Ruhsal yatırım için kullandığımız ruhsal enerji ne ölçüde öfke barındırıyorsa, yatırımımızın yöneldiği nesneye de o ölçüde öfke yatırmış oluruz. İnsanın kendi benliğine ve kendiliğine de bir ruhsal yatırımı olduğuna, bu sayede bir kendilik geliştirebildiğine göre, zaten bu yatırımın içinde kendisine yönelmiş bir öfkesi de vardır. Esasında ruhsal “hastalık” dediğimiz şey en temelde, dış dünyadan çok insanın kendisini sevememesi, şefkat duyamaması, kendisine yatırım yapamaması, yapabildiğinde de bunun öfkeli bir yatırım olması halidir. Bunun başka bir ifadesi ise, insanın kendisine annelik yapamamasıdır, yani sevme kapasitesi olan bir annenin anneliğini yaşamamış olmaktır.
Ruhsal gelişmenin 9-12. ayı arasında bebeğin bir yandan annenin korumasına çok ihtiyaç duyarken bir yandan da onu yok etmek istemesinin, anneye duyulan hasedin bebeğin kendisini “kötü” ve günahkâr olarak tanımlamasına yol açtığını ifade etmiştim. Bu kritik dönem sağlıklı bir biçimde yaşanıp geride bırakılamazsa, kişinin yok edici öfkesinin kendisine yönelme ihtimali artar çünkü insan ruhunun ilk örgütlenme basamaklarından itibaren “öfke duygusu” “kötü”ye yönelme eğilimindedir. Bebeğin 9. ay öfke seviyesinde, öfkenin yok ediciliği şizofrenide olduğu gibi bir kendilik parçalanmasına yol açmaz fakat suçluluk ve günahkârlık duyguları çok yüksektir. 9. ay düzeyinde psikotik içerikli depresyon görülür.
Bu dönemin ruhsal sorunları, bu düzeye tekabül eden toplumsal örgütlenmelerde belirgin biçimde görünür hale gelir. Bu toplumlardaki en önemli meşguliyet alanı, “günahkârlık” temasıdır. Başa gelen her acı verici hadise günahkârlığın cezası olarak algılanır. Olumsuzluklardan kaçınabilmek için kendine ceza vermek yoğun ve yaygın bir eğilimdir. Bu düzeyin insanı hasedini tanır ve haset duygusunun iyiliğini bozduğunu, kendisinde yok edici bir öfkeye yol açtığını algılar. Bu durumda öfke, suçluluk duygusu olarak kişinin kendisine yönelir.
günah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikotik depresyon (majör depresyon)
Majör depresyon adı altında toplanan depresyonlar yoğun bir sıkıntı duygusu, büyük bir karamsarlık, ağır bir günahkârlık duygusu içerir. Bu boyutlardaki bir klinik tablo kişiyi uyuyamaz, iş güç yapamaz, kimseyle ilişki kuramaz hale getirir. Umutsuzluk, çaresizlik, suçluluk duyguları ve buna eklenen sıkıntı duygusu kişide ciddi intihar düşünceleri oluşturur. Yaşanabilecek en ağır kendini kötü hissetme durumlarından birini, bu tip depresyonlar oluşturur. Psikotik depresyonda çok ağır bir öfke, kişinin kendisine yönelmiştir; kaynağı ise sevgi nesnesine karşı duyulan hasettir. Hasedin öfkesi, kişi beklediği kadar iyi olamadığı için kendisine dönmüştür. Ortaya çıkan belirtiler bir yandan hastanın kendisiyle ilgili hayal kırıklığının ve kendisine duyduğu öfkenin tezahürleridir, bir yandan da “iyiliği” yok etmek istediği için günahkârlık duygusudur. Bu öfke, oluşan depresyon tablosundaki intihar eğilimlerinde de görüldüğü gibi, yok edici niteliktedir.
Hastanede çalıştığım dönemde psikiyatri servisine yatırılmış olan bir hasta yemeyi, içmeyi ve konuşmayı reddediyordu. Müthiş bir sıkıntı, gerginlik ve korku içindeydi; bağlandığı yatağında sıkıntısından suya batmış gibi terliyordu. İlaçlarla biraz açılıp konuşmaya başladığında, kendisinin çok günahkâr olduğunu, Peru’daki depremin (o sıralarda Peru’da büyük bir deprem olmuştu) kendisi yüzünden olduğunu, yemek yemeye, su içmeye layık olmadığını, bir an önce ölmesi gerektiğini, aksi takdirde başka felaketlerin de olacağını söylüyordu. Bu tip hastalarda intihar eğilimi çok yüksektir. Bu hastalar, hasetleri yüzünden bütün iyilikleri yok edeceklerini ve çok kötü olduklarını zannederler. 9 aylık bebeğin, annesiyle kendisinin ayrı varlıklar olduğunu anladığında annesine haset ettiği döneme takılıp kalmışlardır ve hasetleriyle annelerine zarar verdikleri duygusuna sahiptirler. Gerçekten de, bahsettiğim hastanın annesi o on aylıkken ölmüştü ve annesinin kendi hasedi yüzünden öldüğünü zannediyordu. Daha sonra teyzeleri ona sadece bakım vermiş ve çocukla bir ilişki oluşturamamışlardı.
Hastanede çalıştığım dönemde psikiyatri servisine yatırılmış olan bir hasta yemeyi, içmeyi ve konuşmayı reddediyordu. Müthiş bir sıkıntı, gerginlik ve korku içindeydi; bağlandığı yatağında sıkıntısından suya batmış gibi terliyordu. İlaçlarla biraz açılıp konuşmaya başladığında, kendisinin çok günahkâr olduğunu, Peru’daki depremin (o sıralarda Peru’da büyük bir deprem olmuştu) kendisi yüzünden olduğunu, yemek yemeye, su içmeye layık olmadığını, bir an önce ölmesi gerektiğini, aksi takdirde başka felaketlerin de olacağını söylüyordu. Bu tip hastalarda intihar eğilimi çok yüksektir. Bu hastalar, hasetleri yüzünden bütün iyilikleri yok edeceklerini ve çok kötü olduklarını zannederler. 9 aylık bebeğin, annesiyle kendisinin ayrı varlıklar olduğunu anladığında annesine haset ettiği döneme takılıp kalmışlardır ve hasetleriyle annelerine zarar verdikleri duygusuna sahiptirler. Gerçekten de, bahsettiğim hastanın annesi o on aylıkken ölmüştü ve annesinin kendi hasedi yüzünden öldüğünü zannediyordu. Daha sonra teyzeleri ona sadece bakım vermiş ve çocukla bir ilişki oluşturamamışlardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)