişi, çocuğun yaşam deneyimini fazlasıyla sınırlar ve ürkek olmasına yol açar. Ebeveyn, çocuğun dış dünyaya yönelmesini geciktirdiği için ebeveyn olarak en uygun büyütme koşullarını oluşturamayacaktır.

Hâkim duygu ve duygusal çatışma

Duygular, kişinin davranışlarının amaçlı olabilmesi için gereklidir. Aksi takdirde ya kişi ne yapacağını bilemez ya da hayatı sürekli kendi kendini tekrar eden bir oyuna dönüşür; monoton, sıkıcı, anlamsız ve heyecansız bir hayat yaşanır. Duygu dünyalarıyla ilişkisini kesmiş insanların kendilerini bir oyunun içindeymiş gibi hissettiklerini, hem kendilerinin hem de hayatlarının hakikiliğini algılayamadıklarını ve sıklıkla anlamsızlık ve yabancılaşma duygularının ortaya çıktığını görürüz. Duyguların kullanılamamasının kişiyi ne kadar işlevsiz hale getirdiği konusundaki en görünür durumlardan biri, iki zıt duygunun aynı anda hissedildiği duygusal çatışmalardır. Duygusal çatışmaların en yoğun olduğu durumlarda kişilik bütünleşmesi tamamlanmamıştır; kişinin bir tarafı bir şey isterken, başka bir tarafı tam tersini istemektedir. Çatışma durumları, bir duygunun öne çıkıp belli bir amaca doğru hareket edilmesini sağlayamamasının örneklerini oluşturur.
Bazen de gerçekçi tarafımız ile fantezi dünyamız arasındaki çatışma bizde acılı bir kararsızlık durumu oluşturur. Bir hasta, beraber olduğu kız arkadaşıyla ilgili olarak büyük bir kararsızlık içindeydi; onunla evlenme isteğiyle ayrılma isteği arasında gidip geliyordu. Şikâyetlerinden, kadın arkadaşını fantezilerindeki ilişkiyi oluşturamayacak birisi olarak değerlendirdiği fakat bir yandan da kadına, ondan ayrılmakta zorlanacağı bir ruhsal yatırımı yapabildiği anlaşılıyordu. Aslında hasta kız arkadaşını seviyordu ama fantezilerini de seviyordu ve bunlardan vazgeçemiyordu. Bu durum hastada birbiriyle çelişen duygular uyandırıyordu. Aslında hastanın gerçeğe yönelmiş tarafıyla fantezilerinden vazgeçemeyen tarafı arasındaki çatışma gerçeklik sevgisinin artmasıyla çözülür ve kişilik bütünleşmesinin önündeki engel kalkmış olur. Bir tarafımız bir şey, başka bir tarafımız da onun tam tersi bir şey söylediğinde, bir duygunun öne çıkarak yönlendirici olamadığı bir durumla karşı karşıyayız demektir. Bu durum bizi karar veremeyecek, iş göremeyecek bir hale getirir.

Sistemin aklı

Hâkim duygunun kişiliğin parçalanmadan ve bölünmeden tutarlı bir bütünlük taşımasını, kişilik sisteminin kendi gerçeğine en uygun verimliliği yakalamasını mümkün kılması bize, kişilik örgütlenmelerinin kendine göre bir “akıl” taşıdığını düşündürmektedir. “Sistemin aklı” diyebileceğimiz bu unsur, sistemin iyi olma halini sağlamaya ve sürdürmeye yöneliktir. İnsanın kendi iradesi ve değer sistemi, “sistemin aklı” üzerinde hiçbir zaman egemenlik oluşturamaz. Çoğu zaman deneyimlerle şekillenmiş olan ve zihinden tamamen bağımsız olan bu yapı, akıldan daha bilgedir. Neredeyse fizik kanunları kadar etkin kanunlar söz konusudur; sistemin kendi gerçeğinden kaynaklanan rasyonalitesi, aklın, değer yargılarının ve zihnin müdahalelerine rağmen hükmünü sürdürür.
İnsanın kendi aklından ve iradesinden daha güçlü, çoğu zaman daha bilge bir “sistem aklı” olduğu düşüncesi, tarih boyunca da birçok metafizik kavramın oluşturulmasına ve kullanılmasına yol açmış olmalıdır. Bu sistemin nasıl oluştuğunu ve nasıl böyle bir işlev oluşturabildiğini tartışmak gerekir diye düşünüyorum.

