kader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SON SÖZ

Bir insanın bebekliğinden itibaren çeşitli evrelerden ve aşamalardan geçerek oluştuğunu bu kitap boyunca anlattım. Bunları anlatırken, görünen içeriğin arkasında sağlıklı, hastalıklı, gelişkin, çocuksu, mutlu, öfkeli gibi kelimeler kullandım. Bu kelimelerin olumlu ya da olumsuz yükleri var. Bu anlatı içinde, bu kelimelerin duygu yükünden beslenen belli bir ideolojiyi ve normatif bir sistemi ele veren bir dizgeyi de dillendirmiş olduğumun farkındayım.
Benim de uyguladığım psikanalitik temelli psikoterapi, insanın gelişmesini durduran çatışma alanlarının ve takılma noktalarının bulunmasına, kişinin ruhsal gelişmesinin kaldığı yerden ileri doğru sürdürülmesine yardımcı olmaya çalışır. Bu çalışma sadece farkındalığı, içgörüyü artırarak değil, tedavici ile hasta arasındaki ilişkinin kullanılmasıyla da yapılır. Ruhsal gelişmenin sürmesi olarak nitelendirilen süreç, aslında “gerçeklik sevgisinin” oluşmasıdır. Benim de katıldığım bu yaklaşımda, ruhsal sorun olarak tarif edilmiş bütün insanlık hallerinin insanın sevme kapasitesinde bir azalma oluşturduğuna, aslında her sorunun, nihayetinde bir sevememe sorunu olduğuna inanılır. Bu yaklaşımın temel önermesi, “sevebilen ve üretebilen insan sağlıklıdır,” şeklinde ifade edilebilir.
Amaç kişinin sevebilen, kalıcı bir sevgi ilişkisi götürebilen bir insan olmasına yardımcı olmaktır. Böyle olunca, insanı daha fazla sevebilir ve sevilebilir yapan her gelişme “olumlu”, bu özelliklerden uzaklaştıran her tutum da “olumsuz”, çoğu zaman da “problem” olarak tanımlanır. Yapılan işin tabiatında zaten, bütün insanlık kültürünün ve evrensel insanlık değerlerinin olumlu bulduğu bir hedef vardır ve hastadan da bu hedef doğrultusunda işbirliği yapması beklenir. Tabii ki bu yaklaşım, doğası gereği normatif olmak zorundadır ve insana ilişkin bütün özelliklere eşit mesafede durmaz; sevgi türevlerini ve tezahürlerini veya sevme kapasitesinde artışa neden olacak gelişmeleri olumlar, hastayı sevgiden uzaklaştıran özelliklerden kurtarmaya çalışır ve bunları “problem” olarak tanımlayarak olumsuzlar.
Ben, elinizdeki kitapta modern ataerkil aile sistemi olarak isimlendirdiğim sisteme uygun bir aile içinde büyüdüm. Bu sistemin ideolojisi olarak liyakatin esas olduğunu, yani hak etmenin kişiye düşen bir sorumluluk olduğunu, iyiliğin sonunda her zaman kazanacağını, kötülüğün mutlaka sahibine de zarar vereceğini, gerçek sevginin hiçbir zaman kimseye zarar vermeyecek bir duygu olduğunu ve sevginin her şeyi temizleyeceğini, hayatın ancak sevgi üzerine kurulabiliyorsa anlamlı olacağını benimsedim. 32 yıllık psikoterapistlik deneyimim içinde, genel olarak bu ideolojiye olan inancımı sürdürdüm ve çoğu zaman inançlarımın doğrulandığını gördüm.
Zaman içerisinde, mesleğimi uygulama sürecinde iyilik ve kötülük kavramlarım dönüştü. İnsanların iradelerinin hayatlarında ne kadar küçük bir yer tuttuğunu, irademizin gücünden ziyade sahip olduğumuz ruhsal malzemenin bize dayattıklarını yaşamak zorunda olduğumuzu, aslında herkesin en çok istediği şeyin, adını koyamasa da sevmek olduğunu, bu iradeyle yapılamayınca yerine başka şeylerin koyulmaya çalışıldığını gördüm. İnsan, iradesinden çok içinde büyüdüğü sistemin gerçeğinin görünür hale gelmesidir. Annesiyle babası arasındaki karıkoca ilişkisinin özellikleri, bebekliğinden itibaren kendisine verilen emeğin kalitesi, anne babasının kişilik özellikleri bir insanın nasıl bir karakteri olacağının en önemli belirleyicisidir. Dolayısıyla, anne baba olmak aslında belki de henüz çok fazla idrak edilmemiş çok büyük bir sorumluluktur ve ebeveynler çocukları üzerinden kendilerini yeniden gerçekleştirirler.