Başlarken

Bu kitap, 32 yıldır içinde olduğum psikiyatri ve psikoterapi pratiğinin bir sonucu olarak oluştu. Daha ilk adımda, psikiyatri ihtisasım sırasında, hastalara sadece ilaç vererek yaklaşmanın temel olarak hastalığı iyileştirmek yerine biçim değiştirmesine yol açtığını gözledim. Ajite halde seyreden ve hastayı yakın çevresine zarar verme noktasına taşıyan hastalık durumunda, bu belirtileri tamamen ortadan kaldıracak düzeyde ilaç verildiğinde hasta hiçbir şeye ilgi duymayacak, hiçbir şey hissetmeyecek hale geliyordu. Öfke, korku ve bununla beraber sanrılar ve hezeyanlar azalıyordu ama canlılık, ilgi, merak, dürtü, sevinç de ortadan kalkıyordu. Hastalık durumu/dönemi hastada büyük bir travma yaratıyordu ve tekrar hastalanmaktan ölesiye korkuyordu fakat buna rağmen birçok hasta ilaçlarını bırakmak istiyor, hatta gizlice almamaya çalışıyordu.
Psikozlu hastaların kapalı servise yatırıldığı bir üniversite kliniğinde yaptığım ihtisas döneminde akıl hastalıklarının sadece ilaçla tedavi edilemeyeceğine kesin olarak inandım. Bu süreçte İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri kliniğinin sağladığı, teşekkür edilesi çokseslilik ortamında psikanalitik psikoterapi ile ilgilenme olanağı buldum. Giderek hekim kimliğimin yanı sıra psikoterapist formasyonumu geliştirmeye başladım.
Ağırlıklı olarak ilgilendiğim hasta grubu, psikanalizin ele aldığı nevrozların dışında kalan, ağır problemleri olan hastalardan oluşuyordu. Hastalarımın birçoğu daha önce psikoz yaşamıştı ve psikotik tablo veya ağır sınır vaka özellikleri gösteriyorlardı. Giderek, bu hasta grubu ile ilgili içinde olduğum pratik ve bu yöne kanalize ettiğim, ağır ruhsal sorunların psikoterapisiyle ilgili okumalarım beni içinden geldiğim psikanaliz grubundan uzaklaştırdı. Bu arada kendi muayenehanemi açtım. Bir yandan kendi hasta popülasyonumla ilgili spesifik yayınları -çoğu ABD ve İngiltere kaynaklı psikanalistlere ait, psikozların anlaşılması ve psikoterapisiyle ilgili kitapları ve dergileri- takip ediyordum. Diğer yandan, günde on saati bulan yoğun bir çalışma içindeydim.
Hayatımın bu döneminde, daha önce içinde yaşadığım dünyadan uzaklaştım; ağırlıklı olarak psikanalitik psikoterapi ile ilgili teorik kaynaklardan ve hastalardan oluşan bir dünyaya kaydım. Hastalarım, genel olarak bebekliklerinde ve erken çocukluklarında annelik eksikliği yaşamış kişilerden oluşuyordu ve tedavi ortamının da büyük ölçüde bu eksikliği tamamlayacak nitelikte olması gerekiyordu. Bana kalırsa ortamın tedavi edici olması ancak yoğun bir sevgi ve şefkat barındırmasıyla ve giderek terapistin içindeki annenin uyanmasıyla mümkündü. Bir yandan dış dünyadan uzaklaşmak, bir yandan hastaların içindeki bebeğin uyanmış olması ve oluşan yoğun sevgi ortamı, mistik deneyimler yaşadığımı düşündüğüm bir dönemi başlattı. Bu deneyimlerin ayrıntılarına girmek istemiyorum. Ancak yıllar içinde oluşan görüşüm, mistik deneyimlerin belli bir derinlik düzeyine kadar olan kısmının zaten bebeklik döneminde anneyle yaşanan bütünleşme ile ilgili olduğudur.
Daha öteye giden mistik deneyimlerin “Bölünmez Bütünlük”ün parçası olma haliyle ilgili olduğu ve anne karnındaki yaşantılara geri dönme sonucu oluştuğu kanaatine vardım. Eğer bebeklik döneminde anne, bebekle ruhsal bir ilişki kurabilmişse, bu kişi, o dönemde yaşanan deneyimi hayatının bir noktasında tekrar edebilir. O zaman ortaya bir kutsallık duygusu çıkar. Kutsallık duygusu “yüce bir varlıkla”, bebeklikte bu varlık annedir, bütünleşme halinde oluşur. Bu deneyimin ortaya çıkabilmesi için kişinin ruhsal yatırımının dünyadan yeterince çekilmiş olması, yani hırslarından, isteklerinden, fantezilerinden uzaklaşmış olması, ihtiyaçlarının azalması gerekir. Bildiğimiz anlamda hayatla bağ zayıflamıştır. Bu deneyimin oluşabilmesi için gereken bir diğer önemli unsur da, ilerleyen sayfalarda okuyacağınız gibi, insanın, içindeki yok edici öfkeden büyük ölçüde arınmış olmasıdır. Bu durumda insanın hayatla tek bağı, yakın çevresine yönelen, içindeki sevgi olmaktadır. Sanıyorum o dönemde benim için de bu koşullar oluşmuştu.