Hâkim duygu üzerine iki örnek

VAKA 1
İlk hâkim duyguyu, “kendini kötü hissetmekten kaçınma” olarak adlandırmıştım. Aşağıdaki örnek, bu örgütlenmenin gelişmiş seviyelerine aittir, ilk basamakları ise şizofreniye kadar uzanır.
G., 40 yaşında, evli, erkek bir hasta. Karısıyla birlikte 14 yaşındaki oğullarının durumunu konuşmak için geldiler. Çocuk, evde her istediğini yaptırmak istiyor, istekleri yerine getirilmediğinde öfke krizleri içine giriyor, küfür ediyor, anne babasına saldırıyormuş. Anlatılanlardan, çocuğun dış dünyaya yönelemediği, daha çok evde oturma eğilimi gösterdiği, bu sebeple okul hayatını da sürdürmekte zorlandığı anlaşılıyordu. Okulda da arkadaşlık oluşturmakta, derslere katılmakla zorlanıyormuş. Daha çok evde olduğu ve annesi daha kural koyucu olduğu için annesiyle çok sık kavga ediyormuş ve bu kavgalar annesine küfürlü, sözel ve fiziksel saldırıya kadar varabiliyormuş.
Anne, çocuğun bu halde olmasının sorumlusu olarak babayı görüyor ve babanın küçüklüğünden beri çocuğun her istediğini yapmaya eğilimli olduğunu, çocuğa hiç kural koyamadığını, bütün kuralları kendisinin koymak zorunda kaldığını, bütün gün çocuğun isteklerine, sorumsuzluklarına kendisinin muhatap kaldığını ve “hayır” diyen kişi olarak çocuğun gözünde evdeki “kötüyü” temsil ettiğini anlatıyordu.
G., aile içinde otorite figürü olamadığını kabul ediyor, bu yüzden çocuğunun da zarar gördüğünü artık anladığını söylüyordu. Yine de çocuğu mutsuz gördüğünde buna katlanamadığını, çok üzüldüğünü ve dayanamayıp istediği şeyi yapmaktan kendisini alamadığını ekliyordu. Ayrıca gerek evde, gerek dış dünyada aksamalarını fark ettikçe canının içki istediğini, son zamanlarda içme eğiliminin arttığını, ancak içince gerginliğinin azaldığını ve dinlenebildiğini ifade ediyor ve yardıma ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Bütün bu anlatılanlarla ve çocuğun babasının açık yardım alma talebi dikkate alınarak, seansların erkek ile sürdürülmesine ve gerektiğinde çocukla ilgili olarak da, anne babanın işbirliğini temin etmek üzere bir araya gelinebileceğine karar verildi.

Kişilik örgütlenmeleri ve büyütme ilişkisi

Üç hâkim duygu, üç temel kişilik örgütlenmesine yol açar. Her bir kişilik örgütlenmesinin dayanıklılığı, zorluklarla baş etme gücü ve uyum sağlama kapasitesi farklıdır. “Kendini kötü hissetmekten kaçınma” hâkim duygusu üzerine yapılanmış insanlar fantezi dünyasında kalır. Bu, insanın inanmak istediklerine inanmayı sürdürmesi anlamına gelir. Dış gerçeklik onların kabul edemeyeceği kadar sert, kendileri ise kabul edemeyecekleri kadar zayıftır. Bu yüzden hayatı olduğundan daha “kolay”, kendilerini de olduklarından daha “mükemmel” olarak algılamaya çalışırlar; gerçekliğe yönelimleri yetersizdir. Fantezilere inanmak hem insanın korkularının ve yok edici öfkesinin azalmasını sağlar, hem de umut etmeyi sürdürerek hayata daha fazla bağlanmasının imkânını oluşturur, ancak ruhsal gelişmeyi de durdurur; insanı kendi nesnel dünyasının içine, fantezi dünyasına hapseder.
Hayatta kalma dürtüsünün yönettiği insanlarsa fantezi dünyalarından çıkmış ve dış gerçekliğe yönelmişlerdir, ancak onlar için de dış gerçeklik tehlikelidir; bir yandan çok dikkatli ve temkinli olmak, öte yandan da kendilerini geliştirerek tehlikeyi azaltmaya çalışmak zorundadırlar. Gerçeklik sevgisinin yönettiği insanların ise korkuları azalmıştır çünkü yeterlilikleri ve güçleri hayatın altından kalkmaya yetecek düzeye ulaşmış, içlerindeki yok edici öfke ve bununla beraber yok olma korkusu azalmış ve onlar için hayatı sevmek mümkün hale gelmiştir.

Hâkim duygunun oluşmasında ailenin rolü

İnsanın ruhsal gerçekliği, içinde büyüdüğü ortamın bir ürünüdür; bu ortamın gerçekliğinin bütün unsurları kişiliğin bir parçası olacaktır. Ancak, büyüme ortamının özelliklerinin bir insanın oluşmasına ne gibi yansımaları olduğunu görmek bir uzmanlık işidir. Bir insanın özelliklerinden kalkarak onun nasıl bir annelik ve babalık aldığı, annesi ve babası arasındaki ilişkinin karakteristikleri, kardeşler arasında nasıl bir ilişki olduğu kestirilebilir. Örneğin bir insanın sahip olduğu özelliklere bakarak, bebeklik döneminde anne babası arasında yakın bir işbirliği varmış veya anne babası birbirinden kopukmuş denebilir. Hatta bir insanın bebeklikte annesiyle babası arasındaki ilişkisi “a” iken daha sonra ilişki “b”ye dönüşmüş gibi bir tahminin bile tutma oranı yüksektir.
Anne ve babanın kişilik özelliklerinin etkisi çocuğun çeşitli gelişim dönemlerinde kendini gösterir. Çocuğun gelişiminin bazı aşamaları belli özelliklere duyarlılık gösterir. Örneğin annenin ilişki kurma kapasitesinin yüksek olması, bebeklik döneminde bebeğin ruhsal gelişiminde çok etkilidir ya da annenin kuralcılığı ve titizliği, etkisini en fazla 1,5-2 yaş arasında gösterir. Ayrıca çocuğun özelliklerinin de anne babayı etkilediğini ve anne babanın her bir çocuğa yaklaşımının aynı olmayacağını hesaba katmak gerekir.
Çocuk, içinde büyüdüğü gerçekliğin bir parçasıdır, ancak kendisinden kaynaklanan etkiler de bu ortamın oluşmasında ciddi pay sahibidir. Bu anlamda, her insanın büyüme ortamı kendine özgüdür. Aynı ailede büyümüş de olsa, çocukların her birinin büyüme ortamı farklıdır; her çocuk anne babada aynı duyguları ve ruhsal yatırımı uyandırmaz. Burada çocuğun kaçıncı çocuk olduğu, cinsiyeti, fiziksel görünüşü, anne babanın o sıradaki ilişkisinin vasıfları çocuğa yapılan ruhsal yatırımı ve yatırımın içeriğini etkiler. Ayrıca karıkoca arasındaki ilişki de sürekli değişim gösterir, her zaman aynı karakteristiklerde değildir.

II. BÖLÜM: ÜÇ HÂKİM DUYGU-ÜÇ BÜYÜME DÖNEMİ - I KENDİNİ KÖTÜ HİSSETMEKTEN KAÇINMA

Kendini kötü hissetme deneyimini anlamaya çalıştığımızda, bu duygunun her durumda ve her insanda aynı biçimde yaşanmadığını, şiddetinin ve duygusal içeriğinin farklılıklar taşıdığını görürüz. İnsanın, sözgelimi zamanının ve enerjisinin büyük bir bölümünü yatırdığı işinde terfi etme beklentilerinin boşa çıkmasının ardından hissettikleriyle, sokakta herhangi biriyle yaptığı bir tartışma sonucunda hissettiği şeyler bir değildir. Aynı şekilde, yok olma korkuları fazla olan bir insanla bu korkuları geride bırakmış bir insanın herhangi bir tartışmanın ardından hissettikleri aynı değildir. Fakat hangi güçte olursa olsun, bütün kötü hissetme hallerinin bağlandığı temel bir zemin vardır: Aslında ya umduğumuz kadar mükemmel değilizdir ve umduğumuz kadar beğenilmiyoruzdur veya fantezisini kurduğumuz kadar güven içinde ve güçlü değilizdir. Kendimize kurduğumuz ve doğruluğuna inandığımız birçok inanç, hayatla yüzleşmemiz sonucu sarsılır; o an adı tam konamayan öfkeli, sıkıntılı, gerginlik oluşturan ve korku da içeren bir duygu içimizi kaplar.
Böyle bir yüzleşme anında kendimizi kötü hissetmemizin dozunun belirleyicisi, gündemi oluşturan konuya olan yatırımımızın ölçüsü ve hayat gerçekliğine ne ölçüde uygun olduğumuzdur. Mantıken, öfkemizi ya yüzleşmeye neden olan kişiye yönelterek ya da bir haksızlığa maruz kaldığımıza inanmaya, böylece öfkenin kendimize dönmesinden kaçınmaya çalışarak yüzleşmenin şiddetini azaltma yoluna gideriz. Yetişkin olma durumu ve yaşantıları bu zemini örtmüş gibi görünse, mantığımız başka şeyler söylese de bütün kendini kötü hissetme deneyimleri, şizofreni gibi uç deneyimlerin dışında, asla yok olmayacak olan bebeksi çekirdekten gelir. Elbette mantıklı düşünceler içimizdeki bebeğe hitap etmez; o, kendisine söyleneni değil, yaşadığını bilir. Başlangıçtan itibaren bebeğin en temel iki duygusu kendini iyi hissetmek -huzurlu ve öfkesiz olmak- ve öfke, sıkıntı, korku ve gerginlik oluşturan enerji ortaya çıktığında da kendini kötü hissetmektir.

Kendini kötü hissetme deneyiminin yetişkinlik dönemindeki görünümleri ve fanteziler

Hiç kimse kendini kötü hissetmek istemez. Her ne kadar bu herkesin bildiği bir yaşantıysa da, nedenleri ve ölçüsü herkeste farklılık gösterir. Bazıları için, olağanüstü durumlar hariç, bir süreliğine keyfin kaçması ve can sıkıntısından ibarettir. Bazıları için ise her gün yaşanan, hafif durumlarda öfkeli bir rahatsızlık yaratan, ağır durumlarda ise insanı yerinde duramayacak, hiçbir şey düşünemeyecek hale getiren bir ruhsal durumdur.
İnsanların çok büyük bir kısmı kendini kötü hissetmekten kaçınmak için çeşitli yöntemler geliştirmiştir, öyle ki, bunlar bazen kişinin en önemli özellikleri arasındadır. Kendini kötü hissettiğinde alkol almaya yönelmek veya kumar oynamaya başlamak, alışverişe çıkmak gibi problemli davranışlar olabileceği gibi, kişinin kendisini geliştirmesine yardımcı olacak müzik dinlemek, kitap okumak, film seyretmek gibi hobiler geliştirmek de söz konusu olabilir. Daha yakından baktığımızda, birçok davranışın veya alışkanlığın altında, düşünmeden bulunmuş bir “kendini iyi hissetme çabası” yattığını görürüz. Kiminin onu sürekli onaylayan çok yakın arkadaşları vardır, kimi de başarılı olduğu işine büyük bir düşkünlük gösterir. Herkes elindeki imkânları ve yeteneklerini kullanarak en uygun yolu bulmaya çalışır.
Rahat ilişki kurabilen, sosyal özellikleri gelişmiş bir kişinin bulduğu yollar farklıdır. Böyle insanların geniş bir sosyal şebekeleri vardır, cep telefonları susmaz. Yalnız olmayı seven, ilişki kurmakta zorlananların da kitap, sinema, bilgisayar oyunları gibi meşguliyetleri vardır. Çalışmakta ve ilişki oluşturmakta zorlananlar için de birçok eğlence yeri ve sosyal alan bu işlevi görür. Herkes için bir lokanta, gece kulübü, spor alanı vardır. Buralarda kimi kendini oyalayacak, kimi eğlendirecek yollar bulur.

Bebeklik dönemine ilişkin bilgi kaynakları

Bebeklerin neler yaşadığını onlardan öğrenmek mümkün olmasa da, bu konuda bir şeyler söyleyebilmenin birkaç yolu vardır. Biri, tabii ki doğrudan bebeklerle ve anne bebek ilişkisiyle ilgili gözlemlerdir. Diğeri, bunama gibi, organik kökenli, beynin korteks kısmında ağır bir yıkımının neden olduğu tablolarla ilgili gözlemlerdir. Yıkımın ilerlemesiyle adeta basamak iniyormuş gibi hastanın tekrar çocukluğa, erken çocukluğa ve bebekliğe indiğini görürüz. Bu tablolarda beynin zihinsel faaliyeti gerçekleştiren kısmı tamamen ortadan kalkmakta ve hastalığın ilerleyen dönemlerinde, hasta kendi bebekliğine tam bir geri dönüş yaşamaktadır. Böyle bir hastada fantezi dünyasının içeriğinin nasıl değiştiğini, kavramların ve soyutlama kabiliyetinin nasıl yok olduğunu, geriye gidildikçe dürtülerin nasıl sapkın özellikler göstermeye başladığını, nesne ilişkilerinin giderek parçalı hale geldiğini, hem nesnelerin hem de benliğin bütünlüğünün nasıl bozulduğunu çok acı verici bir biçimde gözlemek mümkündür.
Gerçekten de, çok büyük bir emekle ve disiplinle oluşmuş bir insanın tekrar küçük bir çocuğa ve bebeğe dönüşmesi dışarıdan gözleyenler için, hele de bu insanın yakınları için çok sarsıcı ve acılı bir deneyimdir. Belki burada bize avuntu verebilecek tek şey, hastanın durumu bu kadar farkında olmadan yaşamakta olduğudur. Hastalığın başlangıç dönemlerinde kişi durumunu değerlendirebilecek haldedir ve buna uygun bir ruh hali oluşur. Korkmakta, acı çekmektedir, başkalarına muhtaç hale gelmek onu mutsuz, kuşkucu ve huysuz yapar. Fakat bir süre sonra, hastanın gerçeklikle ilişkisi zayıfladıkça -ki bu da çocuksulaşmanın bir parçasıdır- durumunu değerlendirme yeteneğini kaybeder. Giderek, kendi dünyasında yaşayan küçük bir çocuğa dönüşür. Hastalık ilerledikçe, hastalığın neden olduğu ruhsal acı da ortadan kalkar.

BEBEĞİN İNSANLAŞMA SÜRECİ

Kendini kötü hissetmek olarak adlandırdığım ruhsal durumun oluşmasına yol açan duygu karışımının insanlık kültürü içinde tek bir tanımı yoktur. Belki de bu tanımsızlığın nedeni, bu duygunun taşınamaz nitelikte olmasıdır; bu yüzden travmatiktir ve insanlık kültürünün tam içinde değildir, kıyısındadır. Bebeklikteki ruhsal enerjinin niteliği bir kültür oluşturmaya yeterli olamayacak kadar öfke doludur ve yok edicilik gücü çok yüksektir. Bunun yanında, bebek her an yok olma korkusu içindedir ve ancak dış koşullar durumuna uygun hale getirilebildiğinde öfkesiz olabilir. Bebeğin öfkesinin içeriği yangın gibi, yiyip yutmak gibidir. Bebeğin bu yok edici öfkesi, insanın doğuştan bir kültür varlığı olmadığını, başlangıçta yok edici bir varlık olduğunu gösterir. İnsan yavrusu, çocukluğu boyunca önce annesi, sonra da babası tarafından, onlardan aldığı sevgiyle bir kültür varlığına dönüşecektir.
Kendini kötü hissetme halinin duygusal içeriğinin öfke, korku, gerginlik ve sıkıntı duygularının bir karışımı olduğunu anlatmıştım. Bu duygu karışımı ilkin ve en yoğun olarak doğum sırasında ortaya çıkar. Doğumla beraber insan yavrusu yok olmayı ve hiç olmayı, korku ve öfkeyle dolmayı deneyimler. Bu yaşantı muazzam bir altüst oluşa yol açar ve doğum, her insan için hayat boyunca yaşanabilecek en büyük travmayı oluşturur. Bebeklik boyunca bu duygunun doğuma oranla daha hafif şekilleri bebeğin ihtiyaçlarına duyarlılık gösterilmeyen veya onda gerginliğe yol açan her durumda ortaya çıkar. Doğumu sadece hatırlatacak şiddette ortaya çıkması bile bebekte travmatik bir etki oluşturur. Daha hafif durumlar bebeğin huzursuzlanmasına ve ağlamasına yol açar.

Doğum travması ya da "Bölünmez Bütünlükten" kopuş

Doğumla birlikte ruhsal alana dolan ve kendini kötü hissetme duygusunu oluşturan enerjinin niteliğini daha iyi anlayabilmek için, doğum öncesine değinmekte fayda var. Orijinal ruhsal enerji, henüz bebek anne karnındayken oluşan ve onun canlı olmasını sağlayan enerjidir, yani dünyaya bu enerjiyle beraber geliriz. Fakat bebek anne karnındayken söz konusu enerji hareketsizdir, yani henüz potansiyel haldedir ve bu durumda bebek tam bir huzur içindedir.
Huzur kavramı öfke, sıkıntı, korku ve gerginlikten tam olarak arınmış olmayı, bu karışımın ruhsal alanın tamamen dışında tutulabilmesi durumunu ifade eder. Anne karnındaki bebeğin böylesine tam bir huzur içinde olmasının nedeni sadece bütün ihtiyaçlarının karşılandığı bir doymuşluk hali değildir. Zira annenin de bazen acıktığı ve kan şekerinin düştüğü ya da bir şeylere üzülüp sinirlenerek adrenalin düzeyinin yükseldiği olur. Fakat buna rağmen anne karnı her bebek için huzuru simgeler.
Bunu oluşturan temel neden, derin mistik deneyim yaşamış bazı insanların ifadelerinde de yer alan, ancak kutsallık duygusuyla ilişkilendirilebilecek olan, bebeğin orada hissettiği “Bölünmez Bütünlük”ün parçası olma halidir. Bu yaşantının normal hayatta bir karşılığı yoktur. Ancak bu duruma uzaktan yaklaşmak bile kutsallık duygusu oluşturur. Bütün büyük aşkların, büyük ideallerin, ütopyaların, aşkın meşguliyetlerin, mistik arayışların, estetik ihtiyaçların temelini bu kaybedilmiş cennetle ilgili, “Bölünmez Bütünlük”ün yeniden parçası olma arzusu oluşturur. İnsan ruhu, hayatın nihai anlamının yeniden “Bölünmez Bütünlük”ün parçası olmak olduğunu bilir.

Orijinal ruhsal enerji

Doğum esnasındaki altüst oluş o zamana kadar anne karnında yaşadığı huzuru tamamen yok ettiğinde, bebeğin potansiyel enerjisi de zincirden boşalmışçasına harekete geçer. Böylece, doğum travması potansiyel enerjinin ruhsal alana çıkmasına neden olur. Yani bebeğin kendisini her şey zannettiği sıradaki huzurlu (öfkesiz) hali, hiçliği yaşadığında tamamen ortadan kalkar. Bu savrulma, ateş topu gibi yıkıcı bir enerjiyi açığa çıkarır. Doğum hadisesi sadece fiziksel doğumun değil, ruhsal doğumun da oluşturucusudur. Bu oluşum son derece allak bullak edici bir deneyimle başlamış olur.
Orijinal ruhsal enerji, öfke ve dürtünün birbirinin içinde tamamen erimiş bir karışımından oluşur. Karışımın içinde orijinal olarak öfke ve dürtü aynı oranlarda bulunur. Bu karışımın içeriği, bebek ruhen gelişiyorsa, bebekliğin ilerleyen dönemlerinde öfke içeriğinin azalması olarak değişecektir.
Kendine ait kılarak yok etmek orijinal ruhsal enerjinin amacıdır. Bebekte bu yutarak, emerek, tutarak içine alma isteği olarak görülür. Orijinal ruhsal enerjinin dürtüsel bölümü, içine almak isteyecek kadar büyük bir ilginin oluşmasına yol açar. Öfke kısmından ise yok etme arzusu oluşur. Tabiatı gereği zaten dürtü bütünleşmeye, bir olmaya, birbirinin içinde erimeye, öfke ise yok etmeye, tek olmaya çalışır. Öfke ve dürtü karışımı halinde olan ayrışmamış enerji, yok edici özelliğinden dolayı ilişki oluşturmak için kullanılamaz. Bebeğin ruhsal alanında karışım halindeki enerji hâkim ise bebek bu enerjiyle ya beslenmektedir ya da bu enerjiyi kullanamıyorsa huzursuzdur. Anne, bebeği anne karnındakine benzer bir durum içinde tutabiliyorsa, yani bütün ihtiyaçlarını karşılayıp onunla bir bütünleşme ilişkisi kurabiliyorsa, yeni doğan bebeğin ruhsal alana çıkmış olan orijinal enerjisi yatışır ve bebek sakinleşir.

Ruhsal alanın oluşması

Yeni doğan bir bebeğin orijinal ruhsal enerjisinin iki temel niteliği vardır: Bir şeye ilgi duymak ve ilgi duyduğu şeyi yok etmek. Bu nitelikleriyle orijinal ruhsal enerjinin en uygun kullanım biçimi, beslenmedir; bu amacın dışında kullanılamaz. Zaten yeni doğan bir bebeğin beslenme dışında yapabildiği şeyler sadece yakalama refleksiyle bağlantılı olanlardır. Yakalama refleksi de beslenme sırasında ağzın yaptığını elin yapması gibidir. Bebek, avucuna değen nesneyi tutar ve kendine ait kılar, ağız ve dudaklar da, kendisine dokunan her şeyi içine alarak kendine katar. Bu benzerliğin nedeni, her iki durumda da aynı enerjinin kullanılmasıdır.
Orijinal ruhsal enerji her an bebeğin ruhsal alanında değildir. Örneğin bebek uyurken enerji ruhsal alandan çekilmiştir, bebek anne karnındaki gibidir. Annesinin kucağında meme emerken bebeğin ruhsal alanında bu beslenmeyi sağlayacak kadar enerji varsa, bebek huzurlu bir biçimde emer, fakat ruhsal alanda gerektiğinden fazla orijinal enerji varsa, bebek huzursuz ve gergindir. Bu noktada, “ruhsal alan” kavramıyla ne kastettiğimi anlatmam gerekiyor.

Orijinal ruhsal enerjinin ayrışması ve dönüşmesi

Ruhsal enerjinin, beslenme dışındaki herhangi bir amaç için kullanılamayan orijinal halinden, hayat içinde çeşitli durumların altından kalkabilmemizi, anne babalık yapabilmemizi, en büyük bağlılıkları yaşayabilmemizi, haz duyarak sevişebilmemizi sağlayacak bir niteliğe dönüşmesi çoğu zaman iç içe geçmiş iki ayrı süreçte gerçekleşir. Bu süreçleri “ayrışma” ve “dönüşme” olarak adlandırmıştım.
Başlangıçta bebeğin yatırım yapabilecek, ilişki oluşturabilecek bir ruhsal enerjisi yoktur; onunki daha çok, yıkıcı bir enerjidir; nesnesini muhafaza edemez. Öfke ve dürtü karışımı halindeki orijinal enerjisi ancak dönüştükten ve ayrıştıktan sonra bebek de annesiyle ilişki kurabilecek hale gelecek ve giderek “bütünleşme ilişkisi” yaşanacaktır. Bu iki yanlı ilişkinin oluşabilmesi için gereken ruhsal malzemeye bebek ancak 3. ayında ulaşır.
Dönüşme sürecinde orijinal ruhsal enerji, bir başka ifadeyle haset enerjisi, bünyesinde eşit miktarda ve birbirinin içinde erimiş halde bulunan öfke ile dürtünün öfke içeriğinin giderek azaldığı bir değişim sürecine girer. Ayrışma sürecinde ise öfkeden tamamen arınmış bir “mutlak/saf dürtü alanı” ile, dürtüden tamamen arınmış bir “mutlak/saf öfke alanı” oluşmaya başlar.

"İyi" ve "kötü" imgeleri

Bebekte oluşmaya başlayan saf dürtü ve saf öfke alanları, bebeğin “iyi” ve “kötü” imgelerini de oluşturur. Haz kapasitesiyle doğrudan ilişkili olan “iyi” imgesi haz veren, bebeğin bütünleşmek istediği, parçası olmaya büyük özlem duyduğu bir yaşantıdır. Bu imgenin kalıcı hale gelmesi, zihin dediğimiz alanın da oluşmasını sağlar. Kokusuyla, sesiyle, bedeniyle, görüntüsüyle algıladığı somut annenin yanı sıra bebeğin iç dünyasında soyut bir anne, anne imgesi oluşmaya başlar. “İyi anne” imgesi, anne yokken de bebeğin annesiz kalmamasını sağlayacaktır. Bu gelişme bebeğin her an anneye sahip olması anlamına gelir, dolayısıyla birçok aksaklığa karşı daha dayanıklı olacaktır.
Bebeğin iç dünyasında bir iyi anne imgesinin oluşması, aynı zamanda iç dünyasında dış dünyanın bir temsilinin yaratılması anlamına gelir. Bunun devamı, zihnin ve dış dünyadaki nesnelerin sembollerinin oluşması şeklinde olacaktır. Bebekte düşünme, dil kullanımı gibi özelliklerle, bir kültür varlığı olmak dediğimiz yapının malzemeleri oluşmaktadır.