Bu durum bir yandan ortamda büyük bir sevginin olmasını sağlarken, birçok tehlikeyi de davet etti. Hastalarımla bütünleşme ve bunun sonucu olarak da bütün ruhsal yatırımlarının bana dönmesine yol açma tehlikesi vardı. Sanıyorum en büyük eksiklik, bu ortamı ve durumu konuşup tartışabileceğim kimsenin olmamasıydı. Her şeyi deneyerek ve yaşayarak öğrenmek zorunda olduğum bir tecrübenin içindeydim ve yanımda, yardım almak üzere gelmiş birçok insanı da sürüklüyordum. Özellikle anne eksikliği yaşamış olan hastalar bana karşı çok büyük bir bağlılık geliştirmeye başlamıştı. Bu, istenen bir durumdur, bağlanma kapasitesi insanın en büyük sermayesidir ama bu bağlılığın bağımlılığa dönüşmesi tehlikesi vardı. Dolayısıyla hastaların bağlılığının niteliğinin yatırımlarını kendi hayatlarından çekmeleri şeklinde değil, yeni oluşan bağlanma kapasitelerinin reel yaşamlarına yayılması şeklinde olmasına dikkat etmem gerekiyordu. Aksi takdirde kendi hayatları bozulabilirdi ve bana bağlandıkları için zarar görebilirlerdi.
Hastaların acılarını ve çıkmazlarını çok yoğun bir biçimde hissetmeye başlamıştım. Üzerimde onlarla ilgili büyük bir sorumluluk duygusu vardı. Bazen kendimi onlarca bebeği olan bir anne gibi hissediyordum. Bugünden baktığımda, onlarla tam bir bütünleşme içine girdiğimi görüyorum. Bu dönemde beni nefsimin yönetmemesine, onların hayatını bozacak bir etkim olmamasına, her zaman onların iyiliğini düşünmeye, hep gerçeği dile getirmeye ve hastalarda narsisistik bir şişkinlik oluşmamasına azami dikkat gösterdim. Onlarla ilgili hatalar yapmış olduğumu biliyorum ama bu hatalar onların acılarını azaltma, onlara sahip çıkma arzularımdan dolayı olmuştur. Bu bütünleşme döneminde onların sorumluluğunu fazlasıyla aldığımı ve bu yüzden zarar görenler olduğunu, bazılarının büyüme süreçlerini yavaşlatmış olabileceğimi düşünüyorum.
Bu deneyimin, psikoterapi sürecinin doğası gereği birçok insanın hayatının merkezinde olduğum için kendini çok fazla önemsemeye yol açabilecek bir niteliği olduğunun da farkındayım. Ruhsal gelişmenin hem insanın sevme kapasitesini artıran hem de mütevazılaşma ile birlikte giden bir süreç olduğuna inandım. Umarım bu inancımı kendim için de uygulayabilmişimdir.
Kitabın içeriğine gelince… Anlatılanlar, büyük ölçüde bu deneyimler üzerine hissettiklerim ve gözlemlerim sonucu oluşmuştur. Hastalarla, durumlarının ağırlaşmasına yol açmadan bebeklik dönemine gidebilmiş olmak, akıl hastalıklarının nasıl oluştuğunu anlamam konusunda büyük katkı sağladı. Ayrıca insanın yaşamak için kullandığı malzemenin kendisine doğumundan itibaren verilen emekle oluştuğunu görmek, hastalardan psikoterapi sürecinde nelerin beklenebileceğine dair daha önce öğrendiklerimi kökten değiştirdi. İnsanın oluşum sürecinde hasedin, yok olma korkularının, hiçlik duygularının, ağır değersizlik duygularının ne kadar önemli olduğunu gördüm. Birçok karakter özelliğinin bu duyguları ruhsal alandan uzak tutabilmek için oluştuğunu anladım. Önceleri “direnç” olarak nitelendirilen tutumların hastaların bebeklikteki ve çocukluktaki hayat tecrübelerinden kaynaklandığını, yaşanmış bir şeyin, bir onarım süreci içinde bile yaşanmamışa çevrilemeyeceğini gördüm.
Bütün bunlar, bilinçaltının bilince çıkarılmasını ve sorunların aktarım ilişkisi içinde çözümlenmesini hedefleyen klasik psikanalize olan inancımı, en azından benim hasta grubum için yok etti. Genel olarak, psikoterapinin ciddi sınırları olduğunu ve sorunları bebekliğe ve erken çocukluğa dayanan insanlara yardım edebilecek nitelikte psikoterapist yetiştirmenin hiç kolay olmadığını düşünüyorum. Bunun yanında, insanın kendi annesinden alamadığını başka bir insanla tamamlamaya çalışmasının, erişkinlik yaşlarındaki bir insanın tekrar bir bebek veya küçük bir çocuk gibi bağlanmak zorunda kalmasının son derece zor bir durum oluşturduğunu gördüm. Yine de, taşınması çok zor olan duyguları deneyimlemiş olan insanlar bu zorluğu göze alabiliyorlar.
Yaşadığım bu süreçte, özellikle insanlara yardımcı olmaya çalışırken kendi anne babama ne kadar çok şey borçlu olduğumu binlerce defa düşündüm. Yapabildiğim ve yapamadığım her şeyin bir şekilde onlarla bir ilişkisi vardı. Hastalarımla belirsiz, daha önce çıkılmamış veya çok az tecrübenin yaşandığı bir yola büyük bir iyimserlikle çıkmıştık. Hele ki ilk yola çıkanlar, mutlaka deneyim eksikliğimden dolayı az ya da çok zarar görmüşlerdir. Birlikte yola çıkarken onlar acılarından, taşınamaz duygularından, ağır korkularından kurtulmak istiyorlardı; neredeyse saflık ölçüsünde iyimser olan ve onlara cesaret veren, bendim. İnsanın kaderini değiştirmesinin ne kadar zor olduğunu, bunun yeryüzündeki en zor mesele olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Umarım birçoğu için bir hayal kırıklığı olmamışımdır. Hepsinden hem özür diliyorum hem de gösterdikleri güven, işbirliği ve çaba için onlara teşekkür ediyorum